Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

2 Şubat 2014 Pazar

Hususi...


Bazı hususlarda kendimi yazmaktan alıkoyduğum oldu/oluyor.
İnsanın kendine bile mesafe koyduğu bir gezegende tam olarak bütünleşebileceği ne olabilir ki?
Söylersem gerçek olur /yazarsam yaşarım diyerek ilerlediğim yolda düşünmekten/çözmeye çalışmaktan bıktığım şeylerle dip dibe kaldım avuç kadar dünyada!
Yaşamaktan sıkıldığıma göre üzerine bir de yazarsam sinirden çılgına dönmek cümlesine yuva yapacağımı bilmek mi parmaklarımı katılaştıran duygu?
Oysa yazarlar aslında konuşurken, yemek yerken, yürürken, susarken, tuvalette otururken de yazarlar. Parmaklarına yaşamın görünmez alçısı dökülürse  bir müddet dururlar ama sonra hiç beklenmedik bir anda açılıverir o alçı.
Açıldı...

Hayatımı zorlaştıran biri olup çıktım.
Zor beğeniyorum, zor alışıyorum!
Kolunu başımın üstünden masaya uzatan garsona,
çocuğunun sesini kutsal kozmik şarkı kabul edip sürekli bağır çağır konuşturana,
kendi egemenliği için başkalarının hayatını talan edip bunu aile kavramına bağlayana,
gerek üç kuruşun gerek üç milyon doların hesabını yapana,
fildişi kulesinden konuşup durana!
Zor sabrediyorum, yerimde zor  duruyorum!
Çocukken karşı çıktığım bir şey olunca olduğum yerde tepinirdim!
Onu da yapamıyorum...

Özensiz ve kaba olan hiçbir şey içimde varlığının bayrağını dikecek yer bulamıyor.
Bu sebeple daha derine batıyor/daha derine dünyaya ait şeyler.
Yüksek sese alerjim var.
Yüksek insan sesine, hayvan sesine, makine sesine...
Yoo hayır, belli bir desibel vermemem elinize.
Keşke alerjim ruhumda olmasa.
Keşke yüksek sese maruz kaldığımda yeşile filan dönsem!
Korku salsam etrafa da durumun ciddiyeti üzerine şüphe düşmese!

Bakın insanlar kahkahalarıyla çınlatmasın demiyorum gezegeni, çınlatsınlar.  
Ama örs çekiç üzengimi/ benim o minnacık kemik kanalımı titreştire titreştire değil.
Bağırsınlar ama benim salonumda/evimde değil.
Çıkıp bir kayanın tepesine döksünler gırtlaklarının çöpünü!
Ben eğilip bir ağacın yaz gölgesine, çalışkan karıncanın adımlarını duyayım sadece.
Bir yerlerde yerel yağmurlar yağsın, savaşta sadece çocuklar ve kadınlar değil erkekler de ölmesin.
Savaşmak için yer aramasın kimse.
Ne varsa oturup birlikte yiyelim olmaz mı?
Birlikte dolaşalım dünyanın etrafını...

''Mide; kaslardan oluşan, genişleyebilen bir sindirim sistemi organı.Yemek borusu ile ince bağırsak arasında bulunuyor. 
Organ, omurgalılar, derisidikenliler,haşaratlar ve yumuşakçalarda var.Sindirimin ikinci fazında/çiğnemeyi takiben görev yapıyor.Yiyeceklerin geçici olarak büyük miktarda depolandığı bu organ 1.5 litre sıvıyı içinde tutabildiği gibi, maksimum 4 litre sıvı tutma kapasitesine sahip' '
Aramızdan hiç kimse bir oturuşta 'dünyayı' yiyemez yani!
Altın oran gereği, bir insan kollarını iki yana açsa enine kapladığı mesafe kendi boyu kadar, ki bu da ortalama bir insan için 1.70 metre eder. 
Küçük Prens'in ziyaret ettiği gezegendeki kibirli Kral gibi olsak bile dünyada kaplayacağımız mesafe boyumuzdan fazla değil! 
Yiyemesek/kaplayamasak bile daha fazlasını isteyen, durmaksızın arzulayan ve içimize değil dışımıza doğru akan bu zehirli düşünce, bir soksa ölürüz dediğimiz yılanlarda bile yok!

Duralım/Yetinelim diye böyle düzenlenmiş olamaz mı bütün bunlar?Yaradanın kardeş kardeş oynayalım diye gezegene bıraktığı oyuncaklar için birbirimizin gözünü çıkarıyoruz! 
Toplasa önümüzden yeridir!

Size bu satırları soğuk bir Şubat gecesinden yazıyorum.
Konudan konuya atlıyorum ama vaktimiz var diye uzatıyorum...
Sinirinden evdeki tuzluğu on defa yıkayan lavabo başındaki kadın,
penceresindeki solgun sokak lambasına gözünü dikip bakan adam,
çocuk olmaktan sıkılmış bir çocuk,
otel odasında satın almadığı bir yorganı göğsüne çekip telefonundan 'ne var ne yok' diye bakan gezgin...
Az sonra kime ulaşacağını/kimin yaşamına sızacağını bilmediğim cümlelerin içinden soruyorum size;
Ben bazen yerimde zor duruyorum!
Siz nasılsınız?
Söyleyin.
Sonrası gelir, sonrası hep gelir...
Bütün sonlar önceden servis edilmiştir zira.

Bir yerlerde yaşamın bir flaştır/anlıktır dediklerini duymuştum.
Ya benim hayatım çakıp söndüyse! Bundan haberim yoksa?
Kendimi oyalamak için sarıyorsam dünyanın bin bir türlü haline?
Askeri kamplar gibi dönemlerim/devrelerim varsa, burada işim bittiyse, gidip yeni bir düzenleme yapmaya koyulduğum okyanusun başında bir şey eksik gibi geldiyse ve elimi attığımda kendimi bulamıyorsam oralarda?

Komşum yan dairedeki kapısını büyük hareketle kilitlerken şimdi iki defa üst üste, size bunları neden sorduğumu düşünmeden cevap verin isterim.
Düşününce doğruya varılmıyor çünkü.
Düşünmek -Bunu bir de herkese sorayım! demektir.
Herkes bilmez.
Yaşamak kişiseldir.
Sorular da öyle.
Cevaplar da.

İnsan sesini nerede olursa olsun tanır.
Yazdıklarını da.
Ya benim yaşamım yaşadıklarımdan değil de yazdıklarımdan ibaretse ?

Bir gün önceden gidebiliyor muyduk kendimize?
Yok gidemiyorsak oturup beklememiz mi  gerekiyordu?
Kendimize vardığımızda boynumuza çiçek halkası takarlar mı acaba?
Müzik çalar mı gittikçe yakınlaşan...
Bana cevap vermeyin.
Nasılsınız ? 
Bunu içinize eğilip/tırmanıp söyleyin.
Her nereye bıraktıysanız oradadır içiniz.
Nereye bıraktıysanız orada!



elçin gören/ 2 şubat2014 04:04/05:00 istanbul