Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

26 Kasım 2013 Salı

Alfa Beta Teta


Birden birine dönüşmüş buluyor insan kendini.
Bir geçmiş yarattığını fark ediyor zamandan.
Az önce James Blunt Goodbye my lover dediğinde bedenimden ve soğuk Kasım gecesinden çıkıp termometrenin 38 Santigrat dereceyi gösterdiği Kıbrıs öğlenine gittim.
Bağır çağır söylenen bir şarkının içinden sarıdan daha sarı saçlarıma, güneşin yaktığı tuzlu omuzlarıma dokunup adanın o hiçbir yerde duyulmayan yaseminin yasemin olduğu kokusunu ciğerlerime çekip döndüm.
Birden birine dönüştüğünüzü hissettiniz mi benim gibi?
Aslında pek yakından tanımadığınız birine.

Alfa beta ve teta dalgalarını okuyorum.
Bu arada bugün bir kurt köpeğinin kulaklarını kesmişler.
Dostum Bodrum'da. Bir arkadaşı çiftlikte veteriner.
O anlattı. Yanına gitmiş dostum dostunun.
Telefonda sesi sakin geliyordu ama biliyorum içinde fırtınalar var.
Bir gün onunla Caddebostan Plajına gidip denizi izlemiştik.
Deniz köpürmüştü.
Ben miyim gri deniz buldum diyen.
Paçalarımız deniz oldu! diye bağırıp gülüştüğümüz o öğlenden kalan ''en kötüsü bankalar bize kredi vermez''olmuştu.
Zaten vermiyordu.
Bankaların bir sınırı vardı.
Her şeyin bir sınırı vardı.
Ama biz dinliyor muyduk?
Halbuki biz iyi insanlardık.
Sırf bu kadar iyi olduğumuz için sonsuz bir kartımız olmalıydı.
Çünkü para neydi ki?
Bizi Tibet'e götüremeyecek kadar çok mu işi vardı?
Bir gününü ayırsa bizi oraya bırakabildi.
Bırakmadı.
O zaman bize köpüren denizi izlemek kalırdı.
Kaldı
İzledik.
Paçalarımız deniz oldu.
Olsundu!
Şimdi Times Meydanı'na çekime giden bir başka dostum bana ışıklı caddeleri noel için hazırlanmış animasyonlu vitrinleri yolladı.
Bir saattir onlara küsmüş olduğu her halinden belli olan bir heykeli arıyorlardı buldular.
Fotoğrafı yolladı. Küstüğünü oradan anladım.
Sordum neymiş o heykel? Henüz söylemedi.
Söyleyince yazarım size.
İşte biz diğer dostumla paçalarımız deniz olunca birbirimize bakıp gülmüştük.
Bir filmde izlemiştim.
Siyahi köle kırbaçlanırken beyaz adama bakıyordu. Çok sonra özgür olduğunda bir gemi güvertesinde şöyle diyecekti;
Ben kırbaçlanırken bana bakıyordun ben de sana. Çünkü acı güçlüdür ama dost gözleri daha güçlü!
O yüzden birbirimize bakıyorduk dostumla Tibet'e gidememiş paçalarımız deniz olmuşken.
Bu arada Alfa sağlıklı olmak için ön koşul dalgasıyken, beta düşünme ve zihinsel hareket sırasında gözlenirmiş. Teta dalgaları ise yaratıcı düşünceler/önemli teoriler üretirken belirir ve uyanık bir kişide ender görülürmüş.
Sonra dostum evine, Bodrum'a gitti.
Tilkiler varmış.
O kulağı kesilen köpek değil kurtmuş sonradan öğrenmiş.
Tilkilerden biri bu kurt kuzuları korurken yanına yaklaşıp kulağından ısırıyormuş.
Diğer kurt boynundan yakalıyormuş.
O yüzden kulağı kesilirmiş bazı kurtların.
Çünkü zayıf yanlarıymış kulakları.
Kes dedi dostum. Acısa da kes zayıf yanlarını.
Ayrıca mandalinalarla konuşmuş bu sabah.
Konuş dedim. Çünkü bahçendeki bir mandalinayla konuştuğunda bütün bahçe bilir senin orada olduğunu...

Şimdi Times meydanındaki diğer dostum onlara besbelli küsmüş heykelin yaratıcısının yanında bu yazıya konu olduğunu bizzat heykeltraşa anlatıyoren;
Dünya küçüldü Azizim dedim. Gülümsedi.
Sorularım varsa sorabilir mişim.
Sizce durabilir miyim sormadan? Olabilir mi sorumun olmaması?
Elbette soracağım...
Bodrum evinde mandalina bahçesiyle birlikte yaşayan diğer dostuma dönecek olursak, hatırlarsanız kes demişti bana zayıf yanlarımı!
İnsan zamanla bir şeye dönüşüyor.Kimi zaman aslında tanımadığı birine.
Değil zayıf yanını, karşısında duran kişiye ait tek bir şey bilmiyor.
Bu yüzden misina gibi incecik iplerle kulaklarına geçirdiği bir yakın gözlüğü arıyor kendine daha yakından bakmak için.
Bu sırada Tibet'e gitmek istiyor.
Aynı anda bir çok şey yapmak bir çok yerde olmak istiyor.
Madem dünya küçüldü, iyice cebine girsin istiyor.
Neden bu kadar çok şey varken aklı karışmasın ki?
Pekala karışmaya hakkı var hepimizin.
Kim ne diyebilir ki kendine ve yaşama dolanmayı bir mucit gibi arzulayana?
İçi ip ip birbirine dolanmaya, bir kuzey rüzgarında kendine yeniden bakmaya, o öyle oldu bu böyle niye oldu diye sayıklamaya, kendini kaybettiği yerden çok uzaklarda aramaya ve hepsine aynı anda ihtiyaç duyuyor olmaya...
Evet bir şeye dönüşüyoruz zamanla; Kendimiz için tanımsız bir şeye.
Farkında mısınız? Sabitimiz yok!

Bir yerlerde kurtların kulağı kesiliyor, başka bir yerde bir heykel küsüp saklanıyor, deniz aklına esince köpürüyor, zayıf yanlarımız kes beni diyor, portakal rengi bir kapıdan geçip istediği yere çıkmayı düşlüyor insan, alfa/beta/ teta hepsi bir arada olsun istiyor radyoda James Blunt söylüyor.

O koca adam nasıl oluyor bu kadar küçük bir şeyin içinde durup şarkı söyleyebiliyor?
Siz hiç şarkı bitince radyonun arkasına bakmadınız mı küçükken?
Ben bakardım.
Evet tuhaftım.
Küçükken de tuhaftım...
Times Meydanı'ndaki dostum evine döndü. 
Yarınki konusu obez evcil hayvanlarmış.
Bana uçuk olduğumu söylemeyin.
Hayır sizi duymuyorum.
Hayır dedim.

elçingören/26kasım2013/04:44

istanbul-bodrum-new york

17 Kasım 2013 Pazar

Kusura da bakabilirsiniz...

Günlerden Cumartesi.
Saat öğleden sonra ikiyi yirmi geçiyor.
Tanrı bugün tuvalini temizlemiş gökyüzü beyaz.
Beyaz neden temiz ki?
Düzeltiyorum; Tanrı bugün tuvalini beyaza boyamış.
Henüz dünyaya göndermediği bir samuru fırça yapıp gri bulutlar çizmiş.
Bugün dün gibi sıradan sayılabilirdi.
Yaşayıp geçilen, uyumadan önce su içilen...

Evimin penceresinde sürekli stoplarının yandığı arabalar huzursuz yetişkinler gibi birbirlerini ite ite yolu genişletmeye çalışıyor.
Beyaz gök rüzgarı peşine takmış üzerime üzerime geliyor.
Balkona çıkıp yakından bakmak istediğim sıradan bir Kasım öğle sonrasında durup dururken gözlerimin önüne 'geçmiş, şimdi, gelecek her şey birbiriyle bağlantılı' diyen Lana/Andy Wachowski   ve Alman yönetmen Tom Tykwer imzalı 'Bulut Atlası' filmi geliyor.
Ve tabi protein çorbasıyla beslenen Androidler!

Her gün aynı saatte metal tüplerinde uyutulup aynı saatte uyandırılan, iradeleri olmadığına inandırılan, on yedi yaşını doldurduklarında hizmetlerinin bittiği söylenen, bir ritüel eşliğinde yeni dünyalarına kavuşturulma ümidiyle diğerlerinin yanından alınıp ışıklı kapıdan geçirilen hemen yan odada beyinlerinin tam ortasına gönderilen lazerle öldürülen, o kısacık yaşamları boyunca yalnızca çalıştırılan, Androidler...
O lazerden hemen sonra protein çorbası oluyorlar, eritilip diğerlerini besliyorlar.
Bizi kendimizle besliyorlar! diyor kurtulan ve kendini var eden sisteme isyan eden Android garson Somni 451.
Bizi kendimizle besliyorlar!

Tüm sanat eserleri yaşadığı sürece tek bir şey bile yaratmamış/yaratamamış bireyler tarafından anlaşılması mümkün olmasa da yaratım başlamadan önce ve tamamlanıncaya dek Tanrı'nın sanatçıya verdiği, bu dünyaya ait olmayan bir takım işaretlerin sonunda meydana gelir.

Bulut Atlası filmindeki Android 451 tam olarak böyle bir yaratımın eseri.
Ve protein çorbaları belki uydurulan bir şey değil bilakis bunu yazanlar tarafından geçmiş gelecek ya da şimdide tüketilmiş/tüketilen bir şey.
Belki Android 452 hem orada hem burada.
451'in ta kendi yazdı/çekti/ oynadı...
Yazıyor/Çekiyor/Oynuyor şu an!
Belki o Somni 451 benim!
Ya da şimdi bu satırları bir yerinde bırakıp gitmediğiniz/okumaya devam ettiğiniz için sizsiniz o Android!
Kusura bakmayın böyle pat diye size Android demiş gibi oldum ama.
Ya da kusura da bakabilirsiniz.
Bilemem.
Ben masum masum balkonda oturup saat kaçmış, ikiyi yirmi geçiyormuş, günlerden Cumartesi aylardan Kasım diyerek arabaların peşinden bakarken günümün içine sızıp zihnimde açılan ekranda gördüm diyorum bunları!
Ben de olabilirim diyorum.
Sadece soruyorum.

Acaba ben nereden atladım bu gezegene? 
Acaba atlamadan saate baktım mı?
Başka şeylere baktım mı?

Siz soru soruyor musunuz kendinize?
Soru dekor bezini yırtıp bize sahnenin arkasında gizli olanı gösteren bıçak gibidir! Der Milan Kundera.
Dekor bezini yırtmak ister miydiniz ve hayatınızın gün sonlarını almak?

Her gün aynı saatte metal tüplerinde uyutulup aynı saatte uyandırılan, iradeleri olmadığına inandırılan Androidler için makul bir şey hayatın bir anlamı olduğundan habersiz yaşamak, soru sormamak, zamana inanmak.

Zaman düz bir çizgi mi sahiden?
Gelecek/geçmiş gerçekten yok mu şimdi?
Yollar aynı yollar, tutup bir tartışmanın orta yerinde bileklerinizden sizi kendine çeken aynı kollar.
Gidip Hint Okyanusu'na/ Madagaskar'a yerleşmiş olsa ne olacak?
Evler, merdivenler, yokuşlar aynı.

Bir Boing 737 yüz seksen yolcusuyla neden geçer  tepenizden hayatınızda kimse kalmamışken?
Kahve içip bir kuyudan konuşur gibi sipariş ettiğiniz suyu getiren garson nasıl olur da her şeyi bilir gibi gülümsemesinin içine 'geçecek' koyar?
Her şey nasıl olur da böyle bağlıdır/birbirinin içinde böyle hizalanır?
Var mı bir tanımınız bunlar için? Var mı bir düğme, basıp çıktısını almak için uzandığınız?

Zaman neden ikiyi yirmi geçer durup dururken?
Siz geçmişsiniz içinden.
Ben geçmişim.
Belki bir an sonsuza bir kapı açılır ve zaman geçmez artık içimizden!
Zamanın kendi oluruz sürekli.
Bir bakarız ki sürek kalmaz.
Yaşamın kendi oluruz.
Bağ kalmaz.

elçingören 
16kasım2013/03:10/istanbul
17kasım2013/05:15/istanbul

Not; Size de oluyor mu? Böyle şeyleri çok düşününce hepimiz birden dünyanın bir boşlukta asılı olduğunu hatırlayıp kaçmaya/koşturmaya başlayacakmışız gibi geliyor bana.

Bir daha not; Sadece bizim Samanyolu'muzda on milyar güneş var.
Koşarken çarpmasak bari!



8 Kasım 2013 Cuma

Gidelim Bernardo!

Pencereye dayanmış olgun vişnelerin kestiği güneş, kollarını evin duvarına uzattı.
Bu yaz her yaz gibi savaş alanlarım boşaldı...
Güneşin yeryüzüne yerleşmeye gelmiş gibi indiği zamanlarda yolunda gitmeyen şeylerin mucizevi bir biçimde düzeleceğini, her şeyin onarımı için Mart ayı sonunda gökte bir anlaşma yapıldığını bu anlaşma gereğince bulutların köşelerine çekilip biz Dünyalılar için metni okunur kıldığını bilirim.

Bunu siz de bilirsiniz Bernardo da bilir.
Bu yaz bütün yazlar gibi gelip ellerini masanın üzerinde birleştirmiş, size bana ve Bernardo'ya kısmen gül bahçesi vaad etmişti.
Bernardo kim mi?
Nerden çıkardınız Bernardo'yu şimdi?
Bernardo da kim? 

Gül bahçelerini kim sevmez hem koskoca güneş gitmeyeceğim derse gitmez diyordum ama geldi ve o sözleri hiç vermemiş gitti.
Anlaşmanın bozulduğunu şehrimizi vuran Lodos bildirdi.
Bu süre içinde size doğru düzgün yazamadım.
Bir yerlerde bir yanlışlık var. Hatırlamadığım için başkaldıramadığım bir yanlış.
Bırakın bir başkasını, kendime 'YAZ KIZIM! Yaz' dediğimde yazamıyorum ben.
Git dediğimde gitmiyorum.
Bunu böyle yapmak lazım, mutlaka böyle yap! dediğimde mümkün değil yapmıyorum.
Yetmiyor hayret ediyorum. Bazıları nasıl sığıyor kalıpların içine?

Bu disiplini edinememiş olmak beni üzmeli mi? 
Yoksa disiplinsizliğim bana herhangi bir biçime,birilerinin doğrusuna, sırf başkaları koydu/canı o an öyle istedi de öyle oldu/olacak diye uyulması gereken şekle sokamadığı için memnun mu olmalıyım?

Doğru, üzerinde uzlaştığımız şeydi değil mi?
Öyle ha deyince uzlaşamıyorum ben Bernardo, biliyorsun işte!

Mimarı/Ustası duymaz ama gün ışığının deliler gibi doluştuğu evlere girince bir saat methederim.
Meyvesinin tadı gerçek meyveden güzel diye dondurma bittikten iki saat sonraya kadar bir dondurmacıyı konuşabilirim.
Tattığım çok leziz bir yemek için mutfağın dip köşesinde aşçıyı arar bulurum.
Fakat yazmam/gitmem/yapmam gereken ama o an uzlaşmadığım bir şey olsun/ ruhum bir ters baksın/ ölü taklidi yaparım.
Gidelim Bernardo derim,  Gideriz.
Bernardo ve ben birlikte gitmeyi severiz.

Bir gün bir yerde ruhumu köşeye sıkıştırıp -Yap bunu,hemen şimdi yap! Diyerek beni emir kiplerine alerjen hale getiren olayı bulsam işler bütünüyle düzelecek belki.
Ama yok bulamıyorum.
Yalnızca tek bir yerde bu durumun/disiplin kaybının dağılmasını isterim.
O da yazmak.

Yanımdan yürüyüp giden onlarca kişiye, hiç bulunmadığım ve bir fırtınayla dağılmış gibi birbirinden uzağa yerleşmiş otel odalarında şimdi bu satırları okuyana, gözlerini kahve fincanına/dijital saatinin yanıp sönen rakamlarına/sürekli değişen hareketlerle dolu televizyon ekranına dikip bakan dakikalarca hareketsiz duran ve sabaha karşı ensesinden tutup kendini yatağına sürükleyene, mutluluktan yapılmış balonu sessizce patlayana, huzurun kucağına uzanmışken bir bakayım ne var ne yok etrafta diyene bir şeyler anlatmalıyım.
Bu gezegende kapladığım yere bunun için geldim; Yazmak!
Beni kendimden alıkoyan şey ise yine kendim olmak...

Peki sizin sebebiniz ne?
Buralara gelmeye ikna olduğunuz/en yetkiliyi ikna ettiğiniz/şey?
Sevdiğiniz bir filmin içine girmekten ötede, keşke benim olsaydı dediğiniz hayatlardan çok daha ileride duran, sürekli yanıp sönen şey ne?
Yaşam amacınızı yok saydığınız zamanlarda ruhunuzla aranızda açılan uçuruma düşmemek için yalnız kalmak istemediğinizi, sürekli konuşarak iç sesinizi kıstığınızı ve yanıltıcı bir rahatlama yaşadığınızı ama çok geçmeden uydurulmuş bir nedenle en yakınınızın yaptıklarını sorguladığınızı biliyorum.
Biliyorum çünkü bana oluyor bunlar.

Güneş söz vermez halbuki onu da biliyorum.
Siz de biliyorsunuz ve Bernardo da biliyor.
Evet yağmurlar güzeldir ve haklısınız mevsimler kimseyi onarmaz.
Fakat insan bir şeyler düşünmek istiyor.
Başka türlü şeyler.
Düşünmeyince/elinden bir mucize gelmeyince/ güneşe sarıyor/sarabiliyor böyle. 

Yazamayıp çok /ama çok/ huzursuz olduğumda bir tren yolunun hemen yanında tek göz odasında soba yanan duvarında saatli maarif takvimi asılı bir ev düşlerim.
Pencerelerinin camla arasındaki öpücüğü/macunu/olan, kireçle boyanmış, kapısı çam ağacından ve bir köşesinden sakızının hala sızdığı bir ev.

Ailesiyle misafirliğe gitmiş ve ev sahibinin -Ay sen bizim çocuğumuz ol! diye yaklaşık yirmi beş defa 'hayatı değiştirilmesi' teklif edilmiş ve sonunda gerçek sanıp yaygarayı basmış bir çocuk gibi  savunmasız/çaresiz hissettiğimde o evi düşünürüm.
Birden sanki -Ağlama ağlama şaka yaptık biz! demişler ve sonunda her şey yoluna girmiş gibi olur.
Uslu durdum evin altını üstüne getirmedim diye üç misafirlikten ikisinde bunu neden yaşarım anlamam.
Uslu durmasa mıydım acaba be Bernardo derim?
Yine mi Bernardo? 
İyi de kim bu Bernardo sevgili okur?

Yaz bitti...
Eylül ışığının cömert davrandığı camekanların içinden kendime baktım.
Başımla gövdem arasına arabalar, sigorta şirketleri, doldurma parfüm isimleri, alevli dönerci tabelaları girdi.
Bir çok sefer yazmam gerekti.
Kendime yaz dediğimde yazamadım!
Az önce cümleler sürekli yanıp söndü, yemedim içmedim bu gece bir bir hatırladım.

Bugünün talihinde çam ağacından yapılmış, sakızının bir köşesinden aktığı kapının önünden sizinle birlikte geçmek varmış ve saatli maarif takviminden 7 Kasım'ı beraber koparmak.

Peki bugün sizi kendiniz olmaktan alıkoyan şeyleri bir yerlerde bulabildiniz mi?
Belki aramanız kâfiydi.
Olur olmadık yerlerde...
Lüzumlu lüzumsuz yerlerde...


Bugün burada söyleyeceklerimizi söyledik.
Gidelim Bernardo!
Yine mi Bernardo? 
Kim bu Bernardo?

elçingören/8kasım2013/03:05
istanbul/atina

Pek çok önemli not: Ben hiç normal biri olduğumusöylemedim.


4 Kasım 2013 Pazartesi

Bobin Olacağız Bobin!

Kopup koluma düşmüş saç telimi açık penceremden odaya dolan rüzgara tuttum. Dakikalarca izledim.
Yazmamak için beni oyalayacak ne varsa ucundan yakalayıp önüme doğru çektim.
Evde yenilenmesi gereken kabloları kesip sıyırıp onardım siyah elektrik bandıyla akımın yeni güvenliğini sağladım.
Priz bile tamir ettim.
Duvarımdaki İngiliz Caddesi'ni Küba Sokağı'yla değiştirdim.
Dün tam yazacaktım masamdaki sandal ağacı yağıyla manolyayı karıştırmak geldi aklıma. Karıştırdım.
Beni gerçekten kendime ait olan tek ovaya çıkaran yolun başında günlerce kendimi oyaladım durdum..
Bugün akşama doğru kekikli zeytin kavanozuna bakarken Annem -Benim eğri iğnem nerede? Ben onu çok seviyorum dedi.
Oyalanmayı kesip size bir şeyler sormaya geldim.

Kadınlar ve eğri iğneler ve dünyanın bir elma gibi galaksiye asılı oluşu ve zürafalar ve mermi fabrikaları ne kadar tuhaf şeyler aslında değil mi?
Biz neden bağlanırız hep bir şeylere? Neden eğri ama istedi mi düz diker iğneler?
Dünya pat diye ipinden koparsa, nereye gideriz acaba?
Zürafalar siyah üzerine beyaz değil beyaz üzerine çizgiliyken, detayların içimizi büyük bir ilhamla doldurması beklenirken neden öyle olmaz?
Mermi fabrikaları neden hep çalışır? Bunca bağ varken yaşamla aramızda...

Hala yaşıyorsak kalkamam diye hiç yatmayan hacıyatmazvari, otuzdan sonraki her yeni yaşımızda matruşka'lar gibi içimizden yeni insanlar çıka çıka, var bir bağımız/bildiğimiz. Olmalı. Yoksa kalır mıyız buralarda?

Kalırız elbet kalmasına da içimiz sıkılır bazı gün sonlarında.
Eğer şanslıysak eve gidip  kronikleşen iç sıkıntımızı dindirmek için erken uyuruz.
Tarçınlı kola içince, yan masada Fransızlar salyangoz yiyince, Central Park'a turuncu eşofmanla gidince ya da London Eyes manzaralı otel odamıza serilince kafamızı toplarız belki diye kendimizi yollara vururuz, gidince diner sanıp uzanırız koşmakla varılmayan yerlere.
Ama bitmez.
Uyuyunca geçer, gidince diner, konuşmayınca kapanır, görmeyince unutursun...
Bunlar ne biliyor musunuz? Bunlar sizde bir defa dahi işe yaramamış denemelerin bir başkasında başarılı olacağı ümididir. Olmaz.
Eğer bağ kurmuşsanız işler öyle yürümez.
Bugün benim eğri iğnem nerede? Diye dolanırken annem salonda, kayıp bir iğnenin ev halkı için tehdit oluşturmasını düşünmeye vaktim olmadan onu çok sevdiğini söyledi!
Söylemeseydi inanırdım belki bir şeylerin o kadar da zor olmayacağına.
Kötü de olsa/eğri de dursa hakkında fikir sahibi olduklarımızla artık bir ilişkimiz varken iyi ve mükemmel diye adlandırdıklarımız bizi gövdesi geniş bir bobin yapacaktır sonunda.
Bağlana bağlana...
Gidelim demiyorum. Kalalım.
Ancak şu mevzuyu gelin biraz açalım.

O meşhur gün sonlarında içim çok sıkıldığında beni kendimde/tam merkezimde/olduğumu hissettiren şeylerden ruhumu mahrum bırakırım. Bunu yapmaya ne zaman başladım, nasıl akıl ettim bilmiyorum. Ama oldu. Yıllar içinde ara ara kendimden uzaklaşıp/beni kendimin bulamayacağı/ bir taşın yanına oturmaya gider oldum. Evet, kendimi hatırlatan şeylerden saklanmayı öğrendim. 
Yani benim uzağım kilometreler miller kabul görmüş uzunluk ölçüleriyle açıklanmıyor artık.
İnsan gidecek gidecek gözden kaybolacak ama sonra mutlaka duracak ki kaç adım geçmiş saysın. 
Rakamla değil ama.

İçim sıkılır çok sıkılır/endişe duymam.
Çünkü eninde sonunda ruhumun egemenliğini ilan edeceğini bilirim. 
Ruh sıkılınca patlamaz. Yani bilemiyorum sizinki belki patlar.
Gücünü üzerimizde denemek onun huyu değildir ama bizimle kalması için elimize yüzümüze bulaştırdığımız şeyleri gelip tamir eder. O bizim yolumuzu bilir.

Ruh biz doğmadan çok önceye ve gezegenimizden ayrıldıktan çok sonraya ait bir tür kayıt cihazıdır.

O kaydına devam ettiği sürece bağ kuracağız.
İyi şeylerle, sevmesi çok kolay olan  kimselerle.
Belki eğriyle büğrüyle...

Tam gerekli olduğunda biten cep telefonu şarjıyla, kaçan vapurla, muntazam olarak takıldığımız kapı koluyla... Olsun bağ bağdır.
Elbette yaşayıp  unutacağız hasarları, yalanlarını çiğneyip diş etlerine yapıştıranları, usul erkan bilmeyenleri, içinde sürekli imalatta cadı kazanı olanları, gözlerinden canavar çıkan adamları ve kadınları!
Öyle bir unutacağız ki yer gök girecek yine/yeniden  birbirinin içine.
Onlar da böyle anılmak istemezdi belki. Belki bütün bu dersler en baştan seçmeliydi...
Ruhumuz yolu biliyor.
İyi ki!


İlk not: 
Takvimler koymayın önünüze. Haritalar hazırlamayın durduk yere.
Onları gerçek kılmayın.
Zaman ve mekan bir tasarıdır. Bırakalım öyle kalsın.
Kalsın.

Pek çok önemli not: 
Bugün eğri bir iğne getirdim gözlerinizin önüne, çok sevilen bir iğne.
Dünya elma gibi düşmez belki zıplar galakside.
Ruhumuz devrede/ Her an bir öneri.
Ve dünyanın en uzun kara hayvanı zürafalar beyaz üzerine siyah çizgili.
Ve mermi fabrikaları gri.

Son not: 
Beni gerçekten kendime ait olan tek ovaya çıkaran yolun başında günlerce kendimi bu yüzden oyaladım. Bunları anlatmak için.
Size göre değeri olmayabilir.
Ben kayıttayım.

Bu mühim. Bu sahiden.


elçingören/ istanbul/ 4kasım2013/ 05:30