Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Alâ!


Karmaşanın içinde sadeliği bul. 
Düzensizliğin içinde uyumu bul. 
Zorluğun tam ortasında fırsat yatar* diyerek yanıma yaklaşan Albert, okurken ara sıra başını okşarım diye düşünüp sokağın köşesindeki fideciden masama kadar bu fesleğeni taşımış...
Poşete koyacaklardı boğulur dedim, ne canı var şuncacık yeşilin! Bir buket gülü nasıl taşıyorsam öyle yaptım dedi ve saçlarını elleriyle geriye doğru atıp ekledi; Bugün çok sıcak.

Sevdiğimiz insanların sıradan şeyler söylerken bile bu kadar ilgi çekici olması ne güzel. 
Ne güzel;
Okurken evin içinde dolaşmaları, 
müziğin sesini açmaları, 
uzanıp pencereden dışarı bakmaları
ve durdukları yerde her şeye birden cazibe katmaları, 
herkesin yaptığını yapıp bambaşka görünmelerini sağlayan Edison'u kıskandıracak bir ışıkla çevrelenmeleri.
Gözlerinin, seslerinin, bir avuç saçlarının, hiçbir yere zaptedilemeyen kokularının hep şimdide kalmasını sağlayan bir maddeyle kuşanmasını mümkün kılan tek şeyin o hiç bitmeyen tazelikleri olduğunu bilmeden gülümsemeleri ve zamanı sanki bir ev eşyası gibi vitrine kaldırıp rahatlarına bakabilmenin biletini kapmış olmaları!

Bugün buraya Richard Bach'ın ONE'ı gibi, kozmik bir okyanustan onunkini andıran Su Kuşu'mla indim.
Yaşamak bana gösterdi ki bu gezegende yalnızca hayal ettiğim şeylerin kopyası var ve onları zaten yaşadığım için hayal edebiliyorum. 
Benim, hatırladıklarımı 'hayal ediyorum sandıran' bir geçmişim var. 
Sizin de var.

Olasılıklar haritasının göğsümün altından çıkmış bir ucu var. 
Orada bana,
Cazibe olmadı mı, evrenin en iyi fikri bile ölü bir cam gibidir. Kimse ona elini sürmez* diyor Bach. 
Albert, odalarda dolaşıyor, Almanya öncesi gelip bana bir bakmak, odalarda yürümek, müziğin sesini açmak, penceren dışarı bakmak istemiş.

Yemyeşil bir başı okşamakla başlamıştım işe, Jason Mraz / Bella Luna'yı söylerken ve Güneş, Temmuz'un omuzlarına adını taşıyan kremi sürerken. 
Size yazdım yazdım... sonra sokakta bir akşamüzeri belirdi.
Zaptedilemeyen bir akşamüzeri

elçin gören / 12temmuz2014/ 17:00 / istanbul
*Albert Einstein
*Rihard Bach/ One

10 Temmuz 2014 Perşembe

Çok acilse bağırın!


Bu gece bahçemdeki, limon ağacının kolları istediği oyuncak alınmış gibi neşeyle iki yana mı açılmış bana mı öyle geliyor?  
Yan komşumun palmiyesi benim çitlerimi mi zorluyor yoksa bana mı öyle geliyor?
O aslında bir hurma ağacı da kendine palmiye süsü verip bütün sokağı bunca yıldır oyuna mı getiriyor?
Hey yine neler oluyor?

David Eagleman'in VE isimli kısa ama çok uzun kitabını bir açıyor bir kapatıyorum.
Sokağı ikiye ayran taş yolun arabaların ardında sarı bir kum rüzgarı bıraktığı sıcak Temmuz öğleninde limonlu palmiyeli çitli bahçeden çıkıp Ege'ye yürüyorum.
Gülümseyerek  yanıma yaklaşıp, İnsan ölümü durduramasa da, en azından onun içkisine tükürebileceğini keşfetti diyor Eagleman.  
Eve dönüp size yazmayı aklıma yazıyorum. Ben her şeyi ilk ona yazıyorum...

Ölümün içkisine tükürmek mi?
Bazen insanların böyle konuşmasından korkuyorum. Işığı birden açmalarından, odağı sanal bir mercekle büyütüp aklıma sokmalarından da!
Eagleman'ın söylediği bu şeyin tesiri belki benden önce denenmiştir fakat ya ben?
Birden yerleşmeye karar verip bu cümlenin penceresinden satılık yazısını yırtarsam, o zaman ne olacak? Ölümü durduramasam da, en azından onun içkisine tükürebileceğimi keşfetmek mi?

Of! Bakın zaten benim aklım hiçbir yerde uzun kalmıyor, hep bir ayağı dışarıda yaşıyor.
Ümidimin de sevincimin de acımın da bir parçasını yaşıyorum.
İnsanın aklının hep eşikte durması öyle uzun uzadıya anlatılması mümkün bir şey değil.
Aklımın yarısı siesta yapıp uyanır uyanmaz kavunlu dondurma yiyor gece kumsalda ateş yakıyor dağ yürüyüşlerine çıkıp açık havalarda bulutlara bakıyor.
Yani ben, o yarımın benden bağımsız bir yaşamı seçmiş olmasından kaynaklanan tuhaf bir bölünme yaşıyorum.
Eğer o yarı olmasaydı daha mı rahat ederdim?
Çünkü yarım akıllı olmak başka bir şeydir oysa ben size -Benim aklımın yarısının kendine ait bir hayatı var! Diyorum.
Çoğu zaman bir çocuğun saçlarına yapışmış sakız, giden beyaz yelkenli, bahçesini kiraz basmış tek katlı bir evin penceresi gibi ilk bakışta hayatın sadece bundan da ibaret olabileceğini düşündüren bir şey bu.

Böyle şeyleri sık düşünüp onaylayınca, plazalardaki 'kibir toplantılarında' pencere yok mu burada pencere, açalım da içeri yaz girsin diyor, ikiyle ikiyi çok mühimse çarpalım ama iki kere üçü şuraya bıraksak ve Mısır'a gidip piramit gölgesinde yürüsek olmaz mı? teklifini sunuyorum.

''O değil de keşke şimdi seninle çok uzakta bir sahil kasabasının Eylül'ünde olsak'' cümlesini duymuşsam hemen o kasabaya doğru yola çıkmak istiyorum.
Eylül'e iki ay varsa bir köşede durup onu bekleyelim de istiyorum, ne var bunda?
Ne yaptığımızı sorarlarsa Eylül'ü bekliyoruz diyebilmeyi, kimsenin hakkımızda ne düşündüğü ile ilgilenemeyecek kadar bekleyişin kendine dönüşmeyi istiyorum.
'Zamanın ruhu' budur.
Zaman, ona doğru uzattığımız ümidi, nezaketi, emeği mükafatlandırır, ve bizi kendisine diktiğimiz gözlerimizden tanır.

Biliyorum olmadık yerlerde olmadık şeyler söylüyor/istiyor ve dünyanın gerçeklerine, başıma gelmiş/gelecek her şeyi göze alma pahasına kafa tutuyorum.
Yaşam boyu anlaşılmayacak olmam beni incitebilir. Ama belki ben buralara tanıdık/anlaşılır şeylerle  gelmemişimdir. Karaya vurduğumda sersemleyip ilk fırtınanın göbeğinde erimiş ve incinmenin de bir yerde biteceğini bitmezse muhakkak başka bir şeye dönüşebileceğini öğrenmişimdir.

Şimdi düşünüyorum da, belki benim aklım zaten en baştan yarımdı. Kalan yarım, gezegene uyum sağlayamayınca bir karar vermek istedi ve kendi içinde uzlaşma sağlayamayınca da sınırlarını belirleyip bir kez daha bölündü.
Giden taraf, kalanı  pişman etmek için olmadık yerlerde aklımın karşısına dikilip, gözleri görünmeyen bir nesneye takılmış gibi aklımın kalan yarısına baktı ve bu da bende her şeyin yarısını yaşıyormuş hissi bıraktı.

Bazılarının aklının içinde bir tur atacak olsam, belki de gördüklerim karşısında fenalaşırım.
Ayaklarım birbirine dolanır ve bir daha asla açılmaz.
Bu nedenle etrafta öyle tam akıllıyım diye dolananların yoluna girmeyi de pek sevmem.
Tam akıllıları tekinsiz buluşum, gerçeklik algılarını benim için anlamlı bir zemine oturtamadığımdan ziyade kendimi korumaya alma çabamın ifadesidir belki. 
Neticede yarım akıllıyım ve o yarı akıl da ikiye bölünmüş durumda.

Hal böyle olunca, -yarıydı diğer yarıydı, zaten en baştan yarımdı- birçoklarının görmediği ama benim dikkatimi dağıtan o kadar çok şey oluyor ki dünyada...

Schopenhauer'in Toplu Eserler-2 Kitabının 'Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine' başlıklı bölümünü hemen burada yazıya eklemekte yarar görüyorum. Arthur Schopenhauer Gürültüyü kanıksama neyin belirtisidir? Başlığıyla kaleme aldığı yazısında sözgelimi Kant, Goethe, Lichtenberg ve Jean Paul Sartre gibi ünlü yazarların gürültüye karşı duydukları yüksek oranlı rahatsızlığı konu almış. Gürültünün onlara tattırdığı acının nedenleri üzerine eğilen Schopenhauer, Eğer büyük bir elmas küçük küçük parçalar halinde kesilse, derhal bütün olarak sahip olduğu değeri kaybeder veya bir ordu birliklere bölünse bütün gücünü kaybeder; tıpkı bunun gibi büyük bir zihin dışarıdan müdahaleye maruz kalmasıyla, rahatsız edilmesiyle,  dikkatin dağıtılmasıyla yada ilgisinin başka bir yöne çevrilmesiyle birlikte, sıradan bir zihne göre sahip olduğu üstünlük ve ayrıcalığı kaybeder; çünkü onun üstünlüğü, tıpkı içbükey bir aynanın üzerine düşen ışığın tüm ışınlarını yoğunlaştırması gibi bütün gücünü tek bir noktaya ve konuya yoğunlaştırmasını gerektirir. Gürültünün sebebiyet verdiği sekte ya da fasıla bu yoğunlaşmayı engeller.
Bu sebepten ötürüdür ki kalburüstü kafaların çoğu, hangi türen olursa olsun rahatsızlık verici her şeyden birdenbire araya girip düşüncelerini dağıttığı için nefret ederler'
Schopenhauer, 1800'lü yılların ortalarında dar Almanya sokaklarında arabacıların insanı çılgına çeviren kırbaç seslerinden bahsettiği kitabında o seslerin kim bilir kaç kişinin aklında filizlenmek üzere olan düşünceyi henüz tomurcuk halindeyken katletme hakkını ya da ayrıcalığını nereden aldığını anlayamam diyor. Haklı! 
Bin yıllardır yüksek sese karşı alerjim olduğunu söylerim, yarım akıllıyım ve evet narkozlu hastaların uzandığı ameliyathanelerdeki kullanımı dışında icat edilmiş/üretilmiş gürültülü hiçbir şeyin gezegende dolaşmasına izin verilmemelidir! Bknz; Matkap, Susturucu Çıkarılmış Motor, Bağıran İnsan.

Mesela şimdi size yazarken aynı zamanda bir gemi sireni martıları gece gezmelerinde yakalıyor.
Yaprak kımıldamıyor, nemli ve akşam sefası kokan bir gecenin içinden size bakarken radyoda Francis Goya/ Concerto Pour Une Voix çalıyor.
Yaz diye hep açık olan penceremden odama komşularımın uzaktan duyulan kahkahaları doluyor.
Size bunları anlatmaya devam ediyorsam, bu uzun süredir hayalini kurduğum yere vardığımda yazmayı amaç edindiğimdendir.
Benim bütün hayatım bu hayalin göğsünde sabahlayarak geçti sevgili okur!
Şimdi o kadar mutluyum ki bu hülyalı mutluluğun içine düşüp amacımı yitiririm diye vardığımın, güdümlü füze gibi kendimi ruhumun yuvasına fırlattığımın farkında değilmiş gibi yapıyorum.
Elbette farkındayım.
Yaşamım etrafımda kimsenin görmediği, sırf aynı zamanda değiliz diye karşısındaki masada olduğu halde görmezden geldiği Salvador Dali ile arkadan bağcıklı önü açık beyaz ayakkabısıyla kumsaldaki büyük şemsiyenin altında etrafı seyrederken tanıştığım Einstein ve Chanel 5 giyip uyuyan Merlin'le geçti! 
Ne demek farkında değilmiş gibi yapmak?

Yaşamım başkalarının üzerine basıp geçtiği fikirler, çok okunmamış tek baskılık kitaplar, çoğu kez yanından sessizce uzaklaşılan incelikler ve zamanın ruhundan ibaret.
Bu farkındalık ne yaptı etti benim dikkatim üzerinde belki bir hasar meydana getirdi.
-Buradaki 'hasar' sözcüğünü diğer insanların normal/gerçek/genel geçer kural olarak kabul ettiği şeyleri desteklemeyen ve fakat benim bu ben olmamı sağlayan hal olarak algılarsanız size o sözcüğün bu durumda ifade etmesini istediğim halini doğru anlatabilmiş olurum-

Farkındalığım/Duyarlılığım arttıkça, beklenti servisim tam kapasite çalışmaya başladı.
Ve bu yoğun tempoda sinir sistemim devreye girdi beklentilerimi karşılamayan kişi/mekan ve olaylar karşısında tepkisel davranmaya başladım.
Çabuktan da çabuk sinirlenmeye başladığımda karşılaştığım her neyse onlara o anın ruhuna karşılık gelen cevaplar vermek yerine geçmişe dayalı tepkileri  'elime ne geçtiyse fırlattım' diye anlatılması muhtemel bir meydan okumaya çevirdim. 
Artık cevap vermiyordum, tepkilseldim.

Sanki kışkırtılmış gibi yaşıyordum. 
İşin kötü yanı, haklıydım da. Kışkırtılmıştım!
Bir de üzerine, biri/bir şey içimi dikenli bir telle çizmiş de kanım akmamış diye,
Sırf dayanıklıyım gerekçiyle ayakta tedavi edilmiş ve buna çok içerlemiş,
Israrla sorulunca -Biliyor musun, böyle boydaaan boyaaa çiziğim ben aslında! diye derdimi anlatacağım tutmuşken , acımı meşru kılacak sözcükler duymamış mıyım?
Vay benim başıma gelenler sevgili okur!

Yoksa ben;
Seri katil kafasına sahip dolayısıyla pek çok soğukkanlı,
hedef odaklı, her zaman her şey yolundaymış gibi yapan,
mutlu an avcısı olmak şartıyla içeri alınan ve hiç bitmeyen 'Gaia'da  Pizza Günü'  etkinliğinin ortasına düşmüşüm de haberim mi yokmuş?

Gel zaman git zaman kendimi, ucundan ısırdığım o pizzanın soğudukça semer dişlemek gibi -hayır hiç dişlemedim, ama hayal edebiliyorum, biliyorum aranızdan hiç kimse durup duruken semer dişlemeyi hayal etmez, normalde ben de etmem, ama yaptım bi' kere-  az kaldı dudağım da pizzayla elime gelecek hissiyle yaşamaya mecbur mu bırakmıştım?

Bilmiyorum belki de herkes gibi olursam beni aralarına alırlar birlikte gün batımları izleriz diye düşünmüşümdür. Belki bir anlık tepemde yarım daire şeklinde dizilip beni eleştirecekleri korkusuna kapıldığım için onların hareketlerini birebir kopyalayarak gizlenmeyi seçmişimdir.

Ama işte ne olduysa geçenlerde bir gece kızıl bir Ay önümden sağ tarafa doğru giderken oldu.
'Her şey yolunda' duruşunu egolarınız size ödünç verdiiiiiii!  
Veee gün doğmadan yıkayıp ütüleyip teslim edecekmişsiniiiiz! Diye bağırmaya başlamayayım mı ben?
Gümüş tepside içki taşıyan garsonlar benim sesimle hep birden yere kapaklanmasın mı?
Dali, gergedanı koltuk altında yanıma oturmasın mı?
-Hey Salvador bunu nereden getirdin? demeye fırsat kalmadan gergedan fırlayıp önümüzden geçen kızıl ayın peşine takılınca anladık ki bu giden mühim bir şey.
Ay, her zaman gider halbuki, bu defa Salvador'un gergedanını da götürmüştü, bir bildiği vardı ki peşinden gitmişti.
Gerçi hangi canlının bildiği hakikaten 'peşi sıra gidilesi' şeylerden yapılmıştır, tartışılır.

Bu defa Dali ve ben tüm bu olup biteni anlamaya çalıştığımız o kısa zamanın içinde , tıpkı Salvador'un erimiş saatleri gibi zamanın uzayan ölçeğine asılıp kalmayalım mı?
Tanrım. Bitebilemez mi zaman, bazen?Diyerek yere indirdiğimiz başımızın fal taşı  gözlerini kapatmamızla açmamız bir oldu.
Çünkü tam o sırada göklere özgü bir gürültüyle Çoban yıldızı karşımızdaki denizin üzerinde elinde tamir çantasıyla -evet yıldızların elleri vardır- bir oraya bir buraya uçuşmaya başladı .
-Hay Allah dur ne yapıyorsun, terli terli Neptün'e gitme diye ardından terliksiz- yıldızların ayakları yoksa bile terlikleri vardır, yoksa ben veririm-  koşturan dostu sesini duyuramadığını anlayıp ellerini beline koymasın mı?
O an içimden dedim ki, sesimizi duyuramadığımızda iki elimizi belimize koyup; 
-Hayır aslında varsın şimdilik seni görmedi! telkini yalnız insanlara özgü bir şey değilmiş. 
Yıldızlar da tıpkı bizim gibi kendilerini teselli etmek için iskelet sistemlerini çevreleyen kasları tutup bir süre kalakalıyorlarmış olduğu yerde. 
O an Dali ile göz göze geldiğimizi hatırlıyorum şimdi. Yine aynı şeyi düşündüğümüzü hissettiğimiz o anın içinde durup hafızamın el verdiği bu anı gülümseyerek yaşıyorum.

Şimdi evet dikkatim demiştim ha bire dağılıyor, dağılınca çoban yıldızının eline tamir çantası filan tutuşturuyorum ama siz kusura bakmıyorsunuz değil mi?
Belki de aslında benim dikkatim dağılmıyordur. Dikkatim o kadardır. Yani dağıldığını sandığım yer dikkatimin bittiği yerdir. Ne demek dikkat bitmez? Belki benimki bitiyor!
Hem ben bahçemde dağılıyorum, kendi bahçemde. 
Kimsenin hayatına düşmüyor aklım, düşecek gibi bile olmuyor.
Hakkım var buna. Bi' tek en çok buna.

İnsanlar  neden böyle şeyler yapıyor?  
Sahiciliğini ilk nerede yitiriyor? Diye sormak yerine, yaptıklarından sonra Meksika sınırını geçmiş olması gereken kimseler için yapacak bir şey niye kalmıyor?

Bir şey yapamıyorsanız ve içinizden ille de bağırmak geliyorsa yapın bunu. 
Schopenhauer sizi anlar. 
Kant ses etmez, Goethe söylenmez Lichtenberg bağışlar,  Jean Paul Sartre selamlar!
Çok acilse, Bağırın!
Çünkü bazen sahiciliği bulmanın yoluna çıkmak için bir taksi çevirmeniz gerekebilir.
Bir şey ya öyledir ya böyle.
Muallak diye bir kelime gelip yerleşince yürek üstüne, her şeyin olduğu kadarına razı olanlar türüyor etrafta. Aman onlardan olmayalım. Saatlerimizi ayarlayalım.
Sıradanlığın fabrika çıkışlı etiket tabancaları var.
Aman çok derinsin/ fakat biraz melankoliksin/ bittabi çabuk inciniyorsun gibi ithamlar peşi sıra diziliverir önünüze. Benim dizildi oradan biliyorum.

Bunca yıl,
omuriliğimi incitme pahasına hep yanımda taşıdığım mumu zehirli dev oklar mı dersiniz,
zamanla cep boyuna indirdiğim baldıran otuyla kaynatılmış ıslak mendiller mi? 
Sahiciliğin olmadı yerde Tanrım bir dakika tutma beni!
Kendi kendilerini yok etsinler de sen beni bana kırdırma e mi? diye diye dolandım dünyada.
İnceliklerle örülmemiş yerin bayrağını da toprağını da, dilini de sevmedim. İlle de bakınca içi görünecek insan dediğinin. İlle de görünecek Azizim.

Ah aklım
benim yarım aklım,
yarımın da iki yarısı olan aklım, sen olmasan ben hayatı nasıl ömür yapardım?

Not; Yazı içinde geçen akıl ve zihin üzerine bir not eklemeden size hoşçakalın demek istemedim.
Sıklıkla birbirine karıştırılan bu kelimeyi Prof.Dr Kemal Nuri Özerkan / Bedenin Efendisi Zihin isimli kitabında muazzam biçimde açıklamıştı. Sizin için kütüphaneme uzanıp bu harika cümleleri buraya bırakmak istedim.
Pof.Dr Özerkan'ın Zihin bedeni yöneten beyin adlı motorun yakıtı mıdır? sorusuna verdiği cevap şöyle; Zihin sözlüklerde şöyle tanımlanır; İnsanın yaşamı boyunca edindiği bilgileri depolayıp saklamasını ve daha sonra güncel yaşam içinde kullanmasını sağlayan işlevlerin tümü.
İngilizce zihin karşılığı kullanılan kelime mind sözcüğü çoğu Türkçe tercümede akıl yerine de kullanılıyor. Oysa İngilizcede akıl karşılığı olarak intellect sözcüğü var. İyice baktığımızda zihnin, aklı da içine alan bir yapısı olduğunu anlıyoruz. Akıl sözcüğü de Arapçadan dilimize geçmiş; Düşünme, anlama ve kavrama gücü, us.
Akıl ve zihinle ilgili eski bir benzetmeyi hatırlayalım; Bir at arabasını yöneten sürücüyü düşünün. Sürücü zihni temsil eder. Bu örnekte At akıl, araba ise bedendir. Sürücünün elindeki kırbaç, dürtülerdir. Sürücü (zihin), atı (akıl), nereye götürürse araba(beden)oraya gider.

Bir daha not; Demek ki neymiş, kırbaç dürtüymüş! Kırbaç yok kırbaç! Schopenhauer kızıyor!
Yine not; David Eagleman Ölümün içkisine tükürmek derken bir balo salonu bulmamız gerektiğini söylüyor olamaz değil mi?
Son not; Ama yarım demiştim ben zaten aklım için.

elçin gören
4-10 temmuz2014

05:04