Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

3 Kasım 2015 Salı

Evet



Dünyanın halatını belime bağlayıp gezeceğim.
Başımdan aşağı şampanya dökeceğim, saçlarım kuruyunca cebime bir avuç karınca atacağım. Karınca Tanrı'nın cep benim.
Karıncalar var diye uyurken ayakta duracağım, uyku da benim.
Boynuma bir romandan fırlamış lavanta kolye takacağım.
Bütün yolların elini denize vereceğim.
İsmini yazacağım o adamın bileğime. İsmi güzel diye değil ama.
Bi' gün kalbim atmam derse benimle bulutta yürüsün diye.
İsmini öpeceğim, isminden bi' harf çekiştirip kenarını kemireceğim.
Kahve yapacağım o ilk harfe, çok önce bi' gece yarısı -Yaz beni! diyen şarkılı sesinden asılıp dudaklarına uzatacağım.
-Yazdım, soğumadan içecek misin? diyeceğim.
Köprüleri yıkmaktan, gemileri yakmaktan çekinmeyenlerin birliğini kuracağım. 
Gece yaşayanların İmpratorluğunda tep tep tepineceğim. 
Kimse için tehdit oluşturmayan bir hayat yaşadım. Yaşıyorum hala. 
Bu yerkürede bir tek canlı yoktur ki ben varım diye, bugün de nefes aldım, asansöre bindim markete gittim sırf yaşıyorum diye günü kararsın. Var böyleleri onlar ki yaşarken başkalarına kök söktüren, şeytanın pabucunu illa ki ters giydiren. Ben onlardan olmadım, olmayacağım.
Giderken dünyanın halatını, o adamın dudağını belime dolayacağım.
Adını da bileğime kazıyacağım, gitmeden hepsini yapacağım.


elçin gören  3Aralık2015 İstanbul

29 Ağustos 2015 Cumartesi

Bi' gün yine Balzac ile...


Honoré de Balzac'ın oyununu okuyan bir üniversite profesörü Balzac'ın annesine oğlunun edebiyat dışında bir kariyer edinmesini söylemişti. Yaşamı boyunca yaklaşık on bir bin sayfayı bulan 85'i tamamlanmış, 50'si taslak halinde eser üreten ve romanın 'Shakespeare'i sayılan Balzac'ın bir kulağından giren eleştiriler diğerinden çıkmıştı. Kendine bir proje gibi bakan Fransız yazar, 'Honore Balssa' adıyla dünyaya gelmiş ve soyadını değiştirip insanları soylu olduğuna inandırabilmek için kulağa aristokrat gelen ''de'' sözünü ekletmişti. 

Size bu satırları yaşam boyu kendisini bir asilzade gibi konumlandıran Balzac'ın gençlik yıllarındaki evinden yazıyorum. Isıtmasız, mobilyasız, derme çatma bir ev burası.
Ama yazar kendi dekorasyonunu kendi yaratmış!
Boş duvarlara burada görmek istediği şeyleri yazmış. Bir yere 'gül ağacından çekmeceli şifonyer', başka bir yere 'Venedik aynası ve duvar halısı' yazmış. Boş duran şu şöminenin üstüne ise, ' Raphael tablosu' diye eklemiş. 
Paris'teki bu bakımsız ev kentin en tehlikeli yerlerinden birinde bir binanın çatı katı. Yazar o kadar yoksul ki akşam yemekleri çoğu zaman bir bardak suya bandırılmış bayat ekmekten ibaret. Ah! 

Size bu satırları gül ağacından yapılmış çekmeceli şifonyerin yanındaki yataktan yazıyorum. Çok sayıdaki sevgilisiyle beraber olduğu zamanlarda sevişip koklaşan ancak boşalma noktasına geldiğinde duran Balzac, vücudun 'kıymetli maddesi' dediği 'sperm'i kazayla dışarı çıktığında 'Bu sabah bir roman kaybettim' dermiş. Bu yatak derhal kütüphaneye gidiyor! diye ortalığı inletmekle yastığa uzanıp koklaya koklaya okumak/uyumak arasında gidip geliyorum. 

Size bu satırları Venedik aynasının olduğu duvarın dibinden yazıyorum. Aynaların hafızası olduğunu düşünmeden edemiyorum. Duvar halısının motifinde parmağımı gezdirip diğer elimle aynaya selam veriyorum. Ayna selamımı almış gibi eğilip görüntümü büküyor. Belki de böyle bir şey olmuyor. Olmadığını kanıtlayabilecek kimse olmadığına göre işi biraz daha ilerletip aynanın etrafımda dönmeye başladığını ve bana hawaii kızlarının boyunlarındaki çiçek kolyeden taktığını söyleyebilirim. 
Taktı zaten.

Size bu satırları şöminenin üzerindeki Raphael tablosunun önünden yazıyorum. Buraya da Vadideki Zambağı kopartıp Henriette'le Felix'in önüne atıp gelmiştim, olan biteni Raphael'e anlatıyorum. Cebinden fırça çıkarıp açık pencereye yöneliyor ucuna beyaz alıyor, hiçbir yere sürmüyor. Fırçasının ucunda renk olmayınca huzursuzlanıyormuş öyle diyor. Hep delilerin beni bulması da ne oluyor?

Balzac'ın sağ el küçük parmağındaki yüzük dikkatimi çekiyor. Yakından bakmak için elini uzatmasını istiyorum;
-Raphael gitsin gösteririm ben şöminenin üzerinde tablosu olsun istemiştim Elçin, sen peşine Raphael'i takıp getirmişsin tablosu dursun o gitsin diyor.
Ya hu koskoca Raphael'e sen git tablon kalsın denir mi Balzac, hayatta demem diyorum.
Elini cebine sokup;
- O zaman yüzüğüme bakamazsın elimi cebimden çıkarsam bile yüzüğü yutar yine sana göstermem diyor.
-Niye hep inadının atıyla gezenlerin peşine düştüğümü anlamıyorum diyorum.
O da;
-Benim atım yok ve Raphael halâ evimde diye söylenerek diğer odaya geçiyor.

1799'un Mayıs ayında doğan Fransız yazar birazdan bir oturuşta bir düzine pirzola, bir ördek, bir dil balığı, iki keklik, yüzden fazla istiridye ve on iki armut yiyecek. Ben ısmarlayacağım.

Yemek bittiğinde elimizde kiraz likörleriyle caddede yürürken 'Ümitle sallanırsak rahat uyuruz' diyecek Balzac.
Sallanmak filan 'Aman Allah muhafaza' Balzac'cığım diyeceğim. Beni evime Tesla'nın dikdörtgen aracı bırakacak. 

Görüşürüz, öperim. 

elçingören
29.Agu.2015



JOKER...


Henry Miller ünlü kitabı İnsomnia'nın ilk satırlarında 'Ama bir yerlerde söylediğim gibi, insan kalbi kırılmazdır. Kırıldığını tasarlarsın yalnızca. Asıl tepelenen ruhtur' diyor. 
Miller'ın 1960'da genç bir Japon kızına aşık olduğu yıllarda kaleme aldığı İnsomnia'sının ilerleyen sayfalarına geçmeden üzüm yıkadım, pencereyi açtım, radyoda Blunt söylüyordu onunla beraber mırıldandım. 
Birdenbire başımdan şerif şapkam uçtu, şarkısı beni bir yaz gününün ortasına/ Lefkoşa ara bölgedeki savaştan kalma köye/ götürdü, yakamı zor kurtardım. 
Üzüm iyi oluyor yazın. Yaz, üzümün lâfı "Beni şimdi ye, kışa şarap olacağım, içime karanfil ve tarçın da atarsın ama çiğneyemezsin" demeye getirdiği bir mevsim... 

Henry Miller odamın kapısını diziyle itip içeri girdi. Kitabının 30.sayfasını yüksek sesle okumaya başladı 'Beynini kemiren kurttan kurtulamadığında karanlıkta vals yapmayı dene. Ya da seyyar merdiveni alıp tavana onun adını kabartma harflerle yaz. Sonra yatağa yatıp ellerini kafanın altında kavuştur ve onun bütün kusurlarına karşı kör-sağır olduğuna inan... Ona söylemiş olabileceğin güzel sözleri anımsa ve nakarat gibi tekrarla. Ortaya bir joker at, örneğin -"Bana hep sevgilim dediğin için teşekkür ederim"... Bambu ormanında kaybolabilirsin. Ama yıldızları her zaman görebilirsin' 

Söyleyeceklerinin bittiğini anlatan çekik gözlerine uzun uzun bakıp beyaz derin tabaktaki üzümleri uzattım. Kışı bekleyeceğim dedi. Rüzgar uçan şapkamı geri getirmedi. 
Şapkam yok diye göğsümdeki yıldızı sökecek değillerdi! 
Miller'a -joker fikri güzeldi! dedim. 
Diziyle açtığı kapıdan öpücük atıp çıktı. 

elcingoren
28agu2015 
#henrymilller #insomnia #thankyoumiller #elcingoren 

27 Ağustos 2015 Perşembe

Hipo hipo Talamus



#popularscienceturkey 'de gözlerimizi kapatıp sağ işaret parmağımızla sol dirseğimize dokunduğumuzda/ bunu başardığımızda, elimizi görmediğimiz halde 'uzaydaki konumunu algılayabildiğimiz' yazıyor. Bugün neredeyse tüm günü, köşesini güneşin parlattığı dergilerle geçirdim. Başlığında 'dönemeç' olan bir yazının içinde yol da vardır dedim. Varmış. 
Yalnız, bazen o yol önce omuriliğe, oradan da talamus'a gidiyor serebral korteks tarafından algılanınca işler biraz değişiyormuş. 'Acı hissi' olası bir doku hasarına karşı uyarı olarak üretilen sinyaller nedeniyle oluşan bir SOS mekanizmasıymış. 
Aylar önce bir yerde 7 yaşındaki bir kızın 'ağrı/acı duyusu olmadığını' okumuştum. Bunu fark eden kız bir sabah sınıftaki arkadaşlarından karnına tekmeler atmasını istemişti. 
Hiç ağrı yoktu evet... Ancak küçük kız bir saat sonra iç kanama geçirmişti. Profesör notunda şöyle diyordu; "Ağrı/acı duyusu hayat kurtarmak için bırakılmış bir çan gibi içimizde bir yerde durmalı" Uzaydaki konumumuzu görmesek bile bilinçaltımız bilgiyi bize aktarabiliyor, ağrı/acı yokken onun çanlarını duyabilmemiz mucize ama asla tesadüf olmayan türden. Yıldız tozunun bulaştığı atomumuz/bedenimiz, galaksinin gözdesi mi bilmiyoruz ama, bu kadar özenle yaratılmışsak en az bir sağlam nedeni var; Saf sevgi. 

#elcingoren #mywrite #yazı #9temmuz2015 #cosmos #istanbul #turkey #popularscienceturkiye

Dekoru sağlam bırakalım Efeler!


Yatağın yanındaki kaloriferin üzerine bıraktığım Turgut Uyar kitabında kaldı sözcükler: "Sevmemek tozlu ıslak halılara uzanmak gibi" Çocuktum, üzerine yata yata çözdüğü bulmacadan başını kaldırıp, 'İnsanın illâ tartılacaksa dengiyle tartılmasını söylemişti Anneannem' Artık kime /neye içerlediyse, o yaz sabahında, küpe çiçeğinin yanından bakıp benim üzerimden sektirmişti cümleyi. 

O zamanlar bmx bisikletimle mahallenin erkek çocuklarına toz attırıyor, caddebostan sahilde patenle uçuş provaları yapıyordum. Ne dengimi, ne tartılmayı biliyordum. Aklıma ilk gelen böyle gizemli cümlelerin peşine düşmemekti. 
Anneannemden domates peynir ekmek istedim, Varyemez dedi, Etiyopya'lı dedi, dedi ama verdi. 
Yıllar geçti... O cümlenin gizemi dağıldı. 
Toslaya toslaya dağıttım onu ben. Anladım... 
Patenin üzerine çıktığım ilk gün, en kötü popo üstü/en kötü diz üstü/ en kötü kafa üstü düşüşlerim gerçekleştiği için bir daha hiç acı çekmemiştim. 
O ilk günden sonra öyle sağlam bir düşüşüm de olmamıştı. Nihayetinde istihkak tamamlanmış sayılırdı! Patenle, patensiz, yol yerine havaya bakarken, okul çantamla at kestaneli yoldan eve koşarken düştüm. 
Ufak tefekti düşüşler ama dizlerim halâ ay yüzeyi gibidir... 
Sen hiç benim dizlerime bakmış mıydın? 
Beni illâ tartacaksan, dengimle tartmış mıydın? 
Bir su kuyusu gibi açılmıştı bana bağrın, sor bakalım kanmış mıydım? 
Siyah, derin, badem gibi yarı açılmış gözlerini çevir hayata, bir daha da kimsenin gözünün içine baka baka uzanma tozlu ıslak halılara. 

#elcingoren #yazı #roller #mywrite #turgutuyar #gogebakmaduragı #trumanshow #dekorusaglambırakalımefeler #8temmuz2015 #03:20 #istanbul

Açıklanmaz olan...


Otel odasında ölmek üzereyken;
Ya bu duvar kağıtları gider ya da ben! diyen İrlanda’lı Oscar Wilde'a 
Paris’te son karşılaşmamızda Padua Düşesi’ni sormuştum.
Anlatmamıştı.Yine de, hüzünle silktiği omzu ve Düşes’i hatırladığında gözlerinden okunan ızdırap ‘Aşk uğruna günaha girenleri’ bağışlatıyordu.
Oscar’ı bir daha göremedim.
Sir Jacob Epstein ona ‘üzerinde erkek melekler olan mezar taşı’ yaptı.Okurlarının öpücük izleriyle kaplı bir mezar taşı var Wilde’ın.
Bir de inadı! Az önce Frank Sinatra’yı gördüm, şarkı söylüyordu. Oscar’a takılı aklımı bırakıp sokağa çıktım.
Hem onun ‘öpücüklü mezar taşı’ vardı. Bir süre bensiz idare edebilirdi. Aklımı evde bıraktığım zamanlar da olurdu/ Aklımı gemide/ Aşk’ta/ Bir filmin sonunda/ Cola Cola pipetinde bile bıraktığım oldu, oluyor halâ. Sinatra’ya yürüdüm, yetiştim… Onu yolundan edip kestaneli/karadutlu dondurma yemeye götürdüm.
Üzerine bıçakla ‘AL CAPONE’ ismi kazınmış bir banka oturup gemilerin uzun ışıklı kuyruklarında dans eden âşıklar aradık.
Ama yoktu. Chicago’yu mesken tutmuş ünlü Napoli’li gangster’in adının üzerinde oturup neden aşk aradığımızı açıklayamadık.
Külahın dibini ve ona uzanan kestane parçalarını aynı anda çiğneyip gülümsedik. Açıklanmaz olanı yaşama bıraktık. Aklımız kaldı o ayrı. Küçük bir arabamız olsa sabah erkenden yola çıkar aklımızı alırdık. O da olmadı. 
Not; Kartvizitinde ‘kullanılmış mobilya satıcısı yazan Al Capone, Chicago Polis Teşkilatı’nın "tamamını" ve politikacıların büyük bölümünü maaşa bağlamayı başarmış, bu sayede uzun süre suçlarını örtbas edebilmiştir/ Buna rağmen ‘İğne korkusu’ yüzünden tahlil yaptıramamış ve metresinden bulaşan Frengi hastalığı nedeniyle hayatını kaybetmiştir. 

#elcingoren #yazı #alcapone #sinatra #me #oscarwilde #car #cloud #summer #love

Açamam Elçin açamam!



Sigmund Freud, yaşamı boyunca ısrarla, hiç kimsenin gözlemlemediği kadar insanları gözlemlemiş ve son günlerindeyken bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle demişti; 'İnsanlar yalansız yaşayamıyor' ... 
Uzaklardayım. 
Son günlerde hep başka bir uzağa atıyorum aklımı. 
Aklım bana oyunlar oynamasın o birkaç kelimeyi tekrar edip ruhumu boydan boya çizmesin diye gürültü çıkarıyorum. 
Pata küte girişiyorum yaşamın davullarına. Zile basıyorum. Açamam Elçin diyor! Açamam! Yankılandıkça bir yanardağın ağzına dönüşüyor sesler, lav gelmeden buharı örsümü eritiyor. 
Zile bir daha basıyorum.'Açamam Elçin. Açamam' ... 

Bütün çok büyük; sen sadece atomik bir parçasın diyen kitabı yeni kapattım. Freud'u andım. Belki arkadaşı olsam bana başka şeyler de yazardı dedim. Ne yazık ki arkadaşı değildim. 
Freud'a selam yollayıp başımı hayata yasladım. 
Daha gerçek, daha sağlam beni özüme daha çok yaklaştıracak şey belki burada, tam yanımdaydı. Buz nerede diye sordum. Buz burada ama sen neredesin? Dedi. Sahi ben neredeydim? Soruya bakılırsa buralarda bir yerde değildim. 
Taaaa uzaklardaki üç katlı bir babil kulesinin küçük balkonuna, nasa yapımı dürbünle bakıyordum. Dut ağacını görüyordum. Şimdi salona portakal gibi bir güneş düşmüştür diyordum. 
İşte tam o an kitabı yeniden açıyor rastgele bir sayfa seçiyordum; "Ama unutma, sahtelik bir şey kazandırmaz; kazandırırmış gibi görünür, ama kazandırmaz. Sadece gerçek kazandırır ve başlangıçta kazandıracakmış gibi görünmez" diyordu. 
Buna göre en azından ben, sahicilerin filikasındaydım. Dürbünü bükemiyordum, aklımı yenemiyordum, kendime gelemiyordum. Yine başlıyordu o ses; Açamam Elçin. Açamam. Filikaya sırtımı yaslıyordum. Yine ağrıyordu o yer ve ben oradan su alıyordum. 

#elcingoren #yazı#freud #osho #yakınlık #mywrite #today#5temmuz2015

Dümdüz gidince Kilimanjaro'ya çıkıyor mu ki bu yol böyle?


İki defa döndürdüğüm kilitle eve girdim. İnsanın 'evim' dediği yer bazen diz oluyor bazen bir tutam saç ya da gülümseyişle açılmış kolun içi... 
Başını yasladığında birden kat çıkıyor o dizler o saçlar, omuzlar! İşte o an insanın ruhuna 'yaz penceresi' gibi tül tül uçuşmuyor mu hayat? Nefis bir şey değil mi? Nefis fakat konumuz bu değil kuzum! 
Bugün dışarıda arabalar, evler, apartman korkulukları, ağaçlar, konteynerlar, çay kaşıkları, sandalye ayakları ne kadar da çoktu! Sanki bu kadar şeyin içinde sıkış tepiş yürümeye ve yaşamaya çalışan fildim de hiçbiri bana yer açmıyordu. 
Zaten yağmur da yağıyordu. 
Yağmur Haziran'a mı musallat olmuştu yoksa adımlarım kapının eşiğinde elime Kinder Surprise tutuşturulan o eğimli sokakta mı kalmıştı? 
Ayaklarım ıslanmış, omuzlarım düşmüştü ama geçen hafta kahvaltıda avcuma alıp yanlışlıkla sıkarak patlattığım sıcak yumurta gibi yakan 'oyuncaklı kinderimle' yolu tekmeleyerek sahile inmiş, yağmura ters bakmış, yutkunmuş, bir gerçeği onaylamıştım. 
Keşke şimdide değil de içinde gergedanlarla oynaşan Dali'nin dolaştığı, Coco Chanel'e asistanlık yapmak için Paris'e gelip Picasso'nun sevgilisi olan genç kızın Hemingway tarafından Kilimanjaro Dağı'na ceylan avına götürüldüğü zamanlarda olsaydım dedim. 
Yol boyu başka bir geçmiş istedim kendimden kendime. 
Yol boyu son içtiğim kahvenin tadı geldi dilime. 
Dedim ki orta tercih edilen hiçbir şey orta olmuyor. 
Baktın ki acı, içme. Ceylan dedim de, dümdüz gidince Kilimanjaro'ya çıkıyor mu ki bu yol böyle? 

#böyleböyle #dali #hemingway #cocochanel #yazı #oku #istanbul #elcingoren

#dedimkiiçimden #onudaböylekırdımben


Bugün fesleğen aldım, başını çocuk gibi okşadım. 
Bir yenidünya ağacının altında oturdum. Ağaçları bilirim. 
Ağaçları bilmeyi severim. Çiçekçinin naylon poşetle boğazına kadar sardığı fesleğene rahat nefes aldırdım, poşeti attım. 
Ne yani satıcının -Rahat taşırsınız dediği poşet, benim yakışıklı fesleğenimi boğazlasın mıydı? İnsanlar 'aptal' görünmek pahasına saksıları ellerinde taşımalı sade toprağından sökülmüş olanları değil. Hem aptal olmadığım ne malum benim? Zaten bu "başkaları ne der, yapma öyle şeyler deli derler ofisinin" kapısını çarptığım günden beri saksıları elimde taşıyor, sarılmak istediğim ağaçlara sarılıyor, çok beğenmişsem yerde gördüğüm bir yaprağın yanına oturup bakıyor bilhassa aptallara! selam veriyorum. Fesleğen diyordum, dağıtmayın konuyu! Aldığım her çiçeğe can suyu veririm, evime dönüp ona da can suyu verdim. Saksısını beğenmedim. İşim vardı zaten çıktım, dönüşte bembeyaz bir saksı aldım. Onu yeni kucağına bırakırken gülümsedim. Yapraklarını tozdan arındırmak/elini yüzünü yıkamak istedim. Musluğu açtım. Tek kökten iki kol uzanıyordu birini çaaaat diye kırdım. Bakakaldım. Bakıyorum. Bakıyor. 
#dedimkiiçimden #onudaböylekırdımben 
#eliniyüzünüyıkayayımderken #severken #hayatakarken #fesleğen #basil #istanbul #cumartesi #evim #yazı

Tantum quisque laudat, quantum se posse sperat imitari.


Şimdi koşsam, bir kapı çalacak olsam 'Ben soluklanana kadar sen anlat' desem yüzüne baktığım kişi Schopenhauer olurdu o yüzden kütüphanemde sırt sırta vermiş bu iki kitabı çekip aldım ve geceyi başlatan butona bastım. Güzelin algılanışı bizi neden mutlu eder? Plastik sanatlar, müzik, trajedya ve dram sanatı üzerine diyerek açtığı başlıkların altında oturup sabahlayacağım. 
Biraz nefes açmak gibi bir şey Schopenhauer okumak. 'Heh' diye diye geçeceğim satırlardan. Bunlar daha önce okuduğum eserleri ama bu gece bilincim sanki başka algılayışlar verecek gibi. Aslında 1788 Danzig doğumlu yazarla 1820'de Berlin'de tanışmak ve 'Yeterli sebebin dörtlü kökü' tezini konuşmak isterdim. 
Ne biçim bir yüzyıla düştüm ki halâ zaman makinesi icat edilmedi! Resmen hayal kırıklığı.
Sizin için buraya 'Güzelin Metafiziği'ndeki "Fikir ve Sanat Hayatındaki Kıskançlık Neden Diğer İnsani Alanlardakinden Daha Şiddetlidir' bölümünden bir cümle bırakıyorum yakalayın: Si quelqu'un excelle parmi nous, qu'il aille exceller ailleurs |Eğer aramızda biri şöhret kazanmak isterse, gitsin bunu başka bir yerde yapsın. Bir başka bölümden ise: Tantum quisque laudat, quantum se posse sperat imitari | Herkes ancak başarmayı umut ettiği kadarını över

#schopenhauer #elcingoren #say#sayyayinlari #book #kitap #oku #yazı#istanbul #mylife #igersturkey #turkey#güzelinmetafiziği #toplueserler#edebiyat #library

Bana göz kulak olmasın saat!


Günleri bilmediğimden söz etmiş miydim? Bugün Pazar dediğinizde inanırım ben size. Cuma derseniz de inanırım. Salı da diyebilirsiniz. Hiçbir zaman kovalamadım günleri. Takvimin üzerine parmak koyup saymadım. Saatler konusunda da iyi sayılmam. Bir dönem haber spikerliği yaparken saat başlarını kolladığım oldu ama o da bitti şükür. İlgimi yoğunlaştıramıyorum. Çünkü bunu anlamsız buluyorum. Günün adının ne önemi olabilir ki? Benden önce birileri bugüne Pazar demişse illâ bende mi diyeceğim? Hadi diyelim ki dedim. Orada bitmiyor ki. Sonraki güne Pazartesi daha sonraya Salı demem gerekecek. Üstüne bir de Çarşamba ekleniyor offf böyle gidiyor bu. Benim bu sarmalla işim ne? Bu kadar detay niye? Takvime bir şey işaretleyince kesin mi oluyor o? Ya ben olmayacaksam o gün? 'Boşlukta bir elma gibi sallanan' bu gezegen o tarihe kadar düşerse kim uyabilecek takvime? Herkes birden uymayınca mı günlerin ismi silinecek? Normal olmam için bana herkes mi lâzım yani? Hem eğer bugüne Cumartesi demek isteyen biri varsa onu neden engelleyeyim ki ben, deli miyim? Yarın demeyi seviyorum/ Bugün demeyi seviyorum. Saat geç oldu diyenleri, sabah erkenden... diye başlayan cümleleri de sevemedim gitti. Saatle de işim ne? Bir yerde okumuştum: Saat zamanı göstermez sadece uyum sağlamanız için size göz kulak olur diyordu. Yani zamanın dışına taşmayalım diye bariyer koymuşlaaaar! Bana göz kulak olmasın saat. Ebeveynim olmasın zaman. O benim işime karışmasın ben de onunkine! Zaten ben burnumun dikine gideceğim o da bildiği en iyi şeyi yapıp akacak. Ne diye yorulayım! Bi kuvvet yakasına yapışsam düşerim bir güzel de sürükler. Bunu istemem ki, neden isteyeyim. #elcingoren #yazı #bohemhayatabayılırım #saatleriayarlamaentitüsünegitmeyelim #hayatakarken

Küüüüüüt!



Bana da bir zamanlar -Yemezsen büyüyemezsin! Deniyordu. O yıllarda 23 numara ortopedik ayakkabılarımla erkek çocuklarını aratmayacak biçimde bir yaramazlıktan diğerine koşuyor çok zayıf olduğum için giydiğim hiçbir şeyin yakışmadığı günler geçiriyordum. Babamın aldığı tarlatanlı/tüllü dolayısıyla havalı elbiselerin üzerine bir şeyler döker beni tam bir çiroza dönüştüren taytları giyeceğim diye tuttururdum. 
Yemezsem büyüyemezdim ama yemek yerken öyle sıkılırdım ki iki üç lokma sonra uyuyakalırdım. Annemin pilotları Babamın kurşun askerleri masada vızır vızır ağzıma yol alıyorsa ne alâ! Yok herkes masada yemek yiyor da uçuşlar kuleye takılıyorsa işte o zaman gözlerim devrilmeye başlar küüüüt diye başım masaya düşüverirdi. İlk kez olduğunda korkuyla kucaklayıp doktora götürmüşlerdi... 

Şimdi yine birden aynı küüüüt sesiyle sarsılacak gibi olup kendimi tuttum. İnsan hiç değişmiyor sevgili okur. Şu kadarcık değişmiyor kendisi için/kimse için değişmiyor, hayat bile müdahale edemiyor, olmuyor, büyümüyor. Elleri üzüm yaprağı kadar olmuş, ayakları 38 numaraya dayanmış bir çocukla yaşıyorum ve etrafımda ilgimi çeken bir şey yoksa: Küüüt! O küt'ü anladınız siz.

#elcingoren #writer #yazı #istanbul #myhome #food #strawberry #istanbul #me #hayatakarken #bençocukken

YURİİİİ dön geri!


Herkesin başını alıp gidebildiği bir yer vardır ya hani. İnsanın bir kakafoni gibi ama dalga dalga yayılan o uğultunun içinde kendini yaka paça attığı bir yer. İşte ben o 'hani'deyim şimdi. "O öyle dedi bu böyle yaptı bir yanlış söz söyledim diye Yuri Gagarin gibi atmosferden çıktı tantanasından uzağa" yazan bir pankart açmışlardı. -Acaba??? Demeden bindim gitti. Pastane simiti kemirmek koşuluyla açlıktan ölmeyecek/ karga saldırılarına karşı sol kolumuzu siper edecek ve yüksek sesle dergi okumayacakmışız. Ara ara gülümseyebilir /bir oh çekebilir, oksijeni ekonomi yapmadan tüketebilirmişiz. Mayıs gelmiş! Bitmez sandığımız kış da bitmiş. Kafa mı kaldı fırtınadan! demeyecekmişiz. Kafa varmış. Onu biz uyurken şey yapmışlar, toplamışlar, misss! 

#kafamagore #istanbul #mayıs #elcingoren #hayatakarken #oku @kafadergisi #kafadergisi

Non sans droit!



Durup durup kütüphaneme gidiyorum. Sığınma talebi evrağıyla yanaştığım yetmezmiş gibi orası değil burası olsun tutumum da bir harika! Bugün Robert Schnakenberg imzalı kitabın başına musallat oldum. Kitap, WILLIAM SHAKESPEARE'in babasının karaborsada yün satmaktan mahkemeye verildiği bir sabaha bırakacak beni. Varlıklı bir eldiven işçisi olan babanın bu davranışı aile arması başvurusunun reddedilmesine yol açacak ve yıllar sonra Shakespeare haksız yere değil anlamına gelen 'Non sans droit' sloganını seçecekmiş. Ben 1580 yılında durup biraz daha bakınırım galiba. Belki dönüşte 1910'a gidip sıska bedeni ve zayıf kaslarından utanan ve bugün 'negatif ben imajı' diye adlandırılan sorunla boğuşan Franz Kafka'yı ziyaret eder Kafka boşver bunları, hiiiç takılma derim. Benim işim belli olmaz belki de Honore De BALZAC'ın egzotik ve pahalı çay günlerine katılırım. Bi' yola çıkayım da, hadi beni tutmayın!

#kendihayatınyetmediğinde #birşeylerboksmüsabakasıgibi #belkideboşveyüzeyselgelmişse #oku #geçer #kitap #domingo #domingoyayinlari #myhome #yazı #elcingoren #hayatakarken #wine #igersturkey #instaturkey #sun #istanbul #aniyakala #dreamer #turkey

Anca gideriz...



Ay tam tepeye çıkınca işareti almış gibi koşup yazdım. Bana işaret mi yok! Bir şeylerin hayatı tulumba gibi basıp bıraktığı günlerin içinde Kandilli'ye el ele yürünmüş bir sabahı geçtim. Behçet Necatigil'in 'Evler' şiirini anımsatan evleri, denize varmadan kurulmuş dikdörtgen seraları, ağaçların korku filmi gibi budanmışlığını yürüdüm. Bazen yürür insan. Şiire yürür/seraya yürür/içinde mi dışında mı bilmeden kendi korkusunun filmine yürür. Üç kat merdiven çıkar bir bakar Babil'in kulesine varmış. Sırtındaki beş parmaklı el 'Geçti' der gibi ruhunu sıvazlarmış. Penceresinde üçgen deniz olan bir evin son uykusunda avucunu yavru köpek ısırır mı insanın, ısırırmış. Rüyaları hayra yormayı, dizlerinde derman kalmayana dek yorulmayı, deri ceketin içine girmiş kola sarılmayı yürüdüm. İnsan bazen yürür işte, yürür. Rüyaya yürür/dermana yürür/kollara yürür. 
Camille/Rodin gibi, Vişne likörü gibi, Kumandan ile Leşkeri gibi, Melih Kibar şarkıları ve Nihat Sırdar'ın ön koltukta oturup ıslık çalan babası gibi dokunur insana yürümek. Sana dokunur/bana dokunur/ona dokunur. Dokunur da dokunur. Hadi artık giyinelim, anca gideriz sevgili okur. 30Nisan2015 #elcingoren #behcetnecatigil #sevgilerde #evler #aşk #istanbul #üçgendenizlerinizçokolsun #kafamagöre #camille #rodin #vişnelikörü #yazı #iclalaydın #zulfulivaneli #nihatsırdar #meldaozerurhan #haykobagdat #yazı #oku #hayatakarken #kafamagore @kafadergisi

Ah!



2000'li yılların başında elime geçen bütün kağıtlara yazmaya başlamışım. Sarı saman kağıt, çikolata paketi, bir zamanlar çok moda olan renkli fotokopi kağıtları... Bu akşam kütüphanemde bir şey ararken kullanmadığım çantalara kadar uzayan arama-bulamama çalışmalarım beni bu sayfalara getirdi. Büyükada'dan aldığım Before Christmas çantasını ağzına kadar dolu görünce içinde ne olduğuna bakayım dedim: 15-16 ve 17. Yaşım varmış. Diklenmişim, sevmişim, küsmüşüm, barışmışım. Bir sevgilim varmış çok uzağa gitmiş 4gün arayamamış uçaktan iner inmez mesajlar atmış, hepsini not almışım. Ödü kopmuş yazık! (Okudukça kim olduğunu da hatırladım evet) Meslekler, yollar, çikolatalar, heykeller, uçaklar hakkında yazmışım da yazmışım. Yetmemiş tanımadığım insanların caddeleri doldurduğu günlerde kenara geçip yazmışım. Bi' gün söze 'her şeyden çok' diyerek başlamış tamamlamadan bırakmışım. Okurken bunların içinden ne olur fotoğraf çıkmasın diye totem yaptım. Çıkmaz mı çıktı. Kendimi görür görmez göğsüme yasladım. Yıllar içinde kendimden/kendime bir 'takım arkadaşı' yaratmışım oh iyi yapmışım... Size de oluyor mu böyle? Köşeye sıkışmış gibi ama tam sıkışmış gibi de değil; Zaman zaman bakışıyor musunuz kendinizle? | Bu arada aradığım bir monolog kitabıydı ve bulamadım #hayatakarken #yazı#kitap #elcingoren #istanbul #book#myhome #tonight #turkey

Manifesto yolunda...


Evreka! Diye bağırıp geçerken günlerin gecelerin içinden/insanların türlü biçiminden: Mercan görüp atladığım sudan pet şişeyle çıktım. Her şeyin altında samimiyet ararken yorulup uyuyakaldım. Sesim çıkmasın diye dudağımı ısırdım. Bu yaşa kadar yalanı 'gözlerimi devirmeden' dinleyebileyim diye çok uğraştım. Uğraşırken parmaklarımdan yumruk yapmayı /Kalbim sıkışınca 'ters yattım ondan' demeyi/ Ne olursa olsun gülüp geçerken hooop içime kapaklanmayı öğrendim. 
Kayıtsızlık ve ihmal iki büyük şişeydi, başıma bir kere bile dikmedim/ Dikenleri hiç atlamadan ikaz ettim.
Hayatımı hep şık bir masada gibi yaşadım. Çocuk girse ayağa kalktım, kimseyi kayırmadım/ Buyur ettim, servisleri yenilettim. İnsanları peçeteyi üçgen yapıp nezaketle ağırlayayım derken 'varoşluğun dikâlâsını' gördüm/Saplantılı bir ruh haliyle yine de ümit ettim. Öyle değil böyledir. Bunu dedi ama aslında şöyledir. Böyle yaptı ama boşluğuna gelmiştir. Bok gelmiştir! 
Yok yok, öyle uzun uzadıya üzülmedim ama dünya artık dönmeyebilir dedim, dönmese yeriydi evet, pekâla dönmeyebilirdi. Döndü. Her şey olup biterken 'güneş bir salkım üzümü olgunlaştırmak için doğdu' yine/yine doğdu. Bugün uyandığım hiçbir güne benzemiyordu. Bana kalk dedi, hadi yap bir 'hayat temizliği' kapıda 'yazlakarışıkbahar' duruyor onu da al içeri. #elçingören #manifestoyolunda #writer #istanbul #peace #yazı #rightnow #ilgilikişilereulaşacağım

Geçen ay Doğadan Form çay türlü seçenekle market raflarına dizilmişken bir tane de ben alayım demiştim. Aman hiçbir şeyden eksik kalmayayım ☺️Nezlenin bana verdiği tembelliğe dayanarak zamanımı evde geçirince sıra 'kiraz saplı' çaya geldi. Daha önce de söylemiştim, beni kendi isteğim dışında bir yerde tuttuklarında bir şeyi yapmaya zorladıklarında Elvis Presley gibi ateşim yükselir. Ona da hep öyle olurmuş canımm Elvis. Şimdi ayaklı bir virüs gibi kimseye hastalık bulaştırmayayım diye kendimi zorla evde tutuyorum ya ateşim yükseliyor, aklım acayip şeylere kayıyor, her şeyin içine bakasım geliyor, nerede kutu var karıştırıyorum/huy işte! Bin tane işim var ben evde kutucubaşı kesildim! Güneşin tatlı tatlı düştüğü odamda tam oturdum hadi dedim kendime yap da bi bak şu çayın tadına. İlk yudumda yüzüm buruşuyor! Üzerinde 'Kiraz Sapı' yazıyor diye tadı da kiraz olacak diye bir kanaatiniz oluşmuşsa o bizim hatamız değil Hanımefendi! Der gibi bakıyor çay kutusu. Ters çevirip bir bakıyorum ki içinde Huş Ağacı Yaprağı, Barut Ağacı Kabuğu, Isırgan, Civanperçemi gibi bisssürü şey var. Yaşlandıkça hayatın 'formda kalmak isterken bizi maymun edeceğini' söyleselerdi keşke! Kiraz saplı çay içeceksin ama kirazı yok, barut ağacı kabuğu var, içersen! Hahayyy Einstein fırsatı kaçırır mı? 😛 Albert, ayıp oluyor Albert! Tadı güzel bi kere, tadı güzel! #elcingoren #writer #doğadan #kirazsaplı #tea #form #alberteinstein #istanbul #gym #hayatakarken #aniyakala #sun #rightnow #yazı #turkey #me

Resmen butonu buldum!


Didaktik!

Evdeki ofisi az önce güneşin konumuna göre ayarladım. Üzerime güneş düşsün istedim. Güneş'i 8 yaşında camlarında bayraklar ve el ele tutuşmuş çocuk figürlerinin olduğu bir sınıfta D vitamini deposu olarak tanımıştım. Büyüdükçe annem gibi onunla banyo yapmaya başladım. 
Ezoterik kitaplarla daha da derinden tanıyınca yaptığım 'güneş banyosu' sayıları arttı. Çünkü güneş aslında ruhumuzu okşayan bir eldi. Onun ışınları bilinenin aksine bize doğru inmiyordu, güneşten kopan parçalardı sıcaklığını getiren. 
Bir şey hem de böyle olağanüstü güzel bir şey bize kopup geliyorsa onu kucaklamamız gerekmez miydi? Şimdi neredesiniz bilmiyorum, plazaların suni aydınlatıcıları içinde, bir avm'nin dördüncü katında ya da gergin suratlarla çevrili bir toplantının ortasında. Atın dışarı kendinizi!
Eğer bulunduğunuz ülke/şehirde bulutlar güneşi kapatmamışsa bir dakika yüzünüzü ona çevirin. İster üçgen düşsün yüzünüze güneş ister beşgen! Hepimize çok şey kaçırtan bir düzenin ruhumuzu sıkıştırmak için kurduğu paslı düzeneği devirmek, ruhu ışıldatmak, havayı biraz dağıtmak güzeldir. 
Sonuçta en küçük organizmanın bile onu eyleme geçirecek yakıtı bir yerlerden temin etmesi gerekir. 
Sıkılmak/İtmektir. İtmeyelim. 

#sun #sunday #myhome #write #gunuyakala #hayatakarken #istanbul #igersturkey #yazı #igersturkey #mylife #freedom #elcingoren

#sanadamerhabaQuasimodo


Gecenin üçünde zangoç gibi ayaktayım. İçimin kapılarını çarpa çarpa bir oraya bir buraya gidiyorum. Az önce yorulup yaslanınca cam çerçeve de yere indi. Yatağımda yatay dikey bütün olasılıkları denedim. Bir ayak dışarıda, iki kol havada, sağa dön, yatay uzan, dikey dön, soyun-olmadı giyin- su iç, içtin uyu, bak bir buraya, kapat şimdi gözlerini, kirpiğin kaşınmıyor hayır, iyi tamam kaşı, git şu kapı süsünden kopar da bir avuç lavanta ye, nezle mi oluyorsun elçin? olma. Çek bir nefes oksijen ver şimdi dolu dolu karbondioksit! Argon'un simgesi neydi? Ar. Potasyum Nitratın? KN03 / Yok artık! Sana ne şimdi gece gece! Yavrum kaldır şu bilinç akışını ortadan birimizin bi' yerine batacak. Uykuya dalmanın türlü yöntemine ilaveten gözlerine yuvalarında sarmal çizdir, oh işte böyle yor onları iyice yor. Olmuyor değil mi? Hööööf! Zangoçsun Elçin, al şu çanı, al al al al! #sleep #playme #night #istanbul #write #elcingoren #rightnow #rec 

Hacimler yetmedi Mirim!


Hepimiz bu yaşa, oldurmaya çalışarak, meydan okuyarak,sıkılarak,öyle değilmiş gibi yaparak,içimize atarak, bağırıp çağırarak, takriben bir kasa lafı tükürerek ve dibine kadar yanılarak geldik. Çalar saatin sustuğu yerde başlayan seri yoklamayla uyanmamız bundan. İstisnasız her ilişkinin başında,ortasında,sonunda kendi ellerimizle yaktığımız ateşin dumanında boğulmayalım diye paralanıyoruz. Hiç çöle düşmedik evet, çöl bize yatıya geldi! Kendimize 'senin için elimden geleni yapacağım' diyerek telkinde bulunmayı öğrendiğimiz günden beri yalancıyız. Eksik gedik bir şey kaldı mı,ruhum iyice doydu mu? Diye baka baka dönüyoruz eve. Doymadı mı doymuyor ruh! Al geri, başla sıfırdan. Kendimize simit süsü verip Barış Manço vapurundan atsak martılar yüzümüze bakmaz. Yarı yola gelmeden indiğimiz, tam yol alırken atlayarak yetiştiğimiz, kusurlu davranışta tenkit ettiğimiz herkesi yerle bir edip rahat ettik mi ettik! Anılar tıbbi atık muamelesi görmüyorsa akıl edemediğimizdendir...
Şahsen Galata Kulesi'ne çekil şuradan demişliğim var. Pasaport'a öldürseniz gitmem bir daha... Doğala özdeş aroma yapmak için laboratuvar sırası bekleyen kimyagerler gibiyiz. İçimizdeki dev boşluk kapansın diye, kırıp kendimizden kendimizi çıkarmaya koyulduk! Şarkılar bitmedi, hacimler yetmedi, kategoriler açtık. Yaptık biz bunları, hiç çamura yatmayalım şimdi. Yatmışken öpmeyelim de kurbağaları.
Evet evet. #hayırerkelerekurbağademiyorum #yazdıklarımıçekiştirmeyin #çamurdeyinceaklımaogeldi #çağrışımdiyelimbuna #tamambendekurbağayım #oldumu #yazı #rightnow #elcingoren

Günleri bilmem, yani bilirim de karıştırırım, saatle de pek uyuşamam, masamdaki dijital saatin doğruyu gösterdiği görülmemiştir. Yani anlayacağınız yakınlarım benim yerime zamanı kollamasa başıma iş açılır.Her yere ve herkese geç gidebilirim belki de erken giderim. Erken gitmek de ayrı bir sorun. Bu defa hiç olmayan bir buluşmayı uydurmak olur yaptığım. Bitirdiğim yeni yazının başlığını arıyordum göğe baktım, masama baktım, yere baktım, içime baktım. Tam bilgisayarın suratını yere eğiyordum ki tatlı bir ışık belirdi. Çek beni, durayım ben şurada dedi. Kırmadım. Dursun bu burada. Geç oldu uyu artık sen diyen bir dostum yanımdan odaya yürüdü gibi geldi. Yürüdü mü ki? #perapalas #agathachristie

Bulut Kalp Ben


Elçin sen şurada otur bulutları tek tek say sonra da fotoğrafını çek, senin bütün işin gücün bu bundan sonra deseler itiraz etmeden oturur makinenin ayarını yapmaya başlarım. Niye bana çooooook güzel gelir ki bulutlar? Ama öyle böyle değil çoook güzel, çok bakılası. Çocukken Babamla yıldızları izlediğimiz gecelerin sabahlarında hep Samanyolu'nda uyanmış gibi olurdum. Gecelerce uykudan önce gördüğü en son şey küçük ayı olmuş birinin 30 yaşında uyanıp buluta sarması normaldir herhalde. Yıldızları da bulutu da göklere ait türlü şeyi de sevmem belki de beni çocukluğuma çekiştiren bir eldir. Travmalarımı seçmedim ben, bulutu seçtim, yıldızı, uçakları... Oysa bi'gün taksiye binip giderken uzun süre dönmeyeceğini de hissettiğim bir sokak vardı. Yaşıtlarımın tam o sırada saklambaç oynadığı bir sokak. İşte ben hatırlamak ve aklımda döndürmek için o sokağı hatıra kulemin içinde bir yerde bıraktım. Pek oralı olmadım. Bu iyiydi. En iyisi buydu. Şimdi birden ansam da onu yine/yeniden eriteceğim. Hafifti,umutluydu gök! Belki farkında değildim ama ben o zamanlardan beri, kanımı daha hızlı akıtan şeylerden anı yapmayı seçecektim. Seçtim. Seçeceğim. #cloud #yazı #çocuklukanısı #sky #istanbul #yazı #happy #ilovedad #elcingoren #igersturkey #life

Katalonyalı keçiler ve Hemingway!


Ah o Joan Miro imzalı 'Çiftlik' tablosundaki devrilmiş metal kovaya bakıp olmamış demek ne haddimize. Havlamasının duyulduğu köpek mi dersiniz horozlar, keçiler, atlar ama onlara rağmen küçük diye unutulmamış salyangozlar mı? Hepsi var ama konumuz bu değil. Hemingway'in uğruna yumruklar yediği tablodur bu çiftlik! Yazar bi'gün ressamın atölyesine girer ve bu tabloyu görür, önünden ayrılamaz. Ama parası yoktur. Katalonya'nın türlü hayvanı bir tuvale sığmıştır da Ernest Hemingway'in eşi Hadley'in doğum günü için almak istediği bu resme gereken para cebine 'sığmamıştır'. Atletik yapılı Hemingway atölyeden çıkar ve boks antrenörlüğü yaptığı dövüş kulübüne gider. Dövüşür! Yediği her yumruk cüzdanını biraz daha doldurur ve parayı denkleştirir. .../... Devamı Marstab yeni sayıda.

'İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor!'' Deriz de ''İçimden çok şey yapmak geliyor'' demeyi hep geçiştiririz. Sanki haber değeri taşımaz umutlu/enerjik ve heyecanlı olmak.Bize öğretilen yanlış kalıplar sayesinde Baykuşlar gibi dolaşır olduk birbirimizin etrafında. Aman çok mutluyum diye bağırma! Bağırmak için başına bir şey gelmesini bekle ve çığlık at! Kolla yani çaresizliği! Çığlık yokluğu, nida varlığı temsil etsin, düzen böyle, uy ve bu gizli anlaşmayı çiğneme... Kendime not: O öyle değil işte! Eline palet tutuşturulmuş bir çılgın gibi haznelerdeki tüm boyayı etrafındaki herkesin yüzüne gözüne/saçına koluna sür sen! Sür kaç. Sür ki dağılsın dünyaya sende olan en müthiş şey... Senden mutsuz olanlara saadetinden bahsetme diyen o sözdeki uyarıyı bil yine, başkalarındaki acıyı da hafifletmeyi gözet. Yap bunları. Yap ki aldığın nefes, parmağının ucundaki kozmik iz, masandaki mor çiçeğin sana dönen başı anlam bulsun. #hayatakarken #aniyakala #istanbul #yazı #elcingoren #igersturkey #flymetothemoon #happy #colors

Son ki üç dört!





Saat 01:45. Kendimi saniyeler önce astronot kıyafeti satan sitelerin içine düşmüş halde yakaladım. Işıklı çan çiçeği kostümünden ceketli palyaçoya samuraydan lord kostümüne dek hepsi var, niye şuraya bir de astronot koymuyorsunuz diye salondan yatak odasına doğru yürürken söyleniyorum... Evde tanımadığımız insanlarla yaşamıyor olmamız bir harika! Yoksa şimdi üşenmezsen kalk kendini anlat; Efendim ben biraz tuhafımdır, böyle acil koduyla pat diye ihtiyaç listesi çıkarırım, siz buyrun istirahatinize çekilin filan o o ooo uzun iş Yorulmadım ama kendimden. Halbuki çok yorar beni küçük şeyler. Bir sözü on beş defa söylemek, hayır diyorsam ikiletilmek, birisiyle bi' şey konuşurken bölünmek, ahtapot kollu garsonlarca çevrelenmek... yorar bunlar beni. Ama işte insan kendine yorulmuyor, ne isterse ne zaman isterse yapası tutuyor. Belki de biz aslında o hep içimizdeki çocuk diye geçiştirdiğimiz şeyin bedenini sürüklemekle görevli birer karbon üniteyiz. Kendimizden yanayız, kendimizin amigosuyuz hep. Ve bu çılgın amigoyu her koşulda hürmetle ağırlarken 'bir başkası' daha az zahmet verse de yük gibi görebiliyoruz. Onu çok büyük mutlulukla çıktığımız hatta çıkarken kuzu kulağı ve kekik topladığımız bir dağda bırakıp inmek istiyoruz. Yok artık! Bi' tek ben mi böyle 'kötü' şeyler düşünüyorum. Yapıyoruz demiyorum, tamam yapmıyoruz da bir anlık bile olsa aklımızdan geçiyordur işte. Bilemiyorum, belki de siz haklısınızdır. Kabul edişlerimizdir bir aradalığın yapıştırıcısı. Ben kabul edemiyorum, içimde borazanlar çalıyor ruhuma yük bindiğinde, tenimde kabarcıklar çıkıyor, ateşim yükseliyor sonra bi bakmışım almışım bu karbon üniteyi getirmişim evime. Ben miyim getiren! Birden hooop astronot kıyafeti arayasım tutuyor işte. Bulduğumda giyemem, giysem gösteremem. Sizde diyorum, fazla akıl fikir varsa ya da neyse boşverin, istenmez böyle şeyler #astronot #cosmos #akılfikir #yazı #mylife #istanbul #turkey #igersturkey

Yeni pasaportum için fotoğraf çektirdim, olmuş mu? Aklım dağınık benim.



Aklım dağınık benim, aklımın bir ipi varsa bir ucunu Mars çekiştirir diğerini Dünya. Bu mavi gezegenin içinden çıkana kadar bir oraya bir buraya bakar anlam ararım
Elimde her şeyin üzerine yazabilen fosforlu bir kalem olsaydı yaşam belirtisi gördüğüm şeylerin üzerine işaret koyardım. İşim kolaylaşırdı. Yoo hayır böyle bir kalemim yok diye üzülmüyorum fakat olsaymış da dünya batmazmış. Aklım her şeye aynı anda bakınca karışıyordur belki. Büyük resme bakacağım diye ayrıntıların koşuşturarak kaçtığını görüyorum. Ödüm orada kopuyor benim. Hepimizin öd sıvısı var bana öyle bakmayın. Sizinki aynı yerde kopmuyordur belki. Hiç mi olmuyor size? Hiç ?
Bugün göğüs kafesine sıkıştırdığı kelimeleri önüme döküp kaçan kimse olmadı.Belki de bugün kimsenin anlatacak bir şey yaşamadığı günlerden biridir. Doğanın 'Pazartesi'si yok. Bizim var. Doğada hiçbir şeyi köşesi yok. Bizim var. Ondan tıkanıp kalıyoruz, ondan.
Gözlerim sol koldaki Dostoyevski sözüne gidip gidip geliyor, oku beni de kurtul diye fısıldıyor Fiyodor! -Bir şeyi kaybetmek için önce ona sahip olmam gerekiyordu, yani kaybetmiş sayılmam! / Dostoyevski /Kumarbaz
Bizim köşelerimiz var diyorduk. Fiyodor sol koluma dokunmasa tıkandığımız yerleri de yekten sayacaktım belki. Ama işte yaşamak böyle bir şey. Çekiştirilerek, dokunularak ve dokunarak, havalara uçurularak/yerlere çakılıp kapaklanarak, ikaz kukalarından sekerek, yuvarlanarak yürüyoruz. Kapatalım dükkanı, boş dükkana kira mı ödenir derken bir telefon çalıyor, ağaçlar bahar dallarını gözümüze gözümüze sokuyor.
ÖĞRETMENİM SAYFA BİTİNCE BAŞKA KAĞIDA YAZABİLİYOR MUYUZ? Yetmedi/ İmtiyaz sahibi, yazı işleri müdürü nerede? Tüh nerede! .../... #birincikısım 
#elcingoren #write #kafadergisi #kafamagöre #yazı #istanbul
.../... Martılar hiç konmadan ne kadar uzağa gidiyor? David Mendoza ne güzel şarkı söylüyor.
Aklım dağınık benim. Ama yani belki zaten bu karışık bir şeydir. Edinilmiş olduğunu düşündüğümde yanıyorumdur. Kendiliğindendir hayat. Her şeyi birden göreceğim diye gözlerimi yuvalarından ettiğim doğrudur. Kaçırmayayım diye beklemediğim vapurlara koştuğum, yerinde duruyor mu diye her hafta Galata Kulesi'ne bakmaya gittiğim oh yerindeymiş diye bağırıp tramvaya binmişliğim de vardır. Bir dostum Kız kulesi için yapıyor bunu. Ooo Hayır yapmayın ama dostlarının da aklı beş karış havada olan bir ben olamam.
Beş karış on beş karış... Velhasıl kimse için makul biri olamadım
Oyunlara pek alınmadım, sızdıysam çıkarıldım ama bir gün bile yedek kulübesinde su içip sabahlamadım. 
Siz neler yaptınız? Elinizdekileri şöyle bırakın da her şeyi en baştan anlatın. Tane tane anlatın. 9Mart2015 #ikincikısım #elcingoren #write #kafamagöre #kafadergisi #yazı #istanbul #oku @kafadergisi

Bulutsam. Bulutsan. Bulut.


California Üniversitesi, Atmosferik Süreçler Laboratuvarı'nda bulut yapıyorlarmış! Kapalı mekanda bulut yapmak zor ama Riverside'daki bu laboratuvarda bilim insanları teflon kaplamalı, iki katlı bina yüksekliğindeki odaya 'aerosol' oluşturan bileşikler ve su buharı püskürtüyorlarmış. Siyah ışık ve 200 kilowatt'lık Argon ark lambası güneşi simüle ederken, sıcaklık, basınç, nem, ısı gibi faktörler de belli koşulları taklit edecek biçimde ayarlanıyormuş. 'Aerosollar iklim modellerindeki en büyük belirsizlik kaynağı olduğundan bu bulgular iklimsel değişikliği daha iyi anlamımızı sağlayabilir' diyeymiş tüm bu araştırmalar. Bunu okuyunca -Ya benim içimde de bulut varsa! dedim. Çünkü, belirsizlik mıknatısı yutmuşum gibi oluyor bazen! Ya 'Falanca Süpernova' kalsiyumundan yapılmış iskeletimde bulut geziyorsa? Ya onu görmeyeyim diye damar yollarım açılmışsa üzeri tenimle kaplanmışsa? Aerosol'um yüzünden kimi zaman nerede ne yapacağım pek belli olmuyor/belirsizlik tahtındakileri kutsuyorsam? Bilhassa o bulutu oradan oraya gezdireyim diye her gün uyuyup uyanıyorsam? Ya siz de bulutsanız? Aerosol'u bi dikişte içmişsek biz tüh! Evet size de iyi geceler. Olur olur, ışığı da ben kapatırım. #mywrite #elcingoren #goodnight #cloud #science #hayatakarken #aniyakala #pages #sözler #istanbul #rightnow #kitap

29 Haziran 2015 Pazartesi

Einstein demişken...


Albert Einsteın'ın Kasım 1915'te Prusya Akademisi önünde tam dört Perşembe üst üste uzay ve zamana ilişkin bildiğimiz her şeyi altüst eden bir dizi denklemi 2015'te sınava giriyor.

Dünya dışında yapılacak iki deneyden ilki patlayan yıldızların yol açtığı çekimsel bozulmayı saptayacakken diğer deney üçlü yıldız sisteminin hareketlerini inceleyerek, çekimin Einsteın'ın savunduğu gibi 'her türden maddeye eşit davranıp davranmadığını' gösterecek. 

Kozmologlar yıllardır galaksilerin açıklanamayan büyük çaplı hareketlerine tanık oluyor. 
Şimdi güneşin uzak yıllardan evime düşürdüğü ışınlarının altında kendi görelilik kavramıma bakıyorum. 
Ruhumun deney tüplerini kırmak ve 'her türden maddeyi' kozmologlara bırakmak istiyorum. 
Beynimizin bir şalteri olmadığına inanmak beni ümitsiz kılıyor. Zamanla oynayamamak ortak olarak inandığımız bir şey olmaktan çıksın istiyorum. 

Evimin önündeki caddeden ticari uzay habitatları geçsin istiyorum. 
Bana uymayın istiyorum.


elçingören 2014/ istanbul

elcingorengri/instagram

Cazibe olmadı mı, evrenin en iyi fikri bile ölü bir cam gibidir. Kimse ona elini sürmez diyor Bach. 

Albert, odalarda dolaşıyor, Almanya öncesi gelip bana bir bakmak, odalarda yürümek, müziğin sesini açmak, pencereden dışarı bakmak istemiş. 


Geldi. Odalarda yürüdü, pencereden dışarı baktı ve sordu -Sen aldığın notları salyangoz şekerle mi ayırıyorsun? 

Peki ya kitap sayfalarını? 

Albert dedim: -Ben hiç normal biri olduğumu söylemedim. Salyangoz şekerimi mi yedin?

-Cazibe dedi.
Bach başını çevirdi.



elçingören 2014/ istanbul
elcingorengri/instagram




Sevilenin sıradan şeyler söylerken bile bu kadar ilgi çekici olması ne güzel.

Ne güzel; 
Okurken evin içinde dolaşmaları, 
müziğin sesini açmaları, 
uzanıp pencereden dışarı bakmaları
ve durdukları yerde her şeye birden cazibe katmaları, 
herkesin yaptığını yapıp bambaşka görünmelerini sağlayan Edison'u kıskandıracak bir ışıkla çevrelenmeleri...


Gözlerinin, seslerinin, bir avuç saçlarının, hiçbir yere zaptedilemeyen kokularının hep şimdide kalmasını sağlayan bir maddeyle kuşanmasını mümkün kılan tek şeyin o hiç bitmeyen tazelikleri olduğunu bilmeden gülümsemeleri ve zamanı sanki bir obje gibi vitrine kaldırıp rahatlarına bakabilmenin biletini kapmış olmaları!


elçingören 2014/ istanbul

elcingorengri/instagram

Tamam mıyız?


İnsan hayatında öyle bir zaman geliyor ki muhakkak gitmesi gerekiyor, hiç kapı veya pencere olmaması önemli değil, duvardan bile yürüyüp geçiyor/ Bernard Malamud 

Fakat bazen hiç olunmaması gereken bir yerde/bir duyguda/adım atacak yer olmayan bir başka hayatın içinde durmak istiyor insan ve kendi hakkında şimdiye dek oluşturduğu fikrine aykırı birine dönüşmeyi göze alıyor. 

Bu konuda emin olduğum 'tutkuyla' gitmek isteyen birini asla tutamayacağımız ve inatla 'kalmak isteyeni' şuradan şuraya hareket ettiremeyeceğimiz.

Çünkü tutkuyla yapılan/istenen şeyler bütündür. 
Belki de o bütünlük bizim varoluşumuzdan çok önce planlanmış/üzerinde kuşku bırakmamış bir anlaşmadır. 
Ve gezegene inerken unutturulmuş görünce hatırlatılmıştır. 
Bu yüzden her tutkunun kendi içinde bir matematiği/altın oranı/enerjisi vardır. 
O, bize 'yuvamızı' hatırlatır. 

elçingören 2014/ istanbul

elcingorengri/instagram

Bu mavi gezegenin kaosu bitmez Majesté!


Bir romanda anlatılmış olsaydı keşke sesin. 
Sesinin sinirlendiğinde küsüp kaldırımda oturan bir çocuğa dönüştüğünü. 
İnsanın sesini kucaklamak isteyişini bilseydin keşke. 
Anlatmak istiyorum ama bilmeni istemiyorum diyen kafası henüz değil besbelli çok önceden karışmışlardan biriyim ben. 
Dünyanın diyorum Majesté! kaosu bitmez. 
İllâ biri diğerinin gözünü çıkarır. Kardeş kardeş oynayamaz bazıları, aşık olduğuyla sevişemez, her istediği şıp diye oluvermez. 

Lâkin bahar olur, gece gelir, bulut geçer, yağar yağmur. 
Bazen herkes bilmeden bi'buluta/aynı buluta bakar... 
İçimizde şimdi olduğumuz yerden bambaşka bir uzağın resmi geçit töreni başlar. Radyoda o uzakların şarkısı çalar. 

Aman çaldı mı inelim biz o içimizden. 
'Yemeyeceğimiz meyveyi dişlemeyelim, yapamayacağımız binayı yıkmayalım, elimize direksiyon verildi diye hıııığğğğn diye ortalığı birbirine katmayalım' 

Dünya diyorum Majesté, olanı diyorum, olduğu gibi kabullenmedikçe, dönmüyor gibi gelir.

elçingören 2014/ istanbul

elcingorengri/instagram

'Birini kendine yakın hissettiğinde, yakınlık doğduğunda, söylediğin her kelime önem kazanır. O zaman kelimelerle kolayca oynayamazsın çünkü her şeyin bir önemi vardır' yazan kitabı kapatıp içimde dönmeye başlayan sözcüklere bakıyorum da durum biraz karışık. 

Aslında bu, neden genel itibariyle hayatlarından özeni çıkardığımda geriye az şey kalan insanları daha çok sevdiğimi açıklayan bir şey. 

Fark ettiniz mi? Özensiz kimselerin tutumları nasıl da birbirlerine benziyor.
Ve ne kadar da kalabalıklar...
Yedikleri yemeyin üzerine iki santimlik maydanoz koymayan, kendilerine hazırladıkları limonlu sodanın kenarına neşeli peçete yerleştirmeyen insanların ortak alanı gibi oldu dünya. 

Oysa etrafında kimse yokken/kimse onu görmezken saçına çiçek takıp odalarda dolaşan kadınla, kitap okurken Vivaldi'yi konuk edeceği için iyi giyinip oturan adamın mevzusu yaşamak. 


Özen, insanın kendinden başlamış durağından kalkan bir vapur/bir uçak/ bir otobüs.Bindin bindin. Yok binemedin işte o zaman eyvah! 

Dikkat dikkat! 
Kantarın topuzunu özensiz insanlar kaçırır.

Özen, egonun yakınlık kurduğumuz insanları bir tarla/bir otlak/bir mezbele gibi gösteren gözlüğünü alıp duvara çalar. 

O zaman kirli ayaklarıyla dolaşmaz kimse kimsenin bağında/ meydanında, imtina eder.
 Sırf yakın olduğu için iltimas bekleyenler zehirlidir. 

Aman ha, tatmayın üzümlerinden, girmeyin bahçelerine. Salkımlarını yalnızlıklarında bir bir kendileri yutsunlar. 
Yakınlık özenden sıyrılıp kullanılmaz. Olmaz o öyle.


elçingören 2014/ istanbul

elcingorengri/instagram

Bakın bakın...

Peşimden gel! Der gibi...


Negatif Siyasal Reklamlarda İkna Edici Mesaj Stratejisi Olarak Korku Çekiciliği Kullanımı. 
Evet, dersim buydu. 
Bunun ders notuna bakıyordum ki konu oradan oraya atladı ve sonunda fotoğrafta gördüğünüz şeye bağlandı. 
Narsist bir partnerle yüzleşmek mi? 
Dur bakayım o nasıl oluyor derken anladım ki insan tam da bu yaşlarda okumalı üniversiteyi. 
Çünkü ilk gençlikte her şeyin peşinden koşuyor insan. 
Bahar şenliğinin/ders notunun/uykunun/aşkın/sanatın... 
Hep bir acelesi oluyor. 
Fakat 30 yaş öyle mi? Asla değil. 
Bütün o koşturma diniyor. Sokaklar aynı ama için diniyor. 
Sen peşinden gitmeyince ders notu sana geliyor! 
Diğer bazı şeyler de. 
Lüzumu olan şeylere zaman bölüştürülüyor. 
Bekleme yapılmıyor. 
Anlamadığına anlamadım, bilmediğine bilmiyorum diyorsun. 
Sade kendini ikna etmen yetiyor... 
İyi ki bi daha okullu olmuşum ben. 
Aferin bana.

elçingören 2014/ istanbul
elcingorengri/instagram





Yaşamı rahat bırakın. Bırakın, o olsun' Dedi Eckhart Tolle. 
Yazı masamın yanından beyaz bir bulut geçti sonra. 
-Bırak dedi. 

elçingören 2014/ istanbul
elcingorengri/instagram

Bir 2005 Kitabı olarak yayınlanmıştı. 
Bugün gibi hatırlıyorum onunla tanıştığım anı. 
Kitapçıda iç vitrin görevi yapan bir rafın en üstünde duruyordu. 
İşaret parmağımla kitabı gösterip buuu Mungan mı? Diye sormuştum. 

Üzerinde hiçbir şey yazmayan ve böyle güzel yıldızlı bir pembe ondan başka kimin olabilirdi ki? 
Ankara'daydım o yıllarda. Mevsim sonbahardı. Kitapçıdan çıktığımda çok üşümüyordum mevsimi şimdi böyle hatırlayabildim. 
Yıllar sonra bu akşam ona uzanıp rastgele bir sayfa açtım. O sayfada şu paragrafın altını çizmişim: ''Bir çocukluk oyuncağıyla yıllar sonra sandık odasında karşılaşmak gibi bir şeydi bu. Bir tek burada, buranın güneşinde olan bir şey. Çocukluk günleri kadar uzak bir şey...'' 9 yıl geçmiş üzerinden. 
Daha da uzaklaşmışım çocukluk günlerimden. İnsanın içi uzağa giderken nasıl oluyor da çıt çıkarmıyor? Karanfilli tarçınlı çayın kokusu penceremden İstanbul'a taşıyor, belki kulağımı zamana dayarsam duyarım diyorum. Evet evet, duyarım! Hemen olmaz demeyin, belki duyarım. 
Çıt.

elçingören/2014 elcingorengri/instagram