Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

22 Kasım 2014 Cumartesi

Bang Bang!


Vesikalık çektiren Ananas gibiydim son günlerde. 
Öylece duruyordum... 
Sonunda oturup kendi şarkımı yazacak gibiyim...
''Hem boynuna sarılacak kadar anlıyorum seni,hem kapıyı menteşesinden söküp gidecek kadar beni!'' Diyeceğim şarkımda. 

Kapı duvar olmaz sevdiklerim. Kapanmaz hiçbir kapı. 
Yerinde duruyorsa, açılır. 

Mesela bazen şu telefon öyle bir çalar ki daha Apple öyle bir ışık yapmadı. Halbuki illüzyon. Basbayağı bir yükseliştir yaşanan. 

Bazen bir eli tutunca /bir takside mesela, işte o lpg'li fiat taksi galaksiler arası bir servise dönüşür. Koltukları kabarır taksinin, yakıtı yıldız olur. Mars senin Satürn benim aklımızı oynatırız! 

Yol bu, biter. İnince üşütmeyen bir Kasım gecesi rüzgarı eser. Rüzgar rüzgar olmaktan çıkmıştır. Denizden iyot taşımaz. Bırakır iyotu yere. Öpücük koyar, muhteviyatını aşar. 

Aklıma mukayyet olamadım hiç, bakın olamıyorum ben yine. Evet kalkıp bi' şarkı yazmalıyım, içimde durmuyorlar!
Sonra oturur dinler ve bir ananas gibi gülümseriz /Ne demek ananaslar gülümsemez?

Hadi vaktimiz az! Gidelim!
Şimdiye dek 'yaşamaktan esirgendiğimiz' ne varsa tek tek listeleyelim!
-Dur yaşama! diyen bir kapı varsa iteriz!
Açılmazsa çilingir çağırır öyle deneriz.
Çağırdığım hiçbir çilingir o kapıyı açamadı diyen dostumu dinleriz. 
Kapıya tükürürüz istersek!

Öyle oldu, böyle oldu derken, açılır kapısı yaşamın, ah bakın yine kapı. Kapı olmasa keşke. 
'Keşke'yi de sevemedim gitti. 
İlk nasıl söylendi ki keşke. 
Demeyin keşke, ben de denemeyeyim.

İyi geceler dilersem iyi olur mu? Olur olur. 
Bakın bitmiyor, susamıyorum. Artık nereden koptuysam, bağlanamıyorum... 

Gözlerindeki neşe diyorum, kimsenin sönmesin çünkü sönünce bir dolunay başlıyor, şarkılar yetmiyor. 
Ha deyince olmuyor. 
Neden olmuyor?

elçingören/5kasım2014/istanbul

17 Ekim 2014 Cuma

Nice la belle, Nika ve Beyaz masadaki kadehler üzerine...


                  ''Farklı dillerdeki günaydınlardan 
                                         gün batımlarından sorumluyum''

Sanki  gitmezsem dünya küsüp  kaldırımda oturacaktı.
Bi' şey olmuş ve içimdeki butona basılmış ve hay aksi, buton takılı kalmıştı.

Gezegenin vereceği bir sır varmış da uçup gitmezsem kendini imha edecekmiş gibi gelir bana.
Size de olur mu?
Bazen gitmek, kalmanın verdiği bütün yükleri senin yerine ben taşırım, sana bir kadeh içki ısmarlarım istersen lir bile çalarım der bana.
En gidilmeyecek tarihte de olsa ihtimaller içinde gitmek varsa tercihimi ondan yana kullanışım bundandır belki...

Her nereye yetişmişse kolum o kapıyı/o yolu açmayı denemişimdir. 
Bazı kapılarda  çift menteşe varmıştır, kar yolları kapamıştır, uçuşlar bir süreliğine iptal olmuştur da havaalanındaki bankta uçak battaniyesiyle klimalara ters ters bakmışızdır.

İşte, Güney Fransa’nın Akdeniz kıyısındaki Nice'e de yolum böyle böyle düştü.
'Şehrin takma adı Nice la belle.
Fransız Rivierası Cote d’Azur’un başkenti olan Nice, Fransa’nın en büyük 5. kenti konumunda.
M.Ö. 350 yılında Yunanlılarca ele geçirilen şehir, Zafer Tanrısı Nika’dan ilham alınarak Nikaia olarak isimlendirilmiş ve zaman içinde Nice’e dönüşmüş.'
Bu bilgilerle İstanbul'dan 3 saat sürecek yolculuğum için uçakta yerimi almıştım.
Cote d'Azur International Airport'a vardığımda pasaport işlemleri için beklemeye başladım.
Burası Kıbrıs Ercan Havalimanındaki kış trafiği gibiydi.
Bayram ve yaz aylarında  dolup taşan yolcuların yerini kısa pasaport kuyruğu almıştı.
Beklerken yanımdaki Türk öğrenciyle sohbet etmeye başladık. 

Yer döşemeleri başta olmak üzere alanın genel görünümünü Türkiye'deki atıl resmi dairelere benzetmiştim. 
-Evet! dedi kaybettiği bir şeyi bulmuş gibi. -Ben de çok benzetirim! 
Fakat aslında bunun bir nedeni varmış. Cote d'Azur Havaalanı aslında genelde öyle çok işlek bir liman değilmiş. Cannes Film festivali sırasında dolup taşar sonraki aylar o kadar da fazla kullanılmazmış.  Özellikle kabul salonunun küçük ve diğer havalimanlarında olan gösterişten mahrum oluşu da bundanmış. Geçtiğimiz yıllarda bir kasırga sırasında kapasitesini büyük oranda aştığı günler yaşayan Cote d'Azur acaba hakkında bu kadar konuşmamızdan hoşlanmış mıdır?
...
Ve otele yerleştirip soluğu sokakta alma vaktidir.
Merhaba Nice! / Bonjour NİCE! / Olâlâ Nice!

Uzamsal becerilerim konusunda pek iyi sayılmam.
İlk kez gittiğim şehirlerde muhakkak kaybolurum. 
Yürüyerek kaybolurum, arabayla kaybolurum, düşünürken kaybolurum, telefonla konuşurken kaybolurum. 
İlle de kaybolurum yani.
Yön kavramımın bu kadar sığ olması sayesinde bir saatte girilebilecek sokak sayısını herkesten çok/en çok ben aşarım.
Otelden çıktım.
Kayboldum.  

Karnım acıktı kapısında/menüsünde/peçetesinde melek figürü olan bir Pizzacıya girdim.
Tadı Türkiye'dekine göre Tarçınlı gelen Kola içtim.
Fotoğraflar çektim. 
Kaybolmaktan sıkılına dek yola devam ettim.
Nice sokaklarındaki birçok kişiden fotoğrafımı çekmesi için yardım istedim. 
Sözleşmiş gibi hepsi her defasında telefonumu aynı sözcüklerle uzattılar:
Bella Madâme ... Bella Madâme!
Sıcak/ Nazik insanlar. Var olsunlar.

Kaybolmaktan sıkıldığımda saat 15:00 olmuştu.
Ben çok sıkılınca insan üstü bir çabayla sorun çözme gücüne erişiyorum, biliyorum.
Bu, yükselen kapasitemle otelimi yarım saatlik bir arayıştan sonra buldum.
Nasıl olsa buldum diye, önündeki kumsala yürüdüm.
O kumsalda o göğün altında yudumlayacağım Merlot'un tadının hiç/hiç kaybolmayacağından habersizdim... 
Belki de insanın ayaklarını kuma gömüp yudumladığı şeyler unutulmayanlar listesinde hep yer alacaktı/Hep.

Çarpıcı doğal güzelliği ve ılıman Akdeniz iklimiyle, geçmişte en çok İngiliz aristokratlarının ilgisini çeken Nice, bugün ünlü sinema ve müzik yıldızlarını ağırlamaktaymış. 
Sakinlik, huzur, dağ havası ve dünya starlarıyla aynı denize bakmak... 
Hepsi birden o kumsalda, o an,  o Merlot'a karışacaktı. 
Karıştı...

Akşam, Cannes'a gitme vaktiydi. 
Ben gittiğimde neredeyse tüm istasyonlar ve tren hattının çevresi inşaat alanıydı. Film Festivali'ne daha vardı. Şehir tüm yıl boyunca süslenip bu festivali beklermiş , sordum aynen böyle söylediler.
Doğru evet Cannes makyajsızdı fakat duru bir güzelliği vardı.
Önce caddelerinde sonra sahilde yürüdüm. Yok yok bu defa kaybolmadım.

Işıklarla renklendirilmiş beton zemin üzerinde sırtını kâh denize kâh birbirine dönmüş sandalyeler gördüm. Tüm sahil boyunca ona en son oturanın duruşunda kalmış sandalyelerdi bunlar.
Evet, kuşkusuz bir ruhu olduğuna inandıran sandalyelerdi.

Yürümüş/yürümüş ve olmayan Fransızcam yüzünden ahtapot taklidi yapmam gerekse de sonunda en iyi Ahtapot restoranlarından birindeki masama oturmuştum.
Yanımda bir salyangoz tabağı vardı. 
Hayır salyangoz sevmem. Babam çok severdi...

Hemen arkamdaki duvarda asılı 'bir buçuk insan boyundaki metal çatal bıçağın' sanki aslında burası devler içinmiş de biz cüceler onlar gittikten sonra kırıntılarını atıştırıyor muşuz hissi verdiğini pekala da söyleyebilirim. 

Keşke dedim, Fransızca bilseydim. Bunlar neden bu kadar büyük diye sorabilseydim... 
Fakat az sonra bu dili daha çok bilmek isteyecektim, hep olduğu gibi bir şeyi istediğimde onu daha çok istememi sağlayacak fişeğin ateşlenmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu...

Siparişimi menüdeki görseller yardımıyla telaffuzum sıfır olsa da herhangi bir deniz canlısının taklidine ihtiyaç duymadan verebilmiştim. 
Bu benim küçük zaferimdi.
İngilizce/ Almanca bilen servis elemanları elbette var. 
Olsun/ çat pat olsun . 
Çeviri aplikasyonlarının kimi zaman komik duruma düşüren açıkları varsa da, gelmişken Fransızca konuşmak güzel olmaz mıydı? Olurdu olurdu.

Yemeğimi yerken tatlı bir müziğin bana eşlik ettiğini hissettim.
Bu benim, kendi ülkemde de duyduğum bir şarkıydı ama sanki şimdi burada daha güzel söyleniyordu. Gözlerim birdenbire karşımdaki masaya takıldı.
Bir yandan yemeğimi yiyor bir yandan da bakışlarımla rahatsız etmekten çekinsem de aralıklarla kaçamak bakışlar atıyordum...

Yuvarlak beyaz,  örtüsüz,  kenarları kalın ve oldukça değerli olduğu hissini uyandıran bir masada yaşları baba-oğul gibi görünen yedi kişi vardı. 
Yemeklerini çoktan bitirmişler tabakları aldırmışlardı, masada sadece kadehleri vardı. 
Yemekle tükettikleri şarap kadehleri/ şampanya kadehleri/su kadehleri irili ufaklı diğer içki kadehleri / hepsi belli bir aralıkta yerlerini almıştı. 
Bir 'kadeh dağı' vardı ortalarında. Böyle düzenli bir dağı nasıl inşa etmişlerdi peki? 
O kadar mutlu bir sohbetti ki o kadar güzel gülüyorlar/kahkaha atıyorlar ve durmadan konuşuyorlardı ki garsonlar rahatsız etmemek için asla tek bir kadehe uzanmıyordu. 
Cannes'a sırf o kadehler ve mutlu adamları görmüş olmak için gitmiş olabileceğimi bile düşündüren bir andı bu.

O günden sonra bu kadar çok kadehi ne zaman görsem belli bir süre sonra kakafoni bile diyebileceğimiz kadar çoğalan seslerini/ kahkahalarını hatırlayacaktım.
Bir iş toplantısı mıydı? Aile yemeği mi? Arkadaşlarla toplanılmış bir akşam mı?
Onlar, kim olduklarını/ neye güldüklerini hiçbir zaman öğrenemeyeceğim beyaz bir masanın etrafındaki o andı.

Ülkeme döndüğümde hatırlayacağım size yazmak için sabırsızlanacağım bir o an.  
İşte şimdi gerçek oldu yaşadığım sevgili okur. İşte şimdi, an! ...


Bir Çin Tokisi'nin en tepesinde 
ya da Cannes'ın başına buyruk sandalyelerinin birinde, uzak ya da yakın bir ülkenin bulutlarını izlerken, 
nerede olursam olayım içime ben doğarken konmuş gezginin mutlulukla sağa sola koşturduğunu hissederim.

Size bu yazıyı sonunda yolunu bulduğum evimden yazdım.
O beyaz masanın uzağında fakat,
Size bunları o kahkahaların yankısında/ mutlulukla!
Bella Nice/ Bella Cannes. Olâ!


Gezi Notları: 

Hattınız Turkcell ise Nice'e ayak bastığınızda Orange F oluyor. Ve yurtdışı konuşma/ internet paketiniz yoksa ne yazık ki dönüşte sizi 'güzeeeel' bir fatura bekliyor.

Bir sabah Paul'de kahvaltı etmek isterseniz minik pizzaların üzerinde peynir gibi görünen her şey beyaz çikolata, zeytin ezmesi gibi görünenler de bitter çikolata. Ben teslim olup patlıcanlı çörek yediğim günü bilirim. Sabah Sabah.

Dönüş yolunda/ havalimanında artık şehirden çıkarken tüm bedeninizi kapsayan ayakta durup kollarınızı açtığınız cihazdan benim gibi siz de hoşlanmayabilirsiniz. Ama bazen görmezden gelmek gerekir. Bazen. 

O kiralık bisikletleri bir yerden alıp canımızın istediği yere bırakmamız ne şahane bi'şey.
Şehir son derece güvenli. Kaldığım süre içinde hiçbir olaya şahit olmadım.
Pizzalar Bella! Hanımlar Bella! Beyler Bella! 


Not: Otelime ve diğer pek çok yere beni karşılayan arkadaşlarım sayesinde Nice'den kiralanmış bir araçla gittiğim için taksi kullanmadım. Ancak şehrin ulaşım/yeme içme gibi ücretlerde İstanbul gibi büyük bir şehirden farklı olmadığını söyleyebilirim. Bu arada gidilecek ülkenin para birimini yanımda taşımadan o ülkeye adım atmama kararım çok önceden yerleşmiştir/tavsiyemdir...


Bir daha not: Size yazının görselinde o çatal kaşığı, Merlot'lu kumsalı ve ruhu olan sandalyeleri yolluyorum. Aslında bunun üzerinde bir süre düşünmedim değil. Acaba sadece hayal mi etseydiniz?
Sonra düşündüm ki yazı boyunca en çok anlattığım o kadehlerle dolu masanın fotoğrafı zaten bende de yok. Onu birlikte hayal edebiliriz. Onu birlikte...
Öperim.


elçingören / 17 Ekim 2014/ İstanbul

25 Eylül 2014 Perşembe

Lütfen iç açılarınızı toplayınız

İlk Not; 
Merhaba
Bugün buraya iç açılarımızı toplamak için geldik.

Gökyüzü handır belki. Dünya dönmüyordur da gidiyordur.
Belki gidiyoruzdur biz, böyle, topluca.

Eşya, Zaman ve Mekan Üzerine:

Hiçbir gün aynı titreşim aralığında değilken bir suda iki kez yıkanılamıyorken eşyalar dün bıraktığımız yerde duruyor diye bizim de kaldığımızı düşünmek batıl değil mi? 
Eşya mıyız biz? Hadi diyelim eşyayız. 
Mesela cam akışkan, sürekli eriyor, yeteri kadar zamanımız olsa bardağımız avcumuzun şeklini alır, demek ki mekanı açıklayabilmek için zamandan da söz etmek gerekir. 
Bazı dakikalar güneşin dönme hızına bağlı olarak 61 saniye olabiliyor o halde zaman hakkında da elimizde istediğimiz sabitliğe ait bir veri olmadığından söz edebiliriz.  
Örneğin 2008 yılının son dakikası böyle bir saniyelik fazlalığı olan dakikalardan biriydi.
Hadi bunları yazdığım dakika 60 saniye diyelim, ya siz okurken ne olacak? 

Belki de biz zamanı ve mekanı böyle kökleştirince rahat ediyoruz. 
Muğlak olanları Tanrı'ya bırakma eğilimimiz var. 
Fazla düşününce, göz bebeklerine, ateşe ya da aynaya uzun uzun bakınca delirirsin, sorgulamadan yaşa, o kadar ince olma kırılırsın diyenlerin içinde büyüdük. Haliyle bezdik/kanıksadık.
Oysa kar tanesinden, sakala, el izimizden, retinamıza kadar ince işçilikle donanmış bir yapının içinde kızarmış ekmek yiyip, kavanoz bardakta şemsiyeli limonata hüpletip yazlıkçı gibi gezegene popomuzun yarısını yerleştirmenin alemi yok. 
Nasıl buralara Efendi gibi gelmeye karar verdiysek layıkıyla ilgi göstermeli ve adabıyla yerleşmeliyiz.

Mavi Gezegen/ Dünya Üzerine:

Dünyanın mantosu var. Mantosu!
Biz orası senin burası benim dur geçme dıkşın dıkşın yaparken/ Kapat başını yok olmadı aç, ben artık İbrikçibaşıyım, Vezirim, Padişahım derken/ Lüzumlu lüzumsuz her şeyin peşinde çılgınlar gibi koşarken çekirdeğine düşmeyelim diye giymiş o mantoyu. 

Mavi gezegenimizi bir futbol topu gibi düşündüğümüzde demir, magnezyum ve silikondan oluşan mantosu da posta pulu kadarmış. -Hayatında hiç posta pulu görmemiş genç okurlara işaret parmaklarının birinci eklemi büyüklüğünde diyebilirim. Pul o boyutta bi' şeydir. Pulu bilmemek ayıp değildir. Fakat pul bilinmeye değer bi' şeydir. Ancak burada pulun boyutun değil inceliği baz alınmalıdır. Defter yaprağı gibi yani- İnce bir manto. 

Geçmişte Yerkabuğun altındaki mantoya ulaşma önerileri yapılmış. 
Sovyetler Birliği zamanında Kola Yarımadasında bu amaçla bir delik açılmaya başlanmış. 
Ancak maliyetler artınca 12 km'den sonra çalışmaya son verilmiş. 
Canım Dünyanın mantosunu yırtmışlar! 

Şimdi bunlarla birlikte adını bilmediğimiz hatta varlığından haberdar olmadığımız sayısız canlı kusursuz bir nizamla düşlenmiş ve yaratılmışken dümdüz yaşamak/ kafa yormamak/ hayatı hep bir oldu bittiye getirmek çiğlik olmuyor mu?

Aşk Üzerine:

Bakın buralar hep hayattı. Peyderpey harcadık biz onu. Sonra toplama kampına döndü.
Artık birlikte su bile içmek istemeyenler aynı evde oturuyor, misafir ağırlıyor, tatillere çıkıyor, kredi taksiti ödüyor. 
Aşkın şeffaf tül gibi bir ipi var. Yanlış olduğuna hüküm verilirse çat kesiliyor ortasından!  
Artık Eros'un okundan fırladığı gibi kimseye saplanmıyor. Kendisini önce kurumsal müşteri ilişkileri bölümüne aktarıyor, görünen yerde dövmesi varsa sildiriyor ve mantık dairesine yönlendirmeden hemen önce kuşe kağıda basılmış sıra numarası veriyoruz.
Sıra gelene dek türlü animasyonla oyalıyor arada ekonomi bölümünden yetkilileri yanlarına yolluyoruz. 
Sıra gelince de ok olup aklına estiği gibi oraya buraya saplanma huyunu öyle bir aşağılıyoruz ki değerini sonsuza dek kaybetmeye razı oluyor. 
Yalnızca klimayla havalandırılan uzun/güneş görmemiş koridorda önceden astığımız aynalar marifetiyle ''pişmanlığınızı yüzünüzden okutacağız lütfen bir dakika boyuca karşıya bakınız'' anonsu yapıyoruz.
Bunu yapmadan aşkı şuradan şuraya yollamıyoruz.
Zavallı AŞK, her şey bitip günışığına ulaştığında bekleme fişini yiyerek binadan uzaklaşıyor. 
Bi' daha da saplanmam diyor. Birlikte genellikle ekonomiler/mantıklar/karşılıklı kabul gören koşullar ya da eşlerden birinin saplantılı duygusu işlev görüyor. 
Söylediğim gibi artık bir toplama kampındayız, evet. Ve evet bir zamanlar buralar hep hayattı!


Sonra Üzerine:

Olanlar hiç olmamış, ağız birliği yapılmış gibi, gömlekler ütülenip  para transferleri yapılıyor, tatil dönüşlerinde çilek reçeli kaynatılıyor. Fotoğraflar çekiliyor, Pirelli takvimleri hazırlanıyor, diş taşları temizletiliyor, kremalı pasta yeniyor...

'Hiçbir şey olmamış gibi yaşa' komutuyla uyanan adamlar 'her şey yolundaymış gibi davran' mottosuyla yaşayan kadınlar gün demeden gece demeden birbirine karışa karışa geçiyor hayattan.
Kimileri sadece kendilerinin gördüğü bir ağın içinde zaten ben burada duracaktım diyerek yaşıyor.
Gereğinden fazla saklanan gerçeklerin içi dinamit dolar, bu görmezden geliniyor.
Hürriyet yaşamın oksijeniyken ona atom bombası muamelesi yapılıyor.
Ruh 'bu kampta' çizgi karakterlerin atkısı gibi sallanıyor.

Evet, lütfen iç açılarımızı toplayalım.
Şimdi.

elçingören / istanbul / 25 eylül 2014 / 03:14

Not: Bilincimin önlenemez akışının ardından Bülent Ortaçgil'in o harikulade şarkısıyla gözlemlediğim kamptan uzaklaşıyorum. Aşk var mı? Aşk var. 
Kampa/Pasa/Pusa rağmen var. 

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Alâ!


Karmaşanın içinde sadeliği bul. 
Düzensizliğin içinde uyumu bul. 
Zorluğun tam ortasında fırsat yatar* diyerek yanıma yaklaşan Albert, okurken ara sıra başını okşarım diye düşünüp sokağın köşesindeki fideciden masama kadar bu fesleğeni taşımış...
Poşete koyacaklardı boğulur dedim, ne canı var şuncacık yeşilin! Bir buket gülü nasıl taşıyorsam öyle yaptım dedi ve saçlarını elleriyle geriye doğru atıp ekledi; Bugün çok sıcak.

Sevdiğimiz insanların sıradan şeyler söylerken bile bu kadar ilgi çekici olması ne güzel. 
Ne güzel;
Okurken evin içinde dolaşmaları, 
müziğin sesini açmaları, 
uzanıp pencereden dışarı bakmaları
ve durdukları yerde her şeye birden cazibe katmaları, 
herkesin yaptığını yapıp bambaşka görünmelerini sağlayan Edison'u kıskandıracak bir ışıkla çevrelenmeleri.
Gözlerinin, seslerinin, bir avuç saçlarının, hiçbir yere zaptedilemeyen kokularının hep şimdide kalmasını sağlayan bir maddeyle kuşanmasını mümkün kılan tek şeyin o hiç bitmeyen tazelikleri olduğunu bilmeden gülümsemeleri ve zamanı sanki bir ev eşyası gibi vitrine kaldırıp rahatlarına bakabilmenin biletini kapmış olmaları!

Bugün buraya Richard Bach'ın ONE'ı gibi, kozmik bir okyanustan onunkini andıran Su Kuşu'mla indim.
Yaşamak bana gösterdi ki bu gezegende yalnızca hayal ettiğim şeylerin kopyası var ve onları zaten yaşadığım için hayal edebiliyorum. 
Benim, hatırladıklarımı 'hayal ediyorum sandıran' bir geçmişim var. 
Sizin de var.

Olasılıklar haritasının göğsümün altından çıkmış bir ucu var. 
Orada bana,
Cazibe olmadı mı, evrenin en iyi fikri bile ölü bir cam gibidir. Kimse ona elini sürmez* diyor Bach. 
Albert, odalarda dolaşıyor, Almanya öncesi gelip bana bir bakmak, odalarda yürümek, müziğin sesini açmak, penceren dışarı bakmak istemiş.

Yemyeşil bir başı okşamakla başlamıştım işe, Jason Mraz / Bella Luna'yı söylerken ve Güneş, Temmuz'un omuzlarına adını taşıyan kremi sürerken. 
Size yazdım yazdım... sonra sokakta bir akşamüzeri belirdi.
Zaptedilemeyen bir akşamüzeri

elçin gören / 12temmuz2014/ 17:00 / istanbul
*Albert Einstein
*Rihard Bach/ One

10 Temmuz 2014 Perşembe

Çok acilse bağırın!


Bu gece bahçemdeki, limon ağacının kolları istediği oyuncak alınmış gibi neşeyle iki yana mı açılmış bana mı öyle geliyor?  
Yan komşumun palmiyesi benim çitlerimi mi zorluyor yoksa bana mı öyle geliyor?
O aslında bir hurma ağacı da kendine palmiye süsü verip bütün sokağı bunca yıldır oyuna mı getiriyor?
Hey yine neler oluyor?

David Eagleman'in VE isimli kısa ama çok uzun kitabını bir açıyor bir kapatıyorum.
Sokağı ikiye ayran taş yolun arabaların ardında sarı bir kum rüzgarı bıraktığı sıcak Temmuz öğleninde limonlu palmiyeli çitli bahçeden çıkıp Ege'ye yürüyorum.
Gülümseyerek  yanıma yaklaşıp, İnsan ölümü durduramasa da, en azından onun içkisine tükürebileceğini keşfetti diyor Eagleman.  
Eve dönüp size yazmayı aklıma yazıyorum. Ben her şeyi ilk ona yazıyorum...

Ölümün içkisine tükürmek mi?
Bazen insanların böyle konuşmasından korkuyorum. Işığı birden açmalarından, odağı sanal bir mercekle büyütüp aklıma sokmalarından da!
Eagleman'ın söylediği bu şeyin tesiri belki benden önce denenmiştir fakat ya ben?
Birden yerleşmeye karar verip bu cümlenin penceresinden satılık yazısını yırtarsam, o zaman ne olacak? Ölümü durduramasam da, en azından onun içkisine tükürebileceğimi keşfetmek mi?

Of! Bakın zaten benim aklım hiçbir yerde uzun kalmıyor, hep bir ayağı dışarıda yaşıyor.
Ümidimin de sevincimin de acımın da bir parçasını yaşıyorum.
İnsanın aklının hep eşikte durması öyle uzun uzadıya anlatılması mümkün bir şey değil.
Aklımın yarısı siesta yapıp uyanır uyanmaz kavunlu dondurma yiyor gece kumsalda ateş yakıyor dağ yürüyüşlerine çıkıp açık havalarda bulutlara bakıyor.
Yani ben, o yarımın benden bağımsız bir yaşamı seçmiş olmasından kaynaklanan tuhaf bir bölünme yaşıyorum.
Eğer o yarı olmasaydı daha mı rahat ederdim?
Çünkü yarım akıllı olmak başka bir şeydir oysa ben size -Benim aklımın yarısının kendine ait bir hayatı var! Diyorum.
Çoğu zaman bir çocuğun saçlarına yapışmış sakız, giden beyaz yelkenli, bahçesini kiraz basmış tek katlı bir evin penceresi gibi ilk bakışta hayatın sadece bundan da ibaret olabileceğini düşündüren bir şey bu.

Böyle şeyleri sık düşünüp onaylayınca, plazalardaki 'kibir toplantılarında' pencere yok mu burada pencere, açalım da içeri yaz girsin diyor, ikiyle ikiyi çok mühimse çarpalım ama iki kere üçü şuraya bıraksak ve Mısır'a gidip piramit gölgesinde yürüsek olmaz mı? teklifini sunuyorum.

''O değil de keşke şimdi seninle çok uzakta bir sahil kasabasının Eylül'ünde olsak'' cümlesini duymuşsam hemen o kasabaya doğru yola çıkmak istiyorum.
Eylül'e iki ay varsa bir köşede durup onu bekleyelim de istiyorum, ne var bunda?
Ne yaptığımızı sorarlarsa Eylül'ü bekliyoruz diyebilmeyi, kimsenin hakkımızda ne düşündüğü ile ilgilenemeyecek kadar bekleyişin kendine dönüşmeyi istiyorum.
'Zamanın ruhu' budur.
Zaman, ona doğru uzattığımız ümidi, nezaketi, emeği mükafatlandırır, ve bizi kendisine diktiğimiz gözlerimizden tanır.

Biliyorum olmadık yerlerde olmadık şeyler söylüyor/istiyor ve dünyanın gerçeklerine, başıma gelmiş/gelecek her şeyi göze alma pahasına kafa tutuyorum.
Yaşam boyu anlaşılmayacak olmam beni incitebilir. Ama belki ben buralara tanıdık/anlaşılır şeylerle  gelmemişimdir. Karaya vurduğumda sersemleyip ilk fırtınanın göbeğinde erimiş ve incinmenin de bir yerde biteceğini bitmezse muhakkak başka bir şeye dönüşebileceğini öğrenmişimdir.

Şimdi düşünüyorum da, belki benim aklım zaten en baştan yarımdı. Kalan yarım, gezegene uyum sağlayamayınca bir karar vermek istedi ve kendi içinde uzlaşma sağlayamayınca da sınırlarını belirleyip bir kez daha bölündü.
Giden taraf, kalanı  pişman etmek için olmadık yerlerde aklımın karşısına dikilip, gözleri görünmeyen bir nesneye takılmış gibi aklımın kalan yarısına baktı ve bu da bende her şeyin yarısını yaşıyormuş hissi bıraktı.

Bazılarının aklının içinde bir tur atacak olsam, belki de gördüklerim karşısında fenalaşırım.
Ayaklarım birbirine dolanır ve bir daha asla açılmaz.
Bu nedenle etrafta öyle tam akıllıyım diye dolananların yoluna girmeyi de pek sevmem.
Tam akıllıları tekinsiz buluşum, gerçeklik algılarını benim için anlamlı bir zemine oturtamadığımdan ziyade kendimi korumaya alma çabamın ifadesidir belki. 
Neticede yarım akıllıyım ve o yarı akıl da ikiye bölünmüş durumda.

Hal böyle olunca, -yarıydı diğer yarıydı, zaten en baştan yarımdı- birçoklarının görmediği ama benim dikkatimi dağıtan o kadar çok şey oluyor ki dünyada...

Schopenhauer'in Toplu Eserler-2 Kitabının 'Seçkinlik ve Sıradanlık Üzerine' başlıklı bölümünü hemen burada yazıya eklemekte yarar görüyorum. Arthur Schopenhauer Gürültüyü kanıksama neyin belirtisidir? Başlığıyla kaleme aldığı yazısında sözgelimi Kant, Goethe, Lichtenberg ve Jean Paul Sartre gibi ünlü yazarların gürültüye karşı duydukları yüksek oranlı rahatsızlığı konu almış. Gürültünün onlara tattırdığı acının nedenleri üzerine eğilen Schopenhauer, Eğer büyük bir elmas küçük küçük parçalar halinde kesilse, derhal bütün olarak sahip olduğu değeri kaybeder veya bir ordu birliklere bölünse bütün gücünü kaybeder; tıpkı bunun gibi büyük bir zihin dışarıdan müdahaleye maruz kalmasıyla, rahatsız edilmesiyle,  dikkatin dağıtılmasıyla yada ilgisinin başka bir yöne çevrilmesiyle birlikte, sıradan bir zihne göre sahip olduğu üstünlük ve ayrıcalığı kaybeder; çünkü onun üstünlüğü, tıpkı içbükey bir aynanın üzerine düşen ışığın tüm ışınlarını yoğunlaştırması gibi bütün gücünü tek bir noktaya ve konuya yoğunlaştırmasını gerektirir. Gürültünün sebebiyet verdiği sekte ya da fasıla bu yoğunlaşmayı engeller.
Bu sebepten ötürüdür ki kalburüstü kafaların çoğu, hangi türen olursa olsun rahatsızlık verici her şeyden birdenbire araya girip düşüncelerini dağıttığı için nefret ederler'
Schopenhauer, 1800'lü yılların ortalarında dar Almanya sokaklarında arabacıların insanı çılgına çeviren kırbaç seslerinden bahsettiği kitabında o seslerin kim bilir kaç kişinin aklında filizlenmek üzere olan düşünceyi henüz tomurcuk halindeyken katletme hakkını ya da ayrıcalığını nereden aldığını anlayamam diyor. Haklı! 
Bin yıllardır yüksek sese karşı alerjim olduğunu söylerim, yarım akıllıyım ve evet narkozlu hastaların uzandığı ameliyathanelerdeki kullanımı dışında icat edilmiş/üretilmiş gürültülü hiçbir şeyin gezegende dolaşmasına izin verilmemelidir! Bknz; Matkap, Susturucu Çıkarılmış Motor, Bağıran İnsan.

Mesela şimdi size yazarken aynı zamanda bir gemi sireni martıları gece gezmelerinde yakalıyor.
Yaprak kımıldamıyor, nemli ve akşam sefası kokan bir gecenin içinden size bakarken radyoda Francis Goya/ Concerto Pour Une Voix çalıyor.
Yaz diye hep açık olan penceremden odama komşularımın uzaktan duyulan kahkahaları doluyor.
Size bunları anlatmaya devam ediyorsam, bu uzun süredir hayalini kurduğum yere vardığımda yazmayı amaç edindiğimdendir.
Benim bütün hayatım bu hayalin göğsünde sabahlayarak geçti sevgili okur!
Şimdi o kadar mutluyum ki bu hülyalı mutluluğun içine düşüp amacımı yitiririm diye vardığımın, güdümlü füze gibi kendimi ruhumun yuvasına fırlattığımın farkında değilmiş gibi yapıyorum.
Elbette farkındayım.
Yaşamım etrafımda kimsenin görmediği, sırf aynı zamanda değiliz diye karşısındaki masada olduğu halde görmezden geldiği Salvador Dali ile arkadan bağcıklı önü açık beyaz ayakkabısıyla kumsaldaki büyük şemsiyenin altında etrafı seyrederken tanıştığım Einstein ve Chanel 5 giyip uyuyan Merlin'le geçti! 
Ne demek farkında değilmiş gibi yapmak?

Yaşamım başkalarının üzerine basıp geçtiği fikirler, çok okunmamış tek baskılık kitaplar, çoğu kez yanından sessizce uzaklaşılan incelikler ve zamanın ruhundan ibaret.
Bu farkındalık ne yaptı etti benim dikkatim üzerinde belki bir hasar meydana getirdi.
-Buradaki 'hasar' sözcüğünü diğer insanların normal/gerçek/genel geçer kural olarak kabul ettiği şeyleri desteklemeyen ve fakat benim bu ben olmamı sağlayan hal olarak algılarsanız size o sözcüğün bu durumda ifade etmesini istediğim halini doğru anlatabilmiş olurum-

Farkındalığım/Duyarlılığım arttıkça, beklenti servisim tam kapasite çalışmaya başladı.
Ve bu yoğun tempoda sinir sistemim devreye girdi beklentilerimi karşılamayan kişi/mekan ve olaylar karşısında tepkisel davranmaya başladım.
Çabuktan da çabuk sinirlenmeye başladığımda karşılaştığım her neyse onlara o anın ruhuna karşılık gelen cevaplar vermek yerine geçmişe dayalı tepkileri  'elime ne geçtiyse fırlattım' diye anlatılması muhtemel bir meydan okumaya çevirdim. 
Artık cevap vermiyordum, tepkilseldim.

Sanki kışkırtılmış gibi yaşıyordum. 
İşin kötü yanı, haklıydım da. Kışkırtılmıştım!
Bir de üzerine, biri/bir şey içimi dikenli bir telle çizmiş de kanım akmamış diye,
Sırf dayanıklıyım gerekçiyle ayakta tedavi edilmiş ve buna çok içerlemiş,
Israrla sorulunca -Biliyor musun, böyle boydaaan boyaaa çiziğim ben aslında! diye derdimi anlatacağım tutmuşken , acımı meşru kılacak sözcükler duymamış mıyım?
Vay benim başıma gelenler sevgili okur!

Yoksa ben;
Seri katil kafasına sahip dolayısıyla pek çok soğukkanlı,
hedef odaklı, her zaman her şey yolundaymış gibi yapan,
mutlu an avcısı olmak şartıyla içeri alınan ve hiç bitmeyen 'Gaia'da  Pizza Günü'  etkinliğinin ortasına düşmüşüm de haberim mi yokmuş?

Gel zaman git zaman kendimi, ucundan ısırdığım o pizzanın soğudukça semer dişlemek gibi -hayır hiç dişlemedim, ama hayal edebiliyorum, biliyorum aranızdan hiç kimse durup duruken semer dişlemeyi hayal etmez, normalde ben de etmem, ama yaptım bi' kere-  az kaldı dudağım da pizzayla elime gelecek hissiyle yaşamaya mecbur mu bırakmıştım?

Bilmiyorum belki de herkes gibi olursam beni aralarına alırlar birlikte gün batımları izleriz diye düşünmüşümdür. Belki bir anlık tepemde yarım daire şeklinde dizilip beni eleştirecekleri korkusuna kapıldığım için onların hareketlerini birebir kopyalayarak gizlenmeyi seçmişimdir.

Ama işte ne olduysa geçenlerde bir gece kızıl bir Ay önümden sağ tarafa doğru giderken oldu.
'Her şey yolunda' duruşunu egolarınız size ödünç verdiiiiiii!  
Veee gün doğmadan yıkayıp ütüleyip teslim edecekmişsiniiiiz! Diye bağırmaya başlamayayım mı ben?
Gümüş tepside içki taşıyan garsonlar benim sesimle hep birden yere kapaklanmasın mı?
Dali, gergedanı koltuk altında yanıma oturmasın mı?
-Hey Salvador bunu nereden getirdin? demeye fırsat kalmadan gergedan fırlayıp önümüzden geçen kızıl ayın peşine takılınca anladık ki bu giden mühim bir şey.
Ay, her zaman gider halbuki, bu defa Salvador'un gergedanını da götürmüştü, bir bildiği vardı ki peşinden gitmişti.
Gerçi hangi canlının bildiği hakikaten 'peşi sıra gidilesi' şeylerden yapılmıştır, tartışılır.

Bu defa Dali ve ben tüm bu olup biteni anlamaya çalıştığımız o kısa zamanın içinde , tıpkı Salvador'un erimiş saatleri gibi zamanın uzayan ölçeğine asılıp kalmayalım mı?
Tanrım. Bitebilemez mi zaman, bazen?Diyerek yere indirdiğimiz başımızın fal taşı  gözlerini kapatmamızla açmamız bir oldu.
Çünkü tam o sırada göklere özgü bir gürültüyle Çoban yıldızı karşımızdaki denizin üzerinde elinde tamir çantasıyla -evet yıldızların elleri vardır- bir oraya bir buraya uçuşmaya başladı .
-Hay Allah dur ne yapıyorsun, terli terli Neptün'e gitme diye ardından terliksiz- yıldızların ayakları yoksa bile terlikleri vardır, yoksa ben veririm-  koşturan dostu sesini duyuramadığını anlayıp ellerini beline koymasın mı?
O an içimden dedim ki, sesimizi duyuramadığımızda iki elimizi belimize koyup; 
-Hayır aslında varsın şimdilik seni görmedi! telkini yalnız insanlara özgü bir şey değilmiş. 
Yıldızlar da tıpkı bizim gibi kendilerini teselli etmek için iskelet sistemlerini çevreleyen kasları tutup bir süre kalakalıyorlarmış olduğu yerde. 
O an Dali ile göz göze geldiğimizi hatırlıyorum şimdi. Yine aynı şeyi düşündüğümüzü hissettiğimiz o anın içinde durup hafızamın el verdiği bu anı gülümseyerek yaşıyorum.

Şimdi evet dikkatim demiştim ha bire dağılıyor, dağılınca çoban yıldızının eline tamir çantası filan tutuşturuyorum ama siz kusura bakmıyorsunuz değil mi?
Belki de aslında benim dikkatim dağılmıyordur. Dikkatim o kadardır. Yani dağıldığını sandığım yer dikkatimin bittiği yerdir. Ne demek dikkat bitmez? Belki benimki bitiyor!
Hem ben bahçemde dağılıyorum, kendi bahçemde. 
Kimsenin hayatına düşmüyor aklım, düşecek gibi bile olmuyor.
Hakkım var buna. Bi' tek en çok buna.

İnsanlar  neden böyle şeyler yapıyor?  
Sahiciliğini ilk nerede yitiriyor? Diye sormak yerine, yaptıklarından sonra Meksika sınırını geçmiş olması gereken kimseler için yapacak bir şey niye kalmıyor?

Bir şey yapamıyorsanız ve içinizden ille de bağırmak geliyorsa yapın bunu. 
Schopenhauer sizi anlar. 
Kant ses etmez, Goethe söylenmez Lichtenberg bağışlar,  Jean Paul Sartre selamlar!
Çok acilse, Bağırın!
Çünkü bazen sahiciliği bulmanın yoluna çıkmak için bir taksi çevirmeniz gerekebilir.
Bir şey ya öyledir ya böyle.
Muallak diye bir kelime gelip yerleşince yürek üstüne, her şeyin olduğu kadarına razı olanlar türüyor etrafta. Aman onlardan olmayalım. Saatlerimizi ayarlayalım.
Sıradanlığın fabrika çıkışlı etiket tabancaları var.
Aman çok derinsin/ fakat biraz melankoliksin/ bittabi çabuk inciniyorsun gibi ithamlar peşi sıra diziliverir önünüze. Benim dizildi oradan biliyorum.

Bunca yıl,
omuriliğimi incitme pahasına hep yanımda taşıdığım mumu zehirli dev oklar mı dersiniz,
zamanla cep boyuna indirdiğim baldıran otuyla kaynatılmış ıslak mendiller mi? 
Sahiciliğin olmadı yerde Tanrım bir dakika tutma beni!
Kendi kendilerini yok etsinler de sen beni bana kırdırma e mi? diye diye dolandım dünyada.
İnceliklerle örülmemiş yerin bayrağını da toprağını da, dilini de sevmedim. İlle de bakınca içi görünecek insan dediğinin. İlle de görünecek Azizim.

Ah aklım
benim yarım aklım,
yarımın da iki yarısı olan aklım, sen olmasan ben hayatı nasıl ömür yapardım?

Not; Yazı içinde geçen akıl ve zihin üzerine bir not eklemeden size hoşçakalın demek istemedim.
Sıklıkla birbirine karıştırılan bu kelimeyi Prof.Dr Kemal Nuri Özerkan / Bedenin Efendisi Zihin isimli kitabında muazzam biçimde açıklamıştı. Sizin için kütüphaneme uzanıp bu harika cümleleri buraya bırakmak istedim.
Pof.Dr Özerkan'ın Zihin bedeni yöneten beyin adlı motorun yakıtı mıdır? sorusuna verdiği cevap şöyle; Zihin sözlüklerde şöyle tanımlanır; İnsanın yaşamı boyunca edindiği bilgileri depolayıp saklamasını ve daha sonra güncel yaşam içinde kullanmasını sağlayan işlevlerin tümü.
İngilizce zihin karşılığı kullanılan kelime mind sözcüğü çoğu Türkçe tercümede akıl yerine de kullanılıyor. Oysa İngilizcede akıl karşılığı olarak intellect sözcüğü var. İyice baktığımızda zihnin, aklı da içine alan bir yapısı olduğunu anlıyoruz. Akıl sözcüğü de Arapçadan dilimize geçmiş; Düşünme, anlama ve kavrama gücü, us.
Akıl ve zihinle ilgili eski bir benzetmeyi hatırlayalım; Bir at arabasını yöneten sürücüyü düşünün. Sürücü zihni temsil eder. Bu örnekte At akıl, araba ise bedendir. Sürücünün elindeki kırbaç, dürtülerdir. Sürücü (zihin), atı (akıl), nereye götürürse araba(beden)oraya gider.

Bir daha not; Demek ki neymiş, kırbaç dürtüymüş! Kırbaç yok kırbaç! Schopenhauer kızıyor!
Yine not; David Eagleman Ölümün içkisine tükürmek derken bir balo salonu bulmamız gerektiğini söylüyor olamaz değil mi?
Son not; Ama yarım demiştim ben zaten aklım için.

elçin gören
4-10 temmuz2014

05:04

31 Mayıs 2014 Cumartesi

Serkan Tavşanoğlu; Kutlu!


Hepimiz hayatında yer almış kimseler için belleğinden bir fotoğraf çekip çıkarır.
Ama bir otomobilin içinde ama yatay vaziyette, ama gülerken ama bir ejderhanın dudağına dayayıp aldığı ateşle size doğru koşar adım yürürken...
Ve insan kimi zaman bazıları için bu ölçeği büyütür.
Benim ölçeğim yıllar yıllar önce onu bir stüdyoda zıplarken gördüğümde büyümüş.
Elimde kahve fincanımla varlığına şahit olduğum ilk yer orası mı bilmiyorum.
Belki omzuna astığı turuncu/gri spor çantasıyla radyo binasına girerken de görmüş olabilirim.
Ama bu kadar seveceğimi bilsem hafızama -Bunu tut bunu! komutunu verirdim, biliyorum.
Onun yüzlerce görüntüsü içinden sıyrılıp gelen bir 'radyo günü' yıllardır sesini duyduğum bütün anlarda gözlerimin önünde beliriyor...
İlk gençliğine tanık olmanın mutluluğundan geçerek bugüne varıyorum.
Ben bu adamı seviyorum.

Bir akşam onun Beyrut'unu dinledim.
Gittiğimde elimle bulacağım bir şey yok.
Ama otel odama bavulumu atar atmaz sokağa çıkıp elimi kalbime koyacağım...
Onun mutluluklarını, yolunda giden ve gitmeyen planlarını, vazgeçtiklerini, ertelediklerini, ansızın çıktığı tatillerini biliyorum. Ama bunlar bir şey değil. 
Bakınca kalbine uzanan bir geçit açıyor bana, oradan sağ salim ruhuna varıyorum. Çok zordur bu. 
Düşünün bir, biz bu yolu ekseriyetle açmayız.

İşte ben o yoldan yürüye yürüye bir parça o oldum, bir parça ben.
Birini çok sevdiğimizde artık böyle olur. Kendinizi seve seve bölüştürürsünüz.
Şimdiye dek değiştirdiği bütün evlerinde, yataklarında uyumuş, doğum günü partilerine katılmış, sırlarını -Hey ne sırrı? bilmiş, onunla varlığa ve yokluğa kulaç atmış biri olarak şansımı alnından öpüyor ve bunun bir şans olmayıp ne olacağı hususunda düşünürsem mükâfat olduğu düşüncesinde karara varıyorum.
Birbirimize bunca yıl aşk sanıp anlattığımız, yok değilmiş diyerek beraber yanıldığımız, gerçeğini sezip gülüştüğümüz, aynı dergide yazdığım, basın/medya üzerine Bodrum- İstanbul  arası yazışıp, bir şarap şişesinin içinde bağ aradığımız gecelerden sonra sabah kalkıp Madonna'ya şarkı söylettiğimiz sevgili hayaldaşım, aklına, fikrine, zekâsına, yaratıcı ruhuna şapka çıkardığım güzel adam.
Sana geçtiğimiz haftalarda  söylediğim gibi ben ölmeden önce yaşamam gerekenler listemi dolduruyorum. Ve seninle dilini bilmediğimiz bir ülkede kaybolacağımız o kutsal tatil için gün sayıyorum!

Sana bu satırları, Anneciğinin doğum sancılarıyla dolmuş ama yıllar sonra diye kayıtlara geçecek anlarda yazıyor ve seni bir doğum rüzgarıyla gezegene bırakan Tanrı'nın varlığına şükran duyuyorum.
Benim güzel kalpli, iyi niyetli, gözlerinde kıyılar olan Dostum.
Kendimi bir gün bir geminin güvertesinden atacak olursam ve o an şansıma bir de fırtına varmışsa, seni aklıma getirir kıyına çıkar soluklanır, tüm insanlık için ellerinle diktiğin bereketli ağaçların meyvelerinden yer, hayatta kalırım. 
Kaldım, oradan biliyorum...
Gözlerinde kıyı olan kaç dost vardır gezegende, işte ben buna kadeh kaldırırım!
İyi ki doğmuşsun da cümle mi? 
Hep var ol Aziz Dostum. Var ol!

Not; Gözlerin tüm yaşam boyu, sade mutluluktan dolsun senin...

elçin gören 31mayıs2014
istanbul 00:15 

27 Mayıs 2014 Salı

Sürdürülebilir biri olduğum söylenemez, ben de zaten böyle bir iddiayla inmedim yeryüzüne.


İlk Not; 
Ben bu gezegenin sözünü esirgemeyeniyim. 
İdareli kullanın.

İçinden özeni sıyrılmış hiçbir şey ve kimsenin hayatımda kalması için daha fazla vakti olmadı. 
Özen her şeyin içinde bir parça olmalı, özen.
Küçük ya da bütünü kapsayacak denli büyük.
Ama özen yoksa, hatta seyrelmişse bile hiçbir şeyin devamına rızam yok.
Bir düşünüşte akla ne geliyorsa, kapıyı çekip, açılmıyorsa ille de şartsa o kapıyı kırıp çıkarım evet! Menteşeler kapıyı tutar. Gitmeyi aklına koymuş biri için menteşenin de kapının da canı nedir?

Çocukken de böyleydim, bütün yaşlarım inadımın üzerinde geçti.
Bir şey istiyorsam o olacaktı, o!
Özensiz kurulan sofralara oturmaz, oturuyorsam doymazdım.
Yemek yerken etrafta dikkatimi çeken bir şey yoksa uyuyakalırdım.
Biri bir söz verip tutmamışsa bir daha söz verecek olduğunda onu cümlesi bitene kadar dinleyemez, gözlerimi kaçırırdım yok aslında kaçırmazdım, istemsiz olarak sanki bayılıyormuşum gibi, gözlerim kayıverirdi.
Etki alanımın içinde bir haksızlık varsa yerimde durmam mümkün değildi.
Ama benim gibi pisi pisisi ayağında tütüsü poposunda bir kız için hak arayışı kolay olmayacaktı elbet. Çünkü hak dediğimiz şeyi çoğu zaman eylemsiz edinemiyorduk.
İllâ mücadele etmek gerekiyordu ve mücadele bale salonundaki kaygan zeminden çok taş toprağı yurt edinmişti. Toz pas ve dizleri yırtılmış muz çoraplarla eve döndüm, döndüm, döndüm, büyüdüm.
Şimdi benden özensizlik/haksızlık karşısında uzlaşmacı ve kabul görür biri olmam için yeni ben yaratmam bekleniyorsa, bunun ihtimal dahilinde oluşunu düşünenlere şen bir kahkahayı çok görmem.
Her şeyin başında insan bütünüyle reddettiği şeyleri ya da onlardan herhangi birini bir bedende toplayanlar için değişmeyi/dönüşmeyi ister mi?
Velev ki ister.
Sebep?
Bana zaten olmasını reddettiğim şeyleri ayak bileğine bağladığı iple sürükleye sürükleye gelenler için neden kabul gören biri olmayı isteyeyim ki?

Herkesin bir kusuru vardır! Cümlesi inanın sığ, çok fena sığ.
Kusuru yoktur insanın.
Kusur aratmazsa kendinde, kusur bulamazsınız.
Aratmayanı makbuldür, inanın.

Birçok genel geçer kuralın içinde on beş saniye kalmayı aklından bile geçirmeyip kendisiyle otuz yıl yaşamış biri neden o herkesin ille de sığmaya çalıştığı köşegende yaşasın ki?
Kanunlara uyarım evet. Canım isterse uymuş gibi de yaparım.
Ama nerede başlayıp nerede bittiği kesin olarak belirlenmiş şeylerin onu icat edenin değer yargı kalıbından döküldüğünü biliyorum ben!
Ayrıca o icada ilk uyanın başlattığı oyundan benim çıkarım ne?
Sadece insan olmam onlarla aynı iç organlara sahip olmam mı bu uysallığa tabi tutuyor beni?
Bu ne derece sahici olabilir? 
Yıllar içinde uysallıkla-uyuşma birbirine karışmış olmasın sakın.
Hem neden ben herkes yapıyor diye ortak kullanıma açılmış bir cendereye başımı uzatayım ki?
Uzatana neden yapıyorsun demem ama ben uzatmam.
İçinde zarafet olan tüm insanların bütün bu kuralları kararında bütünleyen kendilerine has bir yanı vardır. Ben sadece Tanrı'dan benim için aydınlattığı yolun ışığını kapatmamasını dilerim. 

Memnuniyetsizliği de, şaşkınlığı da coşkusu da yüzünden hala okunan biriyken, daha ne isteyebilirler ki benden?
Yetişkin olmanın o ilk kuralını söylemediler bana.
Hissettiklerimi her zaman her yerde belli etmemeyi, bilhassa insan ilişkilerinde profesyonel davranmam gerektiğini rakamları, harfleri, saati okumayı öğretir gibi öğretmediler.
Yapsalar sonuç almaları mümkün müydü?
Henüz ilk okulda seçmiştim doğruları yanlışlardan ayıran şeyleri.
Tek başıma Fenerbahçe'de bir ağacın altında otururken.
Elimi kalbimin üzerine koyup düşünmüştüm.
Kalbimi sıkıştıran şeyler yanlış olanlardı.
Huzur verenler ise doğrular.
Beni mutlu edip ruhumu aydınlatanlarla onu dumana boğanları ayırmam için haklarında kısa bir düşünüş yeterliydi burada kullandığım ölçüt mutluluğumu tesis etmekti ve kalbim bana tüm yaşam boyu rehberlik edecek gibi görünüyordu.

O zaman kocaman gelmişti o ağaç bana, ama deniz şimdiki ile aynı denizdi.
Belki bir şey hakikaten büyük/engin olunca onun boyutu hakkında bir yargıya varmıyordur akıl.
Kendi ölçülerinde boyutlandırabildiklerine büyük ya da küçük diyebiliyordur insan.
O zamanlar böyle şeyler düşünmüyordum, mühim olan da o zaman ve bunca yıl ne düşündüğüm değil zaten; Ne düşünürsem düşüneyim düşünmüş olmam.

Yaşamımın içinde çok küçük bir an bile var olmuş hemen her şey ve herkes hakkında birer düşünüş.
Ufak bir kalp yoklaması...

Çeşitli şehirlerde ve semtlerde tuttuğum  evlerin her biri, şimdiye dek başını okşadığım kadınlar ve adamlar, çalıştığım şirketlerin yöneticileri ve kuruluşların adalet kavramları için birer yoklama...
Eğer o kalp sıkışıyorsa tutmadığım evlerdir onlar, okşamadığım saçlar ve çalışmadığım yöneticiler. Yok kalbimden izin kopmuşsa  o evin ışığı yanmıştır, parmaklarım sevilenlerin saçlarında gezmiştir, el sıkışmışızdır.
Ve ne zaman ki kalbim -Heyyy ben burada sıkıştıııım ikinci bir emre kadar beni buradan al! diye bağırmaya başlamıştır o zaman anlamışımdır gitme vaktinin geldiğini, ışık sönmüş, el çekilmiş, istifa edilmiştir.

Bu yönümle sürdürülebilir biri olduğum söylenemez ben de zaten böyle bir iddiayla inmedim yeryüzüne.
Merkezim. Daireyim. Hatta Marifetim! 

Kendi değerini bilmeyenden yana olmam.
Bilmiyorsa omzuna dokunup -Niye?  demem.
Özen masayı devirip gitmişse örtüsünü silkeleyip düzeltmem, öyle bin yıllarca kalır tepe üstü o masa, elimi sürmem.
Ama elini sürene de -Niye? demem.
O da onun marifet diye, daire diye, merkez diye bildiğidir.
Belki bu gezegende benim bildiğim tuhaftır/geçersizdir lâkin tuttuğum bu yol benim eşsiz yolumdur.
Belki ben bulmaya değil sade aramaya gelmişimdir.
Hakkı, özeni, merkezi!
Herkes kendi hikâyesinin bir bileni, en bileni.
Bildiğiniz gibi.
elçin gören 27 mayıs 2014 04:30 istanbul

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Olduğu gibi anlat...


-Olmadı değil mi, sabah olmadı?
-Daha sabah olmadı değil mi?
-Bakayım güneş doğdu mu?
-Oldu mu sabah? Olmadı olmadı.
-Ah sabah mı oldu? Yok daha olmamış.
-Bir bakayım sabah mı olmuş?
-Oldu mu? Olmamıştır yeaa daha.
-Güneş? Heh tamam.
-Daha olmadı değil mi sabah?
-Sabah oldu mu?
-Bakmayayım olmamıştır. Ya olduysa? Yok daha olmamıştır.
-Oh, sabah olmamış.
-Oldu mu acaba sabah?
-Erken daha.
-Sabah oldu galiba. Heh olmamış.
-Daha olmamış. Oldu mu ki?
-Olmamıştır olmamıştır.
-Bi kere daha bakayım bir daha bakmam. Sabah oldu mu?
-Oldu mu sabah? ...

Anlatıma 'Bazı geceler' diye başlanmayacak geceler vardır.
Bu, ortalama bir insan ömründe üst üste ya da aralıklarla yaşayamayacağınızı henüz içindeyken anladığınız zamanlara özgüdür.
Sanki gökyüzünden bir ses nazikçe
-İkram servisimiz başlamıştır! der.
O zamanın bir lütuf olduğunu, sizin için yaratıldığını, asla başka birine tasarlanmayıp bilhassa size indirildiğini bilirsiniz...

O gece, hep sevdiğim güneşin bir defa da olsa yeryüzünü her zamankinden geç ziyaret etmesini istedim.
Defalarca başımı kaldırıp gözlerimi diktiğim pencereye doğru oldu mu olmadı mı?
Sabah oldu mu? Güneş doğdu mu? Doğmayıverse azıcık daha oyalansa dedim.

Halbuki az önce saat sekize geliyordu! 
Daha sekize bile gelememişken hemen nasıl dokuz oldu?
Bu kadar acelesi olmasa, bir defaya mahsus bitmeyen gece yapıverseler olmaz mıydı?
Pekalâ da olabilirdi.

Kaç kez yaşar ki bir insan bunu?
Kaç defa güneşe musallat olur, gelme, dur bi saniye diye!
Bir bildiğim vardı ki gelme dedim.
İnsan güneşe gönül koyar mı, koymaz.
Ama yani halden anlamayan güneş mi olur?
Doğdu sevgili okur. Denizin üzerinden gerine gerine doğdu.
Bir havalar, bir ışıldamalar...
Aydınlığına hakikaten içerlediğim o sabahta göz gözü görmüyordu ayrılıktan...

Böyle oluyor değil mi?
Biri geliyor üzerinde tüm geçmişinizin olduğu şeyi devirip gülümsüyor.
Ya da biri gelmiyor da bir şey oluyor ve siz artık hiçbir şeyin eskisi gibi kalamayacağını anlıyorsunuz.
Yaşam yolunuza sokulan bir çomak duruyor önünüzde.
-Yok efendim, benim yolum yok, yolum yok diye o çomağı zaten sokamazsın, kimseye katiyen o çomağı sokturmadım ben... İşte bunlar hep boş laf.

İki-üç, bilemediniz beş dakikada söyleyeceklerinizi toplayamadınız diye bütün geceyi yiyorsunuz da kendinize yüklenemiyorsunuz işte.
İnsan kendini kolluyor okur. 
Her şartta ve koşulda kolluyor.
Bu yüzden ille de başkaları ya da başka şeyler oluyor yüklerinin müsebbibi...

O gün sizi dinlemeyip doğunca da, biçare çıkıyorsunuz kapıdan.
-Koşa koşa kendime varırım ben! diyorsunuz da varamıyorsunuz.
Öğleden sonraya geliyorsunuz gele gele.

Bir halt varmış gibi şıp diye aydınlanan o yerde, boğazınızdan yutmak suretiyle yırta yırta geçirdiğiniz sözcüklerin başına oturup bekliyorsunuz.
Kumda yatan bir çöl akrebi gibi 
-Mühim değil, çok zorlanırsam kendimi sokarım ne olacak yani! diyorsunuz!

Kaynayan suya elinizi sokuyorsunuz Matmazel!
Isıya meydan okuyorsunuz incecik derinizle.
Yanmıyorsunuz da, öyle de dayanıklısınız.
Çünkü sizin işiniz gücünüz kaç canınız olduğunu denemek.
Bunu yapınca 'yaşamanın yaşamak' olduğunu öğrenmişsiniz.
Bir gün bir yerde 'Hayatın nefesini tuttuğun anlardan ibarettir' demişler size.
İnanmışsınız.
İnanmışsınız Matmazel.

'Elinizden bugüne dek her düş gelmiş'
1 Ocak 1701 ile 31 Aralık 1800 arasında yaşamışsınız.
Dostlarınızı bu yüzyıldan şeçmişsiniz.
Daha da derine ineyim diye tüpünüzde hile yapmışsınız...
İtaatkar olmamış, makul bulunmamış, kimsenin dudaklarından döküleceklere ihtimam göstermemişsiniz.
Ve şimdiye dek bir tür 'inşaat kepçesi' olamamış sözcükler.
Kulağınızın bir ucundan girip öbüründen bile çıkmamış duyduklarınız.
O kadar yolu olmamış kimsenin ve o kadar çok vakti...
Tahammülünüz yokmuş ki, zorlayasınız!
Her şeye verecek bir cevabınız varmış. 
O kadar varmış ki, şimdi elinizi atıp bulamadığınızda o sinirle güneşe sarmışsınız. 
Vay efendim niye doğmuş, doğmasa da azıcık oyalansa olmaz mıymış?



Canım Matmazel,
kalkın kendinize bir kahve yapıp her şeyi olduğu gibi anlatın.
En baştan, ağlamadan, heyecanlanmadan anlatın.

Canım Matmazel,
böyle yapmayın.
Kendinizi geriye can havliyle alın.
Bunu hemen yapın.
Acil çıkışların ışıkları yanmış olmalı, başınızı çevirip bakın.


Not;
Kalkıp gidecek olduğunuzda sizi ne durdurur sevgili okur?
Ne tutar kolunuzdan?
Senin için mücadele etmeyen insan, sadece gitmeni bekliyordur diyen Bob Marley karşıma dikilmese size bunları bu gece yazmazdım.
Neredeyim bilmiyorsunuz ki 'Gitmem mi gerekiyor?' diye size sorayım.

Bob benim dostumdur. 
Onunla birkaç yıl önce tanıştık. Red kit o gece bana gelmişti.
Bob'u da çağırmıştı. 
Dostunun dostu, dostu olur insanın, başka neyi olacak ki? 
Bob yanılmaz. Beni kırmamak için konunun üzerinden genel bir cümleyle geçti sanki. Bilemiyorum belki bana öyle geldi.
Haklıydı. Haklı olduğunu anlamam için gözlerime bakması gerekmezdi.
Bazıları böyledir. Gözlerime bak ve söyle dememiz gerekmez. İnanırsınız.

Söyleyeceklerim bu kadar.
Siz yine de biraz yanımda kalır mısınız?

Bir daha Not;
Sana içimi döksem beraber toplar mıyız? / İlhan Berk
                                                                       
elçin gören 10mayıs2014
01:59/istanbul