27 Ağustos 2015 Perşembe

Hipo hipo Talamus



#popularscienceturkey 'de gözlerimizi kapatıp sağ işaret parmağımızla sol dirseğimize dokunduğumuzda/ bunu başardığımızda, elimizi görmediğimiz halde 'uzaydaki konumunu algılayabildiğimiz' yazıyor. Bugün neredeyse tüm günü, köşesini güneşin parlattığı dergilerle geçirdim. Başlığında 'dönemeç' olan bir yazının içinde yol da vardır dedim. Varmış. 
Yalnız, bazen o yol önce omuriliğe, oradan da talamus'a gidiyor serebral korteks tarafından algılanınca işler biraz değişiyormuş. 'Acı hissi' olası bir doku hasarına karşı uyarı olarak üretilen sinyaller nedeniyle oluşan bir SOS mekanizmasıymış. 
Aylar önce bir yerde 7 yaşındaki bir kızın 'ağrı/acı duyusu olmadığını' okumuştum. Bunu fark eden kız bir sabah sınıftaki arkadaşlarından karnına tekmeler atmasını istemişti. 
Hiç ağrı yoktu evet... Ancak küçük kız bir saat sonra iç kanama geçirmişti. Profesör notunda şöyle diyordu; "Ağrı/acı duyusu hayat kurtarmak için bırakılmış bir çan gibi içimizde bir yerde durmalı" Uzaydaki konumumuzu görmesek bile bilinçaltımız bilgiyi bize aktarabiliyor, ağrı/acı yokken onun çanlarını duyabilmemiz mucize ama asla tesadüf olmayan türden. Yıldız tozunun bulaştığı atomumuz/bedenimiz, galaksinin gözdesi mi bilmiyoruz ama, bu kadar özenle yaratılmışsak en az bir sağlam nedeni var; Saf sevgi. 

#elcingoren #mywrite #yazı #9temmuz2015 #cosmos #istanbul #turkey #popularscienceturkiye

Katalonyalı keçiler ve Hemingway!


Ah o Joan Miro imzalı 'Çiftlik' tablosundaki devrilmiş metal kovaya bakıp olmamış demek ne haddimize. Havlamasının duyulduğu köpek mi dersiniz horozlar, keçiler, atlar ama onlara rağmen küçük diye unutulmamış salyangozlar mı? Hepsi var ama konumuz bu değil. Hemingway'in uğruna yumruklar yediği tablodur bu çiftlik! Yazar bi'gün ressamın atölyesine girer ve bu tabloyu görür, önünden ayrılamaz. Ama parası yoktur. Katalonya'nın türlü hayvanı bir tuvale sığmıştır da Ernest Hemingway'in eşi Hadley'in doğum günü için almak istediği bu resme gereken para cebine 'sığmamıştır'. Atletik yapılı Hemingway atölyeden çıkar ve boks antrenörlüğü yaptığı dövüş kulübüne gider. Dövüşür! Yediği her yumruk cüzdanını biraz daha doldurur ve parayı denkleştirir. .../... Devamı Marstab yeni sayıda.

Yeni pasaportum için fotoğraf çektirdim, olmuş mu? Aklım dağınık benim.



Aklım dağınık benim, aklımın bir ipi varsa bir ucunu Mars çekiştirir diğerini Dünya. Bu mavi gezegenin içinden çıkana kadar bir oraya bir buraya bakar anlam ararım
Elimde her şeyin üzerine yazabilen fosforlu bir kalem olsaydı yaşam belirtisi gördüğüm şeylerin üzerine işaret koyardım. İşim kolaylaşırdı. Yoo hayır böyle bir kalemim yok diye üzülmüyorum fakat olsaymış da dünya batmazmış. Aklım her şeye aynı anda bakınca karışıyordur belki. Büyük resme bakacağım diye ayrıntıların koşuşturarak kaçtığını görüyorum. Ödüm orada kopuyor benim. Hepimizin öd sıvısı var bana öyle bakmayın. Sizinki aynı yerde kopmuyordur belki. Hiç mi olmuyor size? Hiç ?
Bugün göğüs kafesine sıkıştırdığı kelimeleri önüme döküp kaçan kimse olmadı.Belki de bugün kimsenin anlatacak bir şey yaşamadığı günlerden biridir. Doğanın 'Pazartesi'si yok. Bizim var. Doğada hiçbir şeyi köşesi yok. Bizim var. Ondan tıkanıp kalıyoruz, ondan.
Gözlerim sol koldaki Dostoyevski sözüne gidip gidip geliyor, oku beni de kurtul diye fısıldıyor Fiyodor! -Bir şeyi kaybetmek için önce ona sahip olmam gerekiyordu, yani kaybetmiş sayılmam! / Dostoyevski /Kumarbaz
Bizim köşelerimiz var diyorduk. Fiyodor sol koluma dokunmasa tıkandığımız yerleri de yekten sayacaktım belki. Ama işte yaşamak böyle bir şey. Çekiştirilerek, dokunularak ve dokunarak, havalara uçurularak/yerlere çakılıp kapaklanarak, ikaz kukalarından sekerek, yuvarlanarak yürüyoruz. Kapatalım dükkanı, boş dükkana kira mı ödenir derken bir telefon çalıyor, ağaçlar bahar dallarını gözümüze gözümüze sokuyor.
ÖĞRETMENİM SAYFA BİTİNCE BAŞKA KAĞIDA YAZABİLİYOR MUYUZ? Yetmedi/ İmtiyaz sahibi, yazı işleri müdürü nerede? Tüh nerede! .../... #birincikısım 
#elcingoren #write #kafadergisi #kafamagöre #yazı #istanbul
.../... Martılar hiç konmadan ne kadar uzağa gidiyor? David Mendoza ne güzel şarkı söylüyor.
Aklım dağınık benim. Ama yani belki zaten bu karışık bir şeydir. Edinilmiş olduğunu düşündüğümde yanıyorumdur. Kendiliğindendir hayat. Her şeyi birden göreceğim diye gözlerimi yuvalarından ettiğim doğrudur. Kaçırmayayım diye beklemediğim vapurlara koştuğum, yerinde duruyor mu diye her hafta Galata Kulesi'ne bakmaya gittiğim oh yerindeymiş diye bağırıp tramvaya binmişliğim de vardır. Bir dostum Kız kulesi için yapıyor bunu. Ooo Hayır yapmayın ama dostlarının da aklı beş karış havada olan bir ben olamam.
Beş karış on beş karış... Velhasıl kimse için makul biri olamadım
Oyunlara pek alınmadım, sızdıysam çıkarıldım ama bir gün bile yedek kulübesinde su içip sabahlamadım. 
Siz neler yaptınız? Elinizdekileri şöyle bırakın da her şeyi en baştan anlatın. Tane tane anlatın. 9Mart2015 #ikincikısım #elcingoren #write #kafamagöre #kafadergisi #yazı #istanbul #oku @kafadergisi

29 Haziran 2015 Pazartesi

Cazibe olmadı mı, evrenin en iyi fikri bile ölü bir cam gibidir. Kimse ona elini sürmez diyor Bach. 

Albert, odalarda dolaşıyor, Almanya öncesi gelip bana bir bakmak, odalarda yürümek, müziğin sesini açmak, pencereden dışarı bakmak istemiş. 


Geldi. Odalarda yürüdü, pencereden dışarı baktı ve sordu -Sen aldığın notları salyangoz şekerle mi ayırıyorsun? 

Peki ya kitap sayfalarını? 

Albert dedim: -Ben hiç normal biri olduğumu söylemedim. Salyangoz şekerimi mi yedin?

-Cazibe dedi.
Bach başını çevirdi.



elçingören 2014/ istanbul
elcingorengri/instagram



6 Mayıs 2015 Çarşamba

Hezarfen'in Kanatları KULE 1- 2!



Beyoğlu 19. yüzyılda yerleşim yeri olmaya başlayan, uzun yıllar boyunca rıhtımı ile ülkenin dışa açılan kapısı ve denizcilerin uğrak yeriydi. Nihayet 528 yılında uzun boylu bir gözlemci gibi kondurulmuştu Galata Kulesi de.
İstanbul Boğazı, Haliç ve İstanbul panoramik olarak ayak altında olunca kaçınılmaz bir uçmak hissi doluyor insana.
Bu yükseklikten bir defa İstanbul'a bakmak sevdiğin birini kucaklamak gibidir; hani üzerinden yıllar geçse de o artık hep yaşayacak tazecik bir histir!
Kuleye birkaç apartman uzaktaki Louis Appartements'ın terasından bakmak ise tam bir senfoni. İrili ufaklı bacalar, saçaklara konan martılar, kulenin pencerelerinden sızan ışık, biraz şanslıysanız çiseleyen yağmur, komşu pencereler, sokağın uğultulu nefesine karışan sokak çalgıcısının şarkısı!

Aslında fener olarak yapılan ve 1348'de şehrin en yüksek binası olan Galata Kulesi, bir dönem savaş esirlerinin barınağı olarak da kullanılmış. Sultan III. Murat'ın müsaadesiyle Rasathane olduğu günlerden sonra sıra 17. Yüzyılda Ahmet Çelebi'nin rüyasına gelmiş. İyi ki gelmiş.
Çelebi, 1632’de Okmeydanı'nda rüzgarları kollayıp uçuş talimleri yaptıktan sonra, lodoslu bir havada tahtadan yaptırdığı kartal kanatlarını sırtına takarak bu kuleden Üsküdar-Doğancılar'a uçup rüyasını gerçekleştirmiş ve başına türlü iş açmış.
Ona 'Bin Bilimli' anlamına gelen 'Hezarfen' unvanı da bu uçuştan sonra verilmiş.

Hezarfen, 'çok fazla şey biliyor' başlığıyla Cezayir'e sürgün edilmiş olsa da;
Uçmuş mu uçmuştur.
Konmuş mu pekalâ konmuştur.
O, takma kanatlarla uçmayı başaran ilk insan olma ünvanıyla Cezayir'e giderken ne düşünmüştür bilinmez ama herkeslerden önce İstanbul'u kuşlar gibi uçup insan olarak görmüş ve dönemin alimlerine şapka çıkarttırmıştır.

Aydınlık kapılarının tam ortasındaki karanlık, ona ne zaman baksam sanki Hezarfen Ahmet Çelebi çıkacakmış gibi hissetmemi sağlayan bu hikayeye sahip olmasındandır.
Sanki bir sonsuzluk kapısıdır bu!
İçine bir defa derinden bakanlar orada Ahmet Çelebi'nin tahta kanatlarını görür.

Gördüm. Kendi rüyamın gerçekliğinde gördüm.
Turuncu üç mum vardı masada ve en son ne zaman mum yaktığını hatırlamadığını ağzında bir lokma gibi yuvarlayıp öyle yaktı mumları İstanbul.
Burada, bu terasta bir Majeste'ye hazırlanmış gibi huzurla, meltemle donatılmıştı gece. Kanatları duruyordu Çelebi'nin! Gözümü açınca değil, kapatınca gördüğüm kanatları! Siz de burada olsanız görürdünüz. Ama ne görmek!


Kule 1-2!
Sana sorular sormaya,
Sana cevaplar bırakmaya,
Kanat izleri duruyor mu diye bakmaya; Ay, bir bacanın içinden geçerken, ay kulenin batısına ilerler, uçaklar göğün sırtından süzülürken üstelik tekneler Boğaziçi turundayken geldim.

Yaşama 'Başkalık, Deha ve İncelik' katanlara adanmış bir yazının içinden selamlayarak seni, kıta aşırı uçuşundan Üsküdar'a konuşundan yıllar yıllar sonra anmaya; Hezarfeeeeen! Çok uç, çok anıl! demeye geldim.

Burada denizler ne güzel mavi ah bir görsen şimdi! ''O zaman da maviydi hem ben üzerinden uçtum bile'' deme Hezarfen, aynı yüzyılda yaşamak isteyip kaçırdıklarımıza böyle takılıyoruz biz; tekneler hep özgür, denize bak; güpgüzel mavi!


Yazıya katkılarından dolayı 'Louis Appartements Galata'ya teşekkür ederim.

Elçin Gören  
3 Nisan 2015
(Bu asıl yazının kısmen düzenlenip kısaltılarak dergiye uygulanmış hali alttadır)