Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

17 Ekim 2014 Cuma

Nice la belle, Nika ve Beyaz masadaki kadehler üzerine...


                  ''Farklı dillerdeki günaydınlardan 
                                         gün batımlarından sorumluyum''

Sanki  gitmezsem dünya küsüp  kaldırımda oturacaktı.
Bi' şey olmuş ve içimdeki butona basılmış ve hay aksi, buton takılı kalmıştı.

Gezegenin vereceği bir sır varmış da uçup gitmezsem kendini imha edecekmiş gibi gelir bana.
Size de olur mu?
Bazen gitmek, kalmanın verdiği bütün yükleri senin yerine ben taşırım, sana bir kadeh içki ısmarlarım istersen lir bile çalarım der bana.
En gidilmeyecek tarihte de olsa ihtimaller içinde gitmek varsa tercihimi ondan yana kullanışım bundandır belki...

Her nereye yetişmişse kolum o kapıyı/o yolu açmayı denemişimdir. 
Bazı kapılarda  çift menteşe varmıştır, kar yolları kapamıştır, uçuşlar bir süreliğine iptal olmuştur da havaalanındaki bankta uçak battaniyesiyle klimalara ters ters bakmışızdır.

İşte, Güney Fransa’nın Akdeniz kıyısındaki Nice'e de yolum böyle böyle düştü.
'Şehrin takma adı Nice la belle.
Fransız Rivierası Cote d’Azur’un başkenti olan Nice, Fransa’nın en büyük 5. kenti konumunda.
M.Ö. 350 yılında Yunanlılarca ele geçirilen şehir, Zafer Tanrısı Nika’dan ilham alınarak Nikaia olarak isimlendirilmiş ve zaman içinde Nice’e dönüşmüş.'
Bu bilgilerle İstanbul'dan 3 saat sürecek yolculuğum için uçakta yerimi almıştım.
Cote d'Azur International Airport'a vardığımda pasaport işlemleri için beklemeye başladım.
Burası Kıbrıs Ercan Havalimanındaki kış trafiği gibiydi.
Bayram ve yaz aylarında  dolup taşan yolcuların yerini kısa pasaport kuyruğu almıştı.
Beklerken yanımdaki Türk öğrenciyle sohbet etmeye başladık. 

Yer döşemeleri başta olmak üzere alanın genel görünümünü Türkiye'deki atıl resmi dairelere benzetmiştim. 
-Evet! dedi kaybettiği bir şeyi bulmuş gibi. -Ben de çok benzetirim! 
Fakat aslında bunun bir nedeni varmış. Cote d'Azur Havaalanı aslında genelde öyle çok işlek bir liman değilmiş. Cannes Film festivali sırasında dolup taşar sonraki aylar o kadar da fazla kullanılmazmış.  Özellikle kabul salonunun küçük ve diğer havalimanlarında olan gösterişten mahrum oluşu da bundanmış. Geçtiğimiz yıllarda bir kasırga sırasında kapasitesini büyük oranda aştığı günler yaşayan Cote d'Azur acaba hakkında bu kadar konuşmamızdan hoşlanmış mıdır?
...
Ve otele yerleştirip soluğu sokakta alma vaktidir.
Merhaba Nice! / Bonjour NİCE! / Olâlâ Nice!

Uzamsal becerilerim konusunda pek iyi sayılmam.
İlk kez gittiğim şehirlerde muhakkak kaybolurum. 
Yürüyerek kaybolurum, arabayla kaybolurum, düşünürken kaybolurum, telefonla konuşurken kaybolurum. 
İlle de kaybolurum yani.
Yön kavramımın bu kadar sığ olması sayesinde bir saatte girilebilecek sokak sayısını herkesten çok/en çok ben aşarım.
Otelden çıktım.
Kayboldum.  

Karnım acıktı kapısında/menüsünde/peçetesinde melek figürü olan bir Pizzacıya girdim.
Tadı Türkiye'dekine göre Tarçınlı gelen Kola içtim.
Fotoğraflar çektim. 
Kaybolmaktan sıkılına dek yola devam ettim.
Nice sokaklarındaki birçok kişiden fotoğrafımı çekmesi için yardım istedim. 
Sözleşmiş gibi hepsi her defasında telefonumu aynı sözcüklerle uzattılar:
Bella Madâme ... Bella Madâme!
Sıcak/ Nazik insanlar. Var olsunlar.

Kaybolmaktan sıkıldığımda saat 15:00 olmuştu.
Ben çok sıkılınca insan üstü bir çabayla sorun çözme gücüne erişiyorum, biliyorum.
Bu, yükselen kapasitemle otelimi yarım saatlik bir arayıştan sonra buldum.
Nasıl olsa buldum diye, önündeki kumsala yürüdüm.
O kumsalda o göğün altında yudumlayacağım Merlot'un tadının hiç/hiç kaybolmayacağından habersizdim... 
Belki de insanın ayaklarını kuma gömüp yudumladığı şeyler unutulmayanlar listesinde hep yer alacaktı/Hep.

Çarpıcı doğal güzelliği ve ılıman Akdeniz iklimiyle, geçmişte en çok İngiliz aristokratlarının ilgisini çeken Nice, bugün ünlü sinema ve müzik yıldızlarını ağırlamaktaymış. 
Sakinlik, huzur, dağ havası ve dünya starlarıyla aynı denize bakmak... 
Hepsi birden o kumsalda, o an,  o Merlot'a karışacaktı. 
Karıştı...

Akşam, Cannes'a gitme vaktiydi. 
Ben gittiğimde neredeyse tüm istasyonlar ve tren hattının çevresi inşaat alanıydı. Film Festivali'ne daha vardı. Şehir tüm yıl boyunca süslenip bu festivali beklermiş , sordum aynen böyle söylediler.
Doğru evet Cannes makyajsızdı fakat duru bir güzelliği vardı.
Önce caddelerinde sonra sahilde yürüdüm. Yok yok bu defa kaybolmadım.

Işıklarla renklendirilmiş beton zemin üzerinde sırtını kâh denize kâh birbirine dönmüş sandalyeler gördüm. Tüm sahil boyunca ona en son oturanın duruşunda kalmış sandalyelerdi bunlar.
Evet, kuşkusuz bir ruhu olduğuna inandıran sandalyelerdi.

Yürümüş/yürümüş ve olmayan Fransızcam yüzünden ahtapot taklidi yapmam gerekse de sonunda en iyi Ahtapot restoranlarından birindeki masama oturmuştum.
Yanımda bir salyangoz tabağı vardı. 
Hayır salyangoz sevmem. Babam çok severdi...

Hemen arkamdaki duvarda asılı 'bir buçuk insan boyundaki metal çatal bıçağın' sanki aslında burası devler içinmiş de biz cüceler onlar gittikten sonra kırıntılarını atıştırıyor muşuz hissi verdiğini pekala da söyleyebilirim. 

Keşke dedim, Fransızca bilseydim. Bunlar neden bu kadar büyük diye sorabilseydim... 
Fakat az sonra bu dili daha çok bilmek isteyecektim, hep olduğu gibi bir şeyi istediğimde onu daha çok istememi sağlayacak fişeğin ateşlenmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu...

Siparişimi menüdeki görseller yardımıyla telaffuzum sıfır olsa da herhangi bir deniz canlısının taklidine ihtiyaç duymadan verebilmiştim. 
Bu benim küçük zaferimdi.
İngilizce/ Almanca bilen servis elemanları elbette var. 
Olsun/ çat pat olsun . 
Çeviri aplikasyonlarının kimi zaman komik duruma düşüren açıkları varsa da, gelmişken Fransızca konuşmak güzel olmaz mıydı? Olurdu olurdu.

Yemeğimi yerken tatlı bir müziğin bana eşlik ettiğini hissettim.
Bu benim, kendi ülkemde de duyduğum bir şarkıydı ama sanki şimdi burada daha güzel söyleniyordu. Gözlerim birdenbire karşımdaki masaya takıldı.
Bir yandan yemeğimi yiyor bir yandan da bakışlarımla rahatsız etmekten çekinsem de aralıklarla kaçamak bakışlar atıyordum...

Yuvarlak beyaz,  örtüsüz,  kenarları kalın ve oldukça değerli olduğu hissini uyandıran bir masada yaşları baba-oğul gibi görünen yedi kişi vardı. 
Yemeklerini çoktan bitirmişler tabakları aldırmışlardı, masada sadece kadehleri vardı. 
Yemekle tükettikleri şarap kadehleri/ şampanya kadehleri/su kadehleri irili ufaklı diğer içki kadehleri / hepsi belli bir aralıkta yerlerini almıştı. 
Bir 'kadeh dağı' vardı ortalarında. Böyle düzenli bir dağı nasıl inşa etmişlerdi peki? 
O kadar mutlu bir sohbetti ki o kadar güzel gülüyorlar/kahkaha atıyorlar ve durmadan konuşuyorlardı ki garsonlar rahatsız etmemek için asla tek bir kadehe uzanmıyordu. 
Cannes'a sırf o kadehler ve mutlu adamları görmüş olmak için gitmiş olabileceğimi bile düşündüren bir andı bu.

O günden sonra bu kadar çok kadehi ne zaman görsem belli bir süre sonra kakafoni bile diyebileceğimiz kadar çoğalan seslerini/ kahkahalarını hatırlayacaktım.
Bir iş toplantısı mıydı? Aile yemeği mi? Arkadaşlarla toplanılmış bir akşam mı?
Onlar, kim olduklarını/ neye güldüklerini hiçbir zaman öğrenemeyeceğim beyaz bir masanın etrafındaki o andı.

Ülkeme döndüğümde hatırlayacağım size yazmak için sabırsızlanacağım bir o an.  
İşte şimdi gerçek oldu yaşadığım sevgili okur. İşte şimdi, an! ...


Bir Çin Tokisi'nin en tepesinde 
ya da Cannes'ın başına buyruk sandalyelerinin birinde, uzak ya da yakın bir ülkenin bulutlarını izlerken, 
nerede olursam olayım içime ben doğarken konmuş gezginin mutlulukla sağa sola koşturduğunu hissederim.

Size bu yazıyı sonunda yolunu bulduğum evimden yazdım.
O beyaz masanın uzağında fakat,
Size bunları o kahkahaların yankısında/ mutlulukla!
Bella Nice/ Bella Cannes. Olâ!


Gezi Notları: 

Hattınız Turkcell ise Nice'e ayak bastığınızda Orange F oluyor. Ve yurtdışı konuşma/ internet paketiniz yoksa ne yazık ki dönüşte sizi 'güzeeeel' bir fatura bekliyor.

Bir sabah Paul'de kahvaltı etmek isterseniz minik pizzaların üzerinde peynir gibi görünen her şey beyaz çikolata, zeytin ezmesi gibi görünenler de bitter çikolata. Ben teslim olup patlıcanlı çörek yediğim günü bilirim. Sabah Sabah.

Dönüş yolunda/ havalimanında artık şehirden çıkarken tüm bedeninizi kapsayan ayakta durup kollarınızı açtığınız cihazdan benim gibi siz de hoşlanmayabilirsiniz. Ama bazen görmezden gelmek gerekir. Bazen. 

O kiralık bisikletleri bir yerden alıp canımızın istediği yere bırakmamız ne şahane bi'şey.
Şehir son derece güvenli. Kaldığım süre içinde hiçbir olaya şahit olmadım.
Pizzalar Bella! Hanımlar Bella! Beyler Bella! 


Not: Otelime ve diğer pek çok yere beni karşılayan arkadaşlarım sayesinde Nice'den kiralanmış bir araçla gittiğim için taksi kullanmadım. Ancak şehrin ulaşım/yeme içme gibi ücretlerde İstanbul gibi büyük bir şehirden farklı olmadığını söyleyebilirim. Bu arada gidilecek ülkenin para birimini yanımda taşımadan o ülkeye adım atmama kararım çok önceden yerleşmiştir/tavsiyemdir...


Bir daha not: Size yazının görselinde o çatal kaşığı, Merlot'lu kumsalı ve ruhu olan sandalyeleri yolluyorum. Aslında bunun üzerinde bir süre düşünmedim değil. Acaba sadece hayal mi etseydiniz?
Sonra düşündüm ki yazı boyunca en çok anlattığım o kadehlerle dolu masanın fotoğrafı zaten bende de yok. Onu birlikte hayal edebiliriz. Onu birlikte...
Öperim.


elçingören / 17 Ekim 2014/ İstanbul