Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

25 Eylül 2014 Perşembe

Lütfen iç açılarınızı toplayınız

İlk Not; 
Merhaba
Bugün buraya iç açılarımızı toplamak için geldik.

Gökyüzü handır belki. Dünya dönmüyordur da gidiyordur.
Belki gidiyoruzdur biz, böyle, topluca.

Eşya, Zaman ve Mekan Üzerine:

Hiçbir gün aynı titreşim aralığında değilken bir suda iki kez yıkanılamıyorken eşyalar dün bıraktığımız yerde duruyor diye bizim de kaldığımızı düşünmek batıl değil mi? 
Eşya mıyız biz? Hadi diyelim eşyayız. 
Mesela cam akışkan, sürekli eriyor, yeteri kadar zamanımız olsa bardağımız avcumuzun şeklini alır, demek ki mekanı açıklayabilmek için zamandan da söz etmek gerekir. 
Bazı dakikalar güneşin dönme hızına bağlı olarak 61 saniye olabiliyor o halde zaman hakkında da elimizde istediğimiz sabitliğe ait bir veri olmadığından söz edebiliriz.  
Örneğin 2008 yılının son dakikası böyle bir saniyelik fazlalığı olan dakikalardan biriydi.
Hadi bunları yazdığım dakika 60 saniye diyelim, ya siz okurken ne olacak? 

Belki de biz zamanı ve mekanı böyle kökleştirince rahat ediyoruz. 
Muğlak olanları Tanrı'ya bırakma eğilimimiz var. 
Fazla düşününce, göz bebeklerine, ateşe ya da aynaya uzun uzun bakınca delirirsin, sorgulamadan yaşa, o kadar ince olma kırılırsın diyenlerin içinde büyüdük. Haliyle bezdik/kanıksadık.
Oysa kar tanesinden, sakala, el izimizden, retinamıza kadar ince işçilikle donanmış bir yapının içinde kızarmış ekmek yiyip, kavanoz bardakta şemsiyeli limonata hüpletip yazlıkçı gibi gezegene popomuzun yarısını yerleştirmenin alemi yok. 
Nasıl buralara Efendi gibi gelmeye karar verdiysek layıkıyla ilgi göstermeli ve adabıyla yerleşmeliyiz.

Mavi Gezegen/ Dünya Üzerine:

Dünyanın mantosu var. Mantosu!
Biz orası senin burası benim dur geçme dıkşın dıkşın yaparken/ Kapat başını yok olmadı aç, ben artık İbrikçibaşıyım, Vezirim, Padişahım derken/ Lüzumlu lüzumsuz her şeyin peşinde çılgınlar gibi koşarken çekirdeğine düşmeyelim diye giymiş o mantoyu. 

Mavi gezegenimizi bir futbol topu gibi düşündüğümüzde demir, magnezyum ve silikondan oluşan mantosu da posta pulu kadarmış. -Hayatında hiç posta pulu görmemiş genç okurlara işaret parmaklarının birinci eklemi büyüklüğünde diyebilirim. Pul o boyutta bi' şeydir. Pulu bilmemek ayıp değildir. Fakat pul bilinmeye değer bi' şeydir. Ancak burada pulun boyutun değil inceliği baz alınmalıdır. Defter yaprağı gibi yani- İnce bir manto. 

Geçmişte Yerkabuğun altındaki mantoya ulaşma önerileri yapılmış. 
Sovyetler Birliği zamanında Kola Yarımadasında bu amaçla bir delik açılmaya başlanmış. 
Ancak maliyetler artınca 12 km'den sonra çalışmaya son verilmiş. 
Canım Dünyanın mantosunu yırtmışlar! 

Şimdi bunlarla birlikte adını bilmediğimiz hatta varlığından haberdar olmadığımız sayısız canlı kusursuz bir nizamla düşlenmiş ve yaratılmışken dümdüz yaşamak/ kafa yormamak/ hayatı hep bir oldu bittiye getirmek çiğlik olmuyor mu?

Aşk Üzerine:

Bakın buralar hep hayattı. Peyderpey harcadık biz onu. Sonra toplama kampına döndü.
Artık birlikte su bile içmek istemeyenler aynı evde oturuyor, misafir ağırlıyor, tatillere çıkıyor, kredi taksiti ödüyor. 
Aşkın şeffaf tül gibi bir ipi var. Yanlış olduğuna hüküm verilirse çat kesiliyor ortasından!  
Artık Eros'un okundan fırladığı gibi kimseye saplanmıyor. Kendisini önce kurumsal müşteri ilişkileri bölümüne aktarıyor, görünen yerde dövmesi varsa sildiriyor ve mantık dairesine yönlendirmeden hemen önce kuşe kağıda basılmış sıra numarası veriyoruz.
Sıra gelene dek türlü animasyonla oyalıyor arada ekonomi bölümünden yetkilileri yanlarına yolluyoruz. 
Sıra gelince de ok olup aklına estiği gibi oraya buraya saplanma huyunu öyle bir aşağılıyoruz ki değerini sonsuza dek kaybetmeye razı oluyor. 
Yalnızca klimayla havalandırılan uzun/güneş görmemiş koridorda önceden astığımız aynalar marifetiyle ''pişmanlığınızı yüzünüzden okutacağız lütfen bir dakika boyuca karşıya bakınız'' anonsu yapıyoruz.
Bunu yapmadan aşkı şuradan şuraya yollamıyoruz.
Zavallı AŞK, her şey bitip günışığına ulaştığında bekleme fişini yiyerek binadan uzaklaşıyor. 
Bi' daha da saplanmam diyor. Birlikte genellikle ekonomiler/mantıklar/karşılıklı kabul gören koşullar ya da eşlerden birinin saplantılı duygusu işlev görüyor. 
Söylediğim gibi artık bir toplama kampındayız, evet. Ve evet bir zamanlar buralar hep hayattı!


Sonra Üzerine:

Olanlar hiç olmamış, ağız birliği yapılmış gibi, gömlekler ütülenip  para transferleri yapılıyor, tatil dönüşlerinde çilek reçeli kaynatılıyor. Fotoğraflar çekiliyor, Pirelli takvimleri hazırlanıyor, diş taşları temizletiliyor, kremalı pasta yeniyor...

'Hiçbir şey olmamış gibi yaşa' komutuyla uyanan adamlar 'her şey yolundaymış gibi davran' mottosuyla yaşayan kadınlar gün demeden gece demeden birbirine karışa karışa geçiyor hayattan.
Kimileri sadece kendilerinin gördüğü bir ağın içinde zaten ben burada duracaktım diyerek yaşıyor.
Gereğinden fazla saklanan gerçeklerin içi dinamit dolar, bu görmezden geliniyor.
Hürriyet yaşamın oksijeniyken ona atom bombası muamelesi yapılıyor.
Ruh 'bu kampta' çizgi karakterlerin atkısı gibi sallanıyor.

Evet, lütfen iç açılarımızı toplayalım.
Şimdi.

elçingören / istanbul / 25 eylül 2014 / 03:14

Not: Bilincimin önlenemez akışının ardından Bülent Ortaçgil'in o harikulade şarkısıyla gözlemlediğim kamptan uzaklaşıyorum. Aşk var mı? Aşk var. 
Kampa/Pasa/Pusa rağmen var.