Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

31 Mayıs 2014 Cumartesi

Serkan Tavşanoğlu; Kutlu!


Hepimiz hayatında yer almış kimseler için belleğinden bir fotoğraf çekip çıkarır.
Ama bir otomobilin içinde ama yatay vaziyette, ama gülerken ama bir ejderhanın dudağına dayayıp aldığı ateşle size doğru koşar adım yürürken...
Ve insan kimi zaman bazıları için bu ölçeği büyütür.
Benim ölçeğim yıllar yıllar önce onu bir stüdyoda zıplarken gördüğümde büyümüş.
Elimde kahve fincanımla varlığına şahit olduğum ilk yer orası mı bilmiyorum.
Belki omzuna astığı turuncu/gri spor çantasıyla radyo binasına girerken de görmüş olabilirim.
Ama bu kadar seveceğimi bilsem hafızama -Bunu tut bunu! komutunu verirdim, biliyorum.
Onun yüzlerce görüntüsü içinden sıyrılıp gelen bir 'radyo günü' yıllardır sesini duyduğum bütün anlarda gözlerimin önünde beliriyor...
İlk gençliğine tanık olmanın mutluluğundan geçerek bugüne varıyorum.
Ben bu adamı seviyorum.

Bir akşam onun Beyrut'unu dinledim.
Gittiğimde elimle bulacağım bir şey yok.
Ama otel odama bavulumu atar atmaz sokağa çıkıp elimi kalbime koyacağım...
Onun mutluluklarını, yolunda giden ve gitmeyen planlarını, vazgeçtiklerini, ertelediklerini, ansızın çıktığı tatillerini biliyorum. Ama bunlar bir şey değil. 
Bakınca kalbine uzanan bir geçit açıyor bana, oradan sağ salim ruhuna varıyorum. Çok zordur bu. 
Düşünün bir, biz bu yolu ekseriyetle açmayız.

İşte ben o yoldan yürüye yürüye bir parça o oldum, bir parça ben.
Birini çok sevdiğimizde artık böyle olur. Kendinizi seve seve bölüştürürsünüz.
Şimdiye dek değiştirdiği bütün evlerinde, yataklarında uyumuş, doğum günü partilerine katılmış, sırlarını -Hey ne sırrı? bilmiş, onunla varlığa ve yokluğa kulaç atmış biri olarak şansımı alnından öpüyor ve bunun bir şans olmayıp ne olacağı hususunda düşünürsem mükâfat olduğu düşüncesinde karara varıyorum.
Birbirimize bunca yıl aşk sanıp anlattığımız, yok değilmiş diyerek beraber yanıldığımız, gerçeğini sezip gülüştüğümüz, aynı dergide yazdığım, basın/medya üzerine Bodrum- İstanbul  arası yazışıp, bir şarap şişesinin içinde bağ aradığımız gecelerden sonra sabah kalkıp Madonna'ya şarkı söylettiğimiz sevgili hayaldaşım, aklına, fikrine, zekâsına, yaratıcı ruhuna şapka çıkardığım güzel adam.
Sana geçtiğimiz haftalarda  söylediğim gibi ben ölmeden önce yaşamam gerekenler listemi dolduruyorum. Ve seninle dilini bilmediğimiz bir ülkede kaybolacağımız o kutsal tatil için gün sayıyorum!

Sana bu satırları, Anneciğinin doğum sancılarıyla dolmuş ama yıllar sonra diye kayıtlara geçecek anlarda yazıyor ve seni bir doğum rüzgarıyla gezegene bırakan Tanrı'nın varlığına şükran duyuyorum.
Benim güzel kalpli, iyi niyetli, gözlerinde kıyılar olan Dostum.
Kendimi bir gün bir geminin güvertesinden atacak olursam ve o an şansıma bir de fırtına varmışsa, seni aklıma getirir kıyına çıkar soluklanır, tüm insanlık için ellerinle diktiğin bereketli ağaçların meyvelerinden yer, hayatta kalırım. 
Kaldım, oradan biliyorum...
Gözlerinde kıyı olan kaç dost vardır gezegende, işte ben buna kadeh kaldırırım!
İyi ki doğmuşsun da cümle mi? 
Hep var ol Aziz Dostum. Var ol!

Not; Gözlerin tüm yaşam boyu, sade mutluluktan dolsun senin...

elçin gören 31mayıs2014
istanbul 00:15 

27 Mayıs 2014 Salı

Sürdürülebilir biri olduğum söylenemez, ben de zaten böyle bir iddiayla inmedim yeryüzüne.


İlk Not; 
Ben bu gezegenin sözünü esirgemeyeniyim. 
İdareli kullanın.

İçinden özeni sıyrılmış hiçbir şey ve kimsenin hayatımda kalması için daha fazla vakti olmadı. 
Özen her şeyin içinde bir parça olmalı, özen.
Küçük ya da bütünü kapsayacak denli büyük.
Ama özen yoksa, hatta seyrelmişse bile hiçbir şeyin devamına rızam yok.
Bir düşünüşte akla ne geliyorsa, kapıyı çekip, açılmıyorsa ille de şartsa o kapıyı kırıp çıkarım evet! Menteşeler kapıyı tutar. Gitmeyi aklına koymuş biri için menteşenin de kapının da canı nedir?

Çocukken de böyleydim, bütün yaşlarım inadımın üzerinde geçti.
Bir şey istiyorsam o olacaktı, o!
Özensiz kurulan sofralara oturmaz, oturuyorsam doymazdım.
Yemek yerken etrafta dikkatimi çeken bir şey yoksa uyuyakalırdım.
Biri bir söz verip tutmamışsa bir daha söz verecek olduğunda onu cümlesi bitene kadar dinleyemez, gözlerimi kaçırırdım yok aslında kaçırmazdım, istemsiz olarak sanki bayılıyormuşum gibi, gözlerim kayıverirdi.
Etki alanımın içinde bir haksızlık varsa yerimde durmam mümkün değildi.
Ama benim gibi pisi pisisi ayağında tütüsü poposunda bir kız için hak arayışı kolay olmayacaktı elbet. Çünkü hak dediğimiz şeyi çoğu zaman eylemsiz edinemiyorduk.
İllâ mücadele etmek gerekiyordu ve mücadele bale salonundaki kaygan zeminden çok taş toprağı yurt edinmişti. Toz pas ve dizleri yırtılmış muz çoraplarla eve döndüm, döndüm, döndüm, büyüdüm.
Şimdi benden özensizlik/haksızlık karşısında uzlaşmacı ve kabul görür biri olmam için yeni ben yaratmam bekleniyorsa, bunun ihtimal dahilinde oluşunu düşünenlere şen bir kahkahayı çok görmem.
Her şeyin başında insan bütünüyle reddettiği şeyleri ya da onlardan herhangi birini bir bedende toplayanlar için değişmeyi/dönüşmeyi ister mi?
Velev ki ister.
Sebep?
Bana zaten olmasını reddettiğim şeyleri ayak bileğine bağladığı iple sürükleye sürükleye gelenler için neden kabul gören biri olmayı isteyeyim ki?

Herkesin bir kusuru vardır! Cümlesi inanın sığ, çok fena sığ.
Kusuru yoktur insanın.
Kusur aratmazsa kendinde, kusur bulamazsınız.
Aratmayanı makbuldür, inanın.

Birçok genel geçer kuralın içinde on beş saniye kalmayı aklından bile geçirmeyip kendisiyle otuz yıl yaşamış biri neden o herkesin ille de sığmaya çalıştığı köşegende yaşasın ki?
Kanunlara uyarım evet. Canım isterse uymuş gibi de yaparım.
Ama nerede başlayıp nerede bittiği kesin olarak belirlenmiş şeylerin onu icat edenin değer yargı kalıbından döküldüğünü biliyorum ben!
Ayrıca o icada ilk uyanın başlattığı oyundan benim çıkarım ne?
Sadece insan olmam onlarla aynı iç organlara sahip olmam mı bu uysallığa tabi tutuyor beni?
Bu ne derece sahici olabilir? 
Yıllar içinde uysallıkla-uyuşma birbirine karışmış olmasın sakın.
Hem neden ben herkes yapıyor diye ortak kullanıma açılmış bir cendereye başımı uzatayım ki?
Uzatana neden yapıyorsun demem ama ben uzatmam.
İçinde zarafet olan tüm insanların bütün bu kuralları kararında bütünleyen kendilerine has bir yanı vardır. Ben sadece Tanrı'dan benim için aydınlattığı yolun ışığını kapatmamasını dilerim. 

Memnuniyetsizliği de, şaşkınlığı da coşkusu da yüzünden hala okunan biriyken, daha ne isteyebilirler ki benden?
Yetişkin olmanın o ilk kuralını söylemediler bana.
Hissettiklerimi her zaman her yerde belli etmemeyi, bilhassa insan ilişkilerinde profesyonel davranmam gerektiğini rakamları, harfleri, saati okumayı öğretir gibi öğretmediler.
Yapsalar sonuç almaları mümkün müydü?
Henüz ilk okulda seçmiştim doğruları yanlışlardan ayıran şeyleri.
Tek başıma Fenerbahçe'de bir ağacın altında otururken.
Elimi kalbimin üzerine koyup düşünmüştüm.
Kalbimi sıkıştıran şeyler yanlış olanlardı.
Huzur verenler ise doğrular.
Beni mutlu edip ruhumu aydınlatanlarla onu dumana boğanları ayırmam için haklarında kısa bir düşünüş yeterliydi burada kullandığım ölçüt mutluluğumu tesis etmekti ve kalbim bana tüm yaşam boyu rehberlik edecek gibi görünüyordu.

O zaman kocaman gelmişti o ağaç bana, ama deniz şimdiki ile aynı denizdi.
Belki bir şey hakikaten büyük/engin olunca onun boyutu hakkında bir yargıya varmıyordur akıl.
Kendi ölçülerinde boyutlandırabildiklerine büyük ya da küçük diyebiliyordur insan.
O zamanlar böyle şeyler düşünmüyordum, mühim olan da o zaman ve bunca yıl ne düşündüğüm değil zaten; Ne düşünürsem düşüneyim düşünmüş olmam.

Yaşamımın içinde çok küçük bir an bile var olmuş hemen her şey ve herkes hakkında birer düşünüş.
Ufak bir kalp yoklaması...

Çeşitli şehirlerde ve semtlerde tuttuğum  evlerin her biri, şimdiye dek başını okşadığım kadınlar ve adamlar, çalıştığım şirketlerin yöneticileri ve kuruluşların adalet kavramları için birer yoklama...
Eğer o kalp sıkışıyorsa tutmadığım evlerdir onlar, okşamadığım saçlar ve çalışmadığım yöneticiler. Yok kalbimden izin kopmuşsa  o evin ışığı yanmıştır, parmaklarım sevilenlerin saçlarında gezmiştir, el sıkışmışızdır.
Ve ne zaman ki kalbim -Heyyy ben burada sıkıştıııım ikinci bir emre kadar beni buradan al! diye bağırmaya başlamıştır o zaman anlamışımdır gitme vaktinin geldiğini, ışık sönmüş, el çekilmiş, istifa edilmiştir.

Bu yönümle sürdürülebilir biri olduğum söylenemez ben de zaten böyle bir iddiayla inmedim yeryüzüne.
Merkezim. Daireyim. Hatta Marifetim! 

Kendi değerini bilmeyenden yana olmam.
Bilmiyorsa omzuna dokunup -Niye?  demem.
Özen masayı devirip gitmişse örtüsünü silkeleyip düzeltmem, öyle bin yıllarca kalır tepe üstü o masa, elimi sürmem.
Ama elini sürene de -Niye? demem.
O da onun marifet diye, daire diye, merkez diye bildiğidir.
Belki bu gezegende benim bildiğim tuhaftır/geçersizdir lâkin tuttuğum bu yol benim eşsiz yolumdur.
Belki ben bulmaya değil sade aramaya gelmişimdir.
Hakkı, özeni, merkezi!
Herkes kendi hikâyesinin bir bileni, en bileni.
Bildiğiniz gibi.
elçin gören 27 mayıs 2014 04:30 istanbul

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Olduğu gibi anlat...


-Olmadı değil mi, sabah olmadı?
-Daha sabah olmadı değil mi?
-Bakayım güneş doğdu mu?
-Oldu mu sabah? Olmadı olmadı.
-Ah sabah mı oldu? Yok daha olmamış.
-Bir bakayım sabah mı olmuş?
-Oldu mu? Olmamıştır yeaa daha.
-Güneş? Heh tamam.
-Daha olmadı değil mi sabah?
-Sabah oldu mu?
-Bakmayayım olmamıştır. Ya olduysa? Yok daha olmamıştır.
-Oh, sabah olmamış.
-Oldu mu acaba sabah?
-Erken daha.
-Sabah oldu galiba. Heh olmamış.
-Daha olmamış. Oldu mu ki?
-Olmamıştır olmamıştır.
-Bi kere daha bakayım bir daha bakmam. Sabah oldu mu?
-Oldu mu sabah? ...

Anlatıma 'Bazı geceler' diye başlanmayacak geceler vardır.
Bu, ortalama bir insan ömründe üst üste ya da aralıklarla yaşayamayacağınızı henüz içindeyken anladığınız zamanlara özgüdür.
Sanki gökyüzünden bir ses nazikçe
-İkram servisimiz başlamıştır! der.
O zamanın bir lütuf olduğunu, sizin için yaratıldığını, asla başka birine tasarlanmayıp bilhassa size indirildiğini bilirsiniz...

O gece, hep sevdiğim güneşin bir defa da olsa yeryüzünü her zamankinden geç ziyaret etmesini istedim.
Defalarca başımı kaldırıp gözlerimi diktiğim pencereye doğru oldu mu olmadı mı?
Sabah oldu mu? Güneş doğdu mu? Doğmayıverse azıcık daha oyalansa dedim.

Halbuki az önce saat sekize geliyordu! 
Daha sekize bile gelememişken hemen nasıl dokuz oldu?
Bu kadar acelesi olmasa, bir defaya mahsus bitmeyen gece yapıverseler olmaz mıydı?
Pekalâ da olabilirdi.

Kaç kez yaşar ki bir insan bunu?
Kaç defa güneşe musallat olur, gelme, dur bi saniye diye!
Bir bildiğim vardı ki gelme dedim.
İnsan güneşe gönül koyar mı, koymaz.
Ama yani halden anlamayan güneş mi olur?
Doğdu sevgili okur. Denizin üzerinden gerine gerine doğdu.
Bir havalar, bir ışıldamalar...
Aydınlığına hakikaten içerlediğim o sabahta göz gözü görmüyordu ayrılıktan...

Böyle oluyor değil mi?
Biri geliyor üzerinde tüm geçmişinizin olduğu şeyi devirip gülümsüyor.
Ya da biri gelmiyor da bir şey oluyor ve siz artık hiçbir şeyin eskisi gibi kalamayacağını anlıyorsunuz.
Yaşam yolunuza sokulan bir çomak duruyor önünüzde.
-Yok efendim, benim yolum yok, yolum yok diye o çomağı zaten sokamazsın, kimseye katiyen o çomağı sokturmadım ben... İşte bunlar hep boş laf.

İki-üç, bilemediniz beş dakikada söyleyeceklerinizi toplayamadınız diye bütün geceyi yiyorsunuz da kendinize yüklenemiyorsunuz işte.
İnsan kendini kolluyor okur. 
Her şartta ve koşulda kolluyor.
Bu yüzden ille de başkaları ya da başka şeyler oluyor yüklerinin müsebbibi...

O gün sizi dinlemeyip doğunca da, biçare çıkıyorsunuz kapıdan.
-Koşa koşa kendime varırım ben! diyorsunuz da varamıyorsunuz.
Öğleden sonraya geliyorsunuz gele gele.

Bir halt varmış gibi şıp diye aydınlanan o yerde, boğazınızdan yutmak suretiyle yırta yırta geçirdiğiniz sözcüklerin başına oturup bekliyorsunuz.
Kumda yatan bir çöl akrebi gibi 
-Mühim değil, çok zorlanırsam kendimi sokarım ne olacak yani! diyorsunuz!

Kaynayan suya elinizi sokuyorsunuz Matmazel!
Isıya meydan okuyorsunuz incecik derinizle.
Yanmıyorsunuz da, öyle de dayanıklısınız.
Çünkü sizin işiniz gücünüz kaç canınız olduğunu denemek.
Bunu yapınca 'yaşamanın yaşamak' olduğunu öğrenmişsiniz.
Bir gün bir yerde 'Hayatın nefesini tuttuğun anlardan ibarettir' demişler size.
İnanmışsınız.
İnanmışsınız Matmazel.

'Elinizden bugüne dek her düş gelmiş'
1 Ocak 1701 ile 31 Aralık 1800 arasında yaşamışsınız.
Dostlarınızı bu yüzyıldan şeçmişsiniz.
Daha da derine ineyim diye tüpünüzde hile yapmışsınız...
İtaatkar olmamış, makul bulunmamış, kimsenin dudaklarından döküleceklere ihtimam göstermemişsiniz.
Ve şimdiye dek bir tür 'inşaat kepçesi' olamamış sözcükler.
Kulağınızın bir ucundan girip öbüründen bile çıkmamış duyduklarınız.
O kadar yolu olmamış kimsenin ve o kadar çok vakti...
Tahammülünüz yokmuş ki, zorlayasınız!
Her şeye verecek bir cevabınız varmış. 
O kadar varmış ki, şimdi elinizi atıp bulamadığınızda o sinirle güneşe sarmışsınız. 
Vay efendim niye doğmuş, doğmasa da azıcık oyalansa olmaz mıymış?



Canım Matmazel,
kalkın kendinize bir kahve yapıp her şeyi olduğu gibi anlatın.
En baştan, ağlamadan, heyecanlanmadan anlatın.

Canım Matmazel,
böyle yapmayın.
Kendinizi geriye can havliyle alın.
Bunu hemen yapın.
Acil çıkışların ışıkları yanmış olmalı, başınızı çevirip bakın.


Not;
Kalkıp gidecek olduğunuzda sizi ne durdurur sevgili okur?
Ne tutar kolunuzdan?
Senin için mücadele etmeyen insan, sadece gitmeni bekliyordur diyen Bob Marley karşıma dikilmese size bunları bu gece yazmazdım.
Neredeyim bilmiyorsunuz ki 'Gitmem mi gerekiyor?' diye size sorayım.

Bob benim dostumdur. 
Onunla birkaç yıl önce tanıştık. Red kit o gece bana gelmişti.
Bob'u da çağırmıştı. 
Dostunun dostu, dostu olur insanın, başka neyi olacak ki? 
Bob yanılmaz. Beni kırmamak için konunun üzerinden genel bir cümleyle geçti sanki. Bilemiyorum belki bana öyle geldi.
Haklıydı. Haklı olduğunu anlamam için gözlerime bakması gerekmezdi.
Bazıları böyledir. Gözlerime bak ve söyle dememiz gerekmez. İnanırsınız.

Söyleyeceklerim bu kadar.
Siz yine de biraz yanımda kalır mısınız?

Bir daha Not;
Sana içimi döksem beraber toplar mıyız? / İlhan Berk
                                                                       
elçin gören 10mayıs2014
01:59/istanbul