Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

29 Haziran 2015 Pazartesi

Einstein demişken...


Albert Einsteın'ın Kasım 1915'te Prusya Akademisi önünde tam dört Perşembe üst üste uzay ve zamana ilişkin bildiğimiz her şeyi altüst eden bir dizi denklemi 2015'te sınava giriyor.

Dünya dışında yapılacak iki deneyden ilki patlayan yıldızların yol açtığı çekimsel bozulmayı saptayacakken diğer deney üçlü yıldız sisteminin hareketlerini inceleyerek, çekimin Einsteın'ın savunduğu gibi 'her türden maddeye eşit davranıp davranmadığını' gösterecek. 

Kozmologlar yıllardır galaksilerin açıklanamayan büyük çaplı hareketlerine tanık oluyor. 
Şimdi güneşin uzak yıllardan evime düşürdüğü ışınlarının altında kendi görelilik kavramıma bakıyorum. 
Ruhumun deney tüplerini kırmak ve 'her türden maddeyi' kozmologlara bırakmak istiyorum. 
Beynimizin bir şalteri olmadığına inanmak beni ümitsiz kılıyor. Zamanla oynayamamak ortak olarak inandığımız bir şey olmaktan çıksın istiyorum. 

Evimin önündeki caddeden ticari uzay habitatları geçsin istiyorum. 
Bana uymayın istiyorum.


elçingören 2014/ istanbul

elcingorengri/instagram

Cazibe olmadı mı, evrenin en iyi fikri bile ölü bir cam gibidir. Kimse ona elini sürmez diyor Bach. 

Albert, odalarda dolaşıyor, Almanya öncesi gelip bana bir bakmak, odalarda yürümek, müziğin sesini açmak, pencereden dışarı bakmak istemiş. 


Geldi. Odalarda yürüdü, pencereden dışarı baktı ve sordu -Sen aldığın notları salyangoz şekerle mi ayırıyorsun? 

Peki ya kitap sayfalarını? 

Albert dedim: -Ben hiç normal biri olduğumu söylemedim. Salyangoz şekerimi mi yedin?

-Cazibe dedi.
Bach başını çevirdi.



elçingören 2014/ istanbul
elcingorengri/instagram




Sevilenin sıradan şeyler söylerken bile bu kadar ilgi çekici olması ne güzel.

Ne güzel; 
Okurken evin içinde dolaşmaları, 
müziğin sesini açmaları, 
uzanıp pencereden dışarı bakmaları
ve durdukları yerde her şeye birden cazibe katmaları, 
herkesin yaptığını yapıp bambaşka görünmelerini sağlayan Edison'u kıskandıracak bir ışıkla çevrelenmeleri...


Gözlerinin, seslerinin, bir avuç saçlarının, hiçbir yere zaptedilemeyen kokularının hep şimdide kalmasını sağlayan bir maddeyle kuşanmasını mümkün kılan tek şeyin o hiç bitmeyen tazelikleri olduğunu bilmeden gülümsemeleri ve zamanı sanki bir obje gibi vitrine kaldırıp rahatlarına bakabilmenin biletini kapmış olmaları!


elçingören 2014/ istanbul

elcingorengri/instagram

Tamam mıyız?


İnsan hayatında öyle bir zaman geliyor ki muhakkak gitmesi gerekiyor, hiç kapı veya pencere olmaması önemli değil, duvardan bile yürüyüp geçiyor/ Bernard Malamud 

Fakat bazen hiç olunmaması gereken bir yerde/bir duyguda/adım atacak yer olmayan bir başka hayatın içinde durmak istiyor insan ve kendi hakkında şimdiye dek oluşturduğu fikrine aykırı birine dönüşmeyi göze alıyor. 

Bu konuda emin olduğum 'tutkuyla' gitmek isteyen birini asla tutamayacağımız ve inatla 'kalmak isteyeni' şuradan şuraya hareket ettiremeyeceğimiz.

Çünkü tutkuyla yapılan/istenen şeyler bütündür. 
Belki de o bütünlük bizim varoluşumuzdan çok önce planlanmış/üzerinde kuşku bırakmamış bir anlaşmadır. 
Ve gezegene inerken unutturulmuş görünce hatırlatılmıştır. 
Bu yüzden her tutkunun kendi içinde bir matematiği/altın oranı/enerjisi vardır. 
O, bize 'yuvamızı' hatırlatır. 

elçingören 2014/ istanbul

elcingorengri/instagram

Bu mavi gezegenin kaosu bitmez Majesté!


Bir romanda anlatılmış olsaydı keşke sesin. 
Sesinin sinirlendiğinde küsüp kaldırımda oturan bir çocuğa dönüştüğünü. 
İnsanın sesini kucaklamak isteyişini bilseydin keşke. 
Anlatmak istiyorum ama bilmeni istemiyorum diyen kafası henüz değil besbelli çok önceden karışmışlardan biriyim ben. 
Dünyanın diyorum Majesté! kaosu bitmez. 
İllâ biri diğerinin gözünü çıkarır. Kardeş kardeş oynayamaz bazıları, aşık olduğuyla sevişemez, her istediği şıp diye oluvermez. 

Lâkin bahar olur, gece gelir, bulut geçer, yağar yağmur. 
Bazen herkes bilmeden bi'buluta/aynı buluta bakar... 
İçimizde şimdi olduğumuz yerden bambaşka bir uzağın resmi geçit töreni başlar. Radyoda o uzakların şarkısı çalar. 

Aman çaldı mı inelim biz o içimizden. 
'Yemeyeceğimiz meyveyi dişlemeyelim, yapamayacağımız binayı yıkmayalım, elimize direksiyon verildi diye hıııığğğğn diye ortalığı birbirine katmayalım' 

Dünya diyorum Majesté, olanı diyorum, olduğu gibi kabullenmedikçe, dönmüyor gibi gelir.

elçingören 2014/ istanbul

elcingorengri/instagram

'Birini kendine yakın hissettiğinde, yakınlık doğduğunda, söylediğin her kelime önem kazanır. O zaman kelimelerle kolayca oynayamazsın çünkü her şeyin bir önemi vardır' yazan kitabı kapatıp içimde dönmeye başlayan sözcüklere bakıyorum da durum biraz karışık. 

Aslında bu, neden genel itibariyle hayatlarından özeni çıkardığımda geriye az şey kalan insanları daha çok sevdiğimi açıklayan bir şey. 

Fark ettiniz mi? Özensiz kimselerin tutumları nasıl da birbirlerine benziyor.
Ve ne kadar da kalabalıklar...
Yedikleri yemeyin üzerine iki santimlik maydanoz koymayan, kendilerine hazırladıkları limonlu sodanın kenarına neşeli peçete yerleştirmeyen insanların ortak alanı gibi oldu dünya. 

Oysa etrafında kimse yokken/kimse onu görmezken saçına çiçek takıp odalarda dolaşan kadınla, kitap okurken Vivaldi'yi konuk edeceği için iyi giyinip oturan adamın mevzusu yaşamak. 


Özen, insanın kendinden başlamış durağından kalkan bir vapur/bir uçak/ bir otobüs.Bindin bindin. Yok binemedin işte o zaman eyvah! 

Dikkat dikkat! 
Kantarın topuzunu özensiz insanlar kaçırır.

Özen, egonun yakınlık kurduğumuz insanları bir tarla/bir otlak/bir mezbele gibi gösteren gözlüğünü alıp duvara çalar. 

O zaman kirli ayaklarıyla dolaşmaz kimse kimsenin bağında/ meydanında, imtina eder.
 Sırf yakın olduğu için iltimas bekleyenler zehirlidir. 

Aman ha, tatmayın üzümlerinden, girmeyin bahçelerine. Salkımlarını yalnızlıklarında bir bir kendileri yutsunlar. 
Yakınlık özenden sıyrılıp kullanılmaz. Olmaz o öyle.


elçingören 2014/ istanbul

elcingorengri/instagram

Bakın bakın...

Peşimden gel! Der gibi...


Negatif Siyasal Reklamlarda İkna Edici Mesaj Stratejisi Olarak Korku Çekiciliği Kullanımı. 
Evet, dersim buydu. 
Bunun ders notuna bakıyordum ki konu oradan oraya atladı ve sonunda fotoğrafta gördüğünüz şeye bağlandı. 
Narsist bir partnerle yüzleşmek mi? 
Dur bakayım o nasıl oluyor derken anladım ki insan tam da bu yaşlarda okumalı üniversiteyi. 
Çünkü ilk gençlikte her şeyin peşinden koşuyor insan. 
Bahar şenliğinin/ders notunun/uykunun/aşkın/sanatın... 
Hep bir acelesi oluyor. 
Fakat 30 yaş öyle mi? Asla değil. 
Bütün o koşturma diniyor. Sokaklar aynı ama için diniyor. 
Sen peşinden gitmeyince ders notu sana geliyor! 
Diğer bazı şeyler de. 
Lüzumu olan şeylere zaman bölüştürülüyor. 
Bekleme yapılmıyor. 
Anlamadığına anlamadım, bilmediğine bilmiyorum diyorsun. 
Sade kendini ikna etmen yetiyor... 
İyi ki bi daha okullu olmuşum ben. 
Aferin bana.

elçingören 2014/ istanbul
elcingorengri/instagram





Yaşamı rahat bırakın. Bırakın, o olsun' Dedi Eckhart Tolle. 
Yazı masamın yanından beyaz bir bulut geçti sonra. 
-Bırak dedi. 

elçingören 2014/ istanbul
elcingorengri/instagram

Bir 2005 Kitabı olarak yayınlanmıştı. 
Bugün gibi hatırlıyorum onunla tanıştığım anı. 
Kitapçıda iç vitrin görevi yapan bir rafın en üstünde duruyordu. 
İşaret parmağımla kitabı gösterip buuu Mungan mı? Diye sormuştum. 

Üzerinde hiçbir şey yazmayan ve böyle güzel yıldızlı bir pembe ondan başka kimin olabilirdi ki? 
Ankara'daydım o yıllarda. Mevsim sonbahardı. Kitapçıdan çıktığımda çok üşümüyordum mevsimi şimdi böyle hatırlayabildim. 
Yıllar sonra bu akşam ona uzanıp rastgele bir sayfa açtım. O sayfada şu paragrafın altını çizmişim: ''Bir çocukluk oyuncağıyla yıllar sonra sandık odasında karşılaşmak gibi bir şeydi bu. Bir tek burada, buranın güneşinde olan bir şey. Çocukluk günleri kadar uzak bir şey...'' 9 yıl geçmiş üzerinden. 
Daha da uzaklaşmışım çocukluk günlerimden. İnsanın içi uzağa giderken nasıl oluyor da çıt çıkarmıyor? Karanfilli tarçınlı çayın kokusu penceremden İstanbul'a taşıyor, belki kulağımı zamana dayarsam duyarım diyorum. Evet evet, duyarım! Hemen olmaz demeyin, belki duyarım. 
Çıt.

elçingören/2014 elcingorengri/instagram

Hayatın beni köşeye attığı hızını alamayıp bir kez daha uzanarak kol boyunca esnediği, kendine uzaaaak bir hedef belirleyip fırlattığı bir geceden merhaba. 

Keşke anlaşılma duygumu vitamin takviyesi gibi kolay bir yöntemle gidermem mümkün olsaydı. 
Ve kimseleri incitmek istemeden yatağımdan çıktığım halde beni şıp diye bir amazona çevirmeseydi sözcükler! 

İsteğim anın ruhuna cevap verebilmekken cevap değil tepki verdiren egoma bir makinist gibi Dur! İkazında bulunmak... 
Bütün mesele biraz daha kontrol belki. 
Hızımı yavaşlatmak. 
Fişi çekip çıkabilmek biraz hava alıp dönmek.

Hani yolunda gitmeyen evlilikler gibi, hava almak için dışarı çıktığımda havayı aslında hayatımın ta kendisinin aldığını görüp görmezden gelmek...
Olsun!

Ruhumun bulunduğu yerde dinmediğini hissettiğim her metrekareden uzaklaştım. Şimdi de öyle yapacağım. 
Belki rüzgar yüzüme vurunca hatırlarım unuttuklarımı. 
Öyle böyle derken sabah olur. Sabah hep olur. 
Bu, gezegenin kriz yönetimidir belki, bilirsiniz işte, rutin devam ederse panik yok olur...

elçingören (elcingorengri/instagram)

Bir yerde okumuştum ve şöyle diyordu yazar; 'Yeryüzünde yaşayabileceğimiz bir sürü yer olduğu halde o kadar sıkışıp kaldık ki, ne zaman yürüyüp ne zaman duracağımızı gösteren ışıklara muhtacız'  
Şimdi kıpırtısız Ağustos gecesinin içinde aniden bu sözü hatırladım. 
Bu gezegeni içinde minibüs hattının olmadığı tek bir köy kalana dek yaşamaya değer bulacağım.
İstediğim kadar gidemiyorsam duracağım! Gitmeye yeltenmeden duracağım!

Çılgınlar gibi koşturan, çok satanlar listesinin önüne kamp kuran, sanki çok önemli bir şey yapıyormuş gibi sürekli acelesi olan, görünmez bir iple kulaklarına bağlanmış dudak kenarlarıyla 'gülümser' görünen kimselerin doluştuğu bir yerde kaktüs bile olmak istememem belki beni tuhaf kılıyor? 
Tuhaf olacağım.


Halbuki madem buradayım kaktüs olsam ne güzel olur. 
Yeşil olurum, istediğim kadar dururum. 
Bir kadının şapkası uçar kollarıma doğru, genç adam telefonunun ekranını gölgeme doğru tutup rehberine bakar. 
Ne zaman yürüyeceğimi ne zaman duracağımı gösteren ışıklar olmaz, gitmek olmayınca. 
Çocuklar koşar sarılır bana, hepsi bir defa yapar. 
Bir tek defa.

elçingören 2014 / elcingorengri/instagram


Mutlu olmadığın biriyle mutlu görünmeye çalışma. 
Olan sana olur dedi Bukowski.
Parmaklarını huysuz saçlarına daldırıp, geceye baktı. 
Bunu dedim, bana neden söylüyorsun? Ben durmam ki zaten. 
Sen durmazsın ama bunu bir yere yaz dursun dedi. 
Buraya bırakıyorum. Canım Bukowski.

elçingören/2014 (elcingorengri/instagram)


Rüyamda birini yeşil bir pamuk şekerle vurdum. 
Tam göğsünden vuruldu ve pamuk şekeri kopara kopara yemeye başladı. 
Meğer vurulmadan yenmezmiş o şeker! 
Senarist bir sevgilisi vardı. Ona filmini sordum. 
Film Dublinde geçiyordu. 
Hooop oraya gittik. 
Maeve Binchy kırmızı bir dolmuşun içinden el sallayınca peşinden koşmaya başladım. Ellerimdeki pamuk şekerleri sanki bir balondaymışım gibi yollara savurursam hafifleyip daha da hızlı koşabileceğime inanıyordum. 
Gide gide Madame Tussauds/ Balmumu heykel müzesine vardım. 
Dublin geride kalmıştı. 
Ne var bu müzede anlamıyorum, bu iki oldu. 
Niye müzeye koşar insan, elindeki yeşil pamuk şekerleri etrafa saça saça? 
Bi' de pamuk şeker pembe olur benim rüyalarım pembeyi yeşil mi sandırıyor bana?
Fıstık yeşili. Evet bazen yoruluyorum rüyalarımdan da. Bazen, ben. 

Elçin Gören/2014 (elcingorengri/instagram)