Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Yarın Velin Gelsin!



Günler günlerin ardından... diye başlayan şarkı, üzerinde ışıkların döndüğü radyomun aniden kapanmasıyla sustu.
Güç kaynağına takarken devamını getirdim.
Seni unutmak mecburiyetindeyim!

Ne zaman nerede ezberlediğimi bilmediğim şeylerin kulesinde yaşayan şarkılar.
Bir kapı aralığından, bir arabanın içinden, merdiven çıkarken, asansör beklerken, bambaşka bir şeyi düşünürken gelen şarkılar.
Devamını getirmiş olsam da şarkı öyle aniden susunca, birdenbire  içimde bilmediğim bir odaya çıktım.
Asma köprüden geçmediğim, uzun -upuzun- merdivenler çıkmadığım, soluksuz kalıp kapısında dinlenmediğim bu yer, yine size yazmam gereken notları vermek için geceyi bekledi. 
Hep yorulurdum oysa, hayret!

Sizi bilmiyorum ama yaşadıklarımın tam anlamıyla yerleşmesi için her defasında benim geceyi beklemem gerekiyor.
Uzun yolculuklardan sonra açılan yolların kenarına kurulmuş sanki belleğim.
Kaydetmek için gereken alet edevat geceleri görünür oluyor.
Birazdan yazının içinden bir kurt adam çıkıp hepimizi yemeyecek hayır!
Geceyi kutsamak da değil niyetim.
Başka türlüsünü olmuyor, ondan...

'Gecenin sessizliği içinde düşüncenizde, gündüz gördüğünüz nesnelerin konturlarını çizersiniz' Demişti bir defasında  Leonardo da Vinci.
Evet Leonardo'yu yürekten anlıyorum. Hatta ona uzanıp sarılıyorum.
Sarılırken bu dünyada yaşamış, gündüz/gece ve daha pek çok konuda en iyi anlaştığım adamın 1519/ Fransa'da ölmesini, dahası ona yetişememiş olmamı, Milano Dükü Sforza'nın hizmetine girdiği 1482'de değil de neden 1982'de doğmuş olduğumu düşünüyorum.
                                                                                                                                                            
Sadece geceleri yaşayanlar için düzenlenmiş bir dünyanın eninde sonunda inşa edileceğini biliyorum! Hatta bir yerlerde öyle bir ülke varmış gibi bile geliyor.
Las Vegas gibi dev aydınlatıcılarla gündüze çevrilmiş bir dünya değil ama!
Arabanıza binip giderken yol kenarlarında çiçek/ çilek ve mevsim sebzeleri satanların, gözünden bir damla uyku akmayan cin gibi insanların dolaştığı sokaklar.
Terminaller bana hep güzel gelir. Başka herkes uyurken kimsenin 'uyku diye bir şey var' demediği, çayın henüz demlendiği, tuvaletlerinde kadınların makyaj yaptığı, telefonla konuştuğu, güldüğü, alışveriş yaptığı ve saatin 04:00 olduğu Terminaller.
Canım Terminaller.
Leonardo olsa beni anlardı.
Canım Leonardo!

Evet işte o odanın içinden aldığım ve gece görünür hale gelen notlarımın bir kısmında daha önce hiç duymadığım dillerde kaleme alınmış şeylerin yanı sıra bu yazıya konu olacak bir mevzu vardı.
Hatırlamak...
Sanki hep varmış ama ismini henüz söylemiş dediğimiz biri, bu şehre hiç gelmedim ama bu sokağı hatırladım dediğimiz bir yer, tatmadım ama sanki nasıl bir şey olduğunu biliyorum dediğimiz egzotik meyveler gibi hani!

Benim için yaşam sürerken;
Şarkılar çoğu kez tespit edemediğim zamanlarda ezberleniyor.
Bazı şeyleri nasıl olduğunu anlamadan yaparken bir daha aynısını o biçimde öldürseler yapamıyorum.
Elektromanyetik dalgaların kucağından batmakta olan güneşin turuncusuna, sokaktan geçen adama, topraklı yollara, kuşlara, yük gemilerine, trafolara, dünyaya bakıyorum.

Tanıdığımı/gittiğimi/tattığımı kanıtlayamayacak olsam da bir yerde -bu dünyanın imkanlarıyla açıklanamayacak bir yerde-tanıyıp/gidip/tattığım şeylerin olduğunu biliyorum.
Görünce işte bu! diyemeyecek kadar unutarak geldiğim, kopup düştüğüm, yolda bir tek tanıdığa rastlamadığım için kendimi bile tam olarak hatırlayamadığım bir yerden.

Madem şimdi hatırlamaya başladım hadi tadını da çıkarayım dediğimde, kendimi yabancı bakan bir çift gözün karşısında bulursam Sezen gelip şarkı söyler. Haklı!

Pardon. Bakar mısınız?  
Tanışmış mıydık?
Sevmiş miydim ben sizi, sevişmiş miydik?
Pardon daha önce konuşmuş muyduk?
Yürüyüp çıkmazlarda yorulmuş muyduk?
Yüzünüz ne kadar da aşina.
Avucumun içine alıp öpmüş olabilirim!
Gözünüz öyle uzak bakmasa
Sizi tanıdığıma yemin ederim!

Madem gündüz yaşadıklarımın konturunu gece çekiyorum, dilediğim gibi serilebilirim ayın göğsüne.
Hem şarkılar var.
Yatıştıran, uyumlayan, gece/gündüz demeden ne var ne yok diye uğrayan şarkılar.

Bugün o odadaki notları alıp kendime tutarken birini hatırladım.
Bunca cümleden sonra bile az sonra okuyacaklarınızı tuhaf bulmanızı anlamayacağım elbette ama ben,
sıfır yaşımdan şimdiye dek 'geçmişimin hiçbir gününde' bir arada olmadığım birini hatırladım!

İç sesimizi duymak için dış sesleri kıstığımız bir Ada evinde, dikdörtgen bir masanın köşesinde oturuyordu.
Yazarın söylediği gibi 'Birbirimize evde yangın çıkmadığı sürece asla bağırmadığımız' bir evde!
Kısa kumral saçlarının arasından geçince daha havalı olan güneşi izlediğim, onunlayken gündüzleri de geceler kadar sevebildiğim birini hatırladım.
Gazetelerin en küçük satırlarını bile okuyan, sayfalarını çevirirken sessiz olmaya özen gösteren, en çok ot yemeyi seven, salatada reyhan/taze nane arayan, yazın kazak görmekten hoşlanmayan görünce hemen ter basan,
gözlerini bir yere diktiğinde kimsenin görmediği bir ufka bakar gibi duran, kalemlere karşı özel bir ilgisi olan, çok üzülünce görüşü bulanıklaşan ve -tuhaf ama- bunu yalnız kendisinin bildiği birini!

İçimden 'İyi ki yetişkinliğimde hatırladım' dedim!
Çocukken olsa geceyi beklemeyi bilmeyecek, Leonardo'yu anlayamayacak, okulda birine anlatsam gülünç olacaktım!
Öğretmenim duyunca 'Yarın Velin Gelsin' diyecekti.
Alacaklardı elimden sanat kolu başkanlığını!
Bir daha yerli malları haftasında müdürün odasındaki diyafonla  meyveleri okutmayacaklar, oyuncakçı baba piyesimi dikkate bile almayacaklardı.

İyi ki büyüdüm de hatırladım.
İyi ki

İyi ki hatırladım.
İyi ki.
  
Pek çok önemli not: Yok, denedim robot resmi çıkmıyor.
Not: Sezen'e uyup Pardon desem Bakar mı?
Bir daha not: Leonardo olsa beni anlardı!
Bu da önemli not: Gece olsun mu hep? Olsun mu olsun mu?

elçingören/ istanbul/ 21ağustos2013





10 Ağustos 2013 Cumartesi

Paydos Gong'u


Pardon. Bakar mısınız?
Az önce Galileo geldi. 

İnatçı dik saçlarını elinin tersiyle itip karşıma oturdu, Floransa'dan ve çocukluğundan söz etti. 
O bayıldığım imzasını yanımda bir kez daha attı. Neşeliydi.
'Güneş her şeye rağmen sanki evrende yapacak bir şey yokmuş gibi yine de bir salkım üzümü olgunlaştırır' Dedi. Durup dururken homurdanır gibi hani. Anladım ki benim için yazma vaktiydi...


''Şehrin ışıklarına uzanan düşüncelerim beni oradan alıp buraya/ buradan çok uzaklara götürüyor.
İşte böyle top gibi yuvarlanırken ben;
Kalbim belirli bir ritmle atmıyor! Diye kapısına dayandığım Doktor, kalbimin renkli fotoğraflarını ve videolarını çekerken gülümsüyor.
Kalp diyor, hep aynı şiddetle çarpmaz ki!
Sonra sesini dinletiyor bana.
Yarı sert bir cismin bu defa sert bir yüzeye vurup ben yapmadım der gibi uslu uslu geri çekilmesini andıran, bütün bu dokunuşun doğaya aitmiş hissi veren ritminde yaklaşıp;
İşte diyor bu senin kalbin.
Göğsüm jelin dondurucu ve kaygan dokusundan bana bakarken, muayenehane'debana ait olan en ilkel, en derin , en ben sesim yankılanıyor... Yankılanıyor...

Kapısını kırmak suretiyle girdiğim odadaki Doktor'un yanından 'Kalbin beş yıldızlı pekiyi aldı' cümlesinin neşesi/huzuru/şükrü ile ayrılıyorum''

Anlatmaya nereden başlayacağımı bilmediğimde genellikle böyle olur. Kelimelere geçiş üstünlüğü tanımak tıpkı yaşadığımız yeni dünyanın sentetik  öncelikleri gibi gelir bana.
Popüler olmak adına yapılmış ne varsa hepsinin ruhumu ıskalamasını memnuniyetle izlerim.

Yakın geçmişte işaretlediğim -aslında bence Tanrı yanındayken işaretlemiş- aralarında dostlarımın da bulunduğu birkaç kişiyle röportaj yapmayı düşünmüştüm.
Onlara yeni albüm nasıl?
Şu konserde neler hissettin?
Bu kitabı yazarken ne düşündün? Gibi Pazartesi rejimlerinin kibrit kutusu büyüklüğündeki beyaz peynirleri gibi 'herkes için' hazırlanmış ve genellemelerin içinde yaşamaya reva görüldüğünden 'rengi uçmuş' sorular sormak yerine yeni özgün ve kişi odaklı bir çalışma yapmaya başlamıştım.

Önce isimleri belirleyip onların hayatları hakkında hatırlamalar yaptığımı, eserlerini, yollarını, tutumlarını gözden geçirdiğimi ve ilk üç isim için dört saate yakın çalıştığımı hatırlıyorum.
Nereden istiyorlarsa oradan başlayacaklardı anlatmaya, tıpkı benim hep yaptığım gibi.
Sonra bu röportaj işinden vazgeçtim.
Sanki görünmez bir el yine benim de göremediğim işaretparmağıyla! bir yerleri gösterip, alıp gitti her şeyi.
Sonra başka şeyler girdi araya.
Filmler ve o filmlerin içindeki limon bahçeleri,okyanusları.
Kitaplar ve o kitapların yazarlarının düşleri, imgeleri.
Dostlarım, onların dostları, evleri, akıtan boruları, bitsede gitsek ilişkileri.
Boyuna çizgili elbise ve çivili ayakkabılı modası.
Sonra o çivilerin her şeyin üzerini sarması.
Hepsi oldu, yalnız röportajlarım kaldı...

Bir şeylerin olması/olmaması bizim anlamakta zorlandığımız 'evrenin kaydedilmiş  planı'nın bir parçasıydı.
Bazı projeler olmaz, bazı şarkılar yarım kalır, bazı şeyler unutulurdu.
Bazı yemekler çöpe gider, bazı duvarların yarısı boyanır, bazı kitaplar yarısında kapatılırdı işte...
...

Bazı aşklar biter. Tam bitmesin dediğiniz yerde biter hemde. Boğazınızdaki düğümle işe gider, bavul taşır, vitamin yutar, otobanda lastik değiştirirsiniz. Aşk güzel şeydir halbuki, Gözler daha iyi görür, kulak daha güzel işitir.Ten parlar! Mevsimlerin hepsi birden, bin güneşlidir...

Bazen bitmesin diye diye yerlere yatıran bir aşk acısının içinden, iyi ki bitmiş, oh Allaaam iyi ki de bitmiş diye dua ederek ve ardınıza bakmak ne kelime, yalın ayak koşarak çıkarsınız.

Kendine hayret etmeler başlar sonra. O bir zamanlar gözünüzde büyüttüğünüz hayali kahramanın havasının daha ilk günlerde kaçmaya başladığını hissetmiş olduğunuzu anlarsınız.
Görüp görmezden geldiğiniz her şeyi en ince ayrıntısına kadar fark edersiniz.

Aslında birbirine hiç uygun olmayan ama titreşimleri o zaman aralığında uyum sağladığı için bir arada olmayı seçen çiftlerin birbirlerinden alacağı yaşam dersleri vardır. Ve sırf bu yüzden uyumlanmışlardır.

Ya da birbirine pek uygun kimselerin uzun zaman aynı sokakta yaşayıp birbirlerinden habersiz, yalnız ve solgun yaşamaları lanetine uğramaları gibi.
Uzaklar her zaman uzak değilidir, yakınlar bazen ne kadar da fizan... Ders işte bunlar ah!

Ders dediğime bakmayın siz.
Aklınız, Ağzının payını almak/Gününü görmek gibi  'toplumsal yara bere ittifakından' yapılmış cümleleri çekecektir kendine. Çekmesin.
Zihninizle düşünmeye çalışın. 
Normlar/ kabul görülen ortalama değerlerle değil, ruhunuzun adımlarından ilerleyin.

Böyle olduğunda 'yaşam dersi' dediğimde anlayacağınız değil 'hatırlayacağınız'şeyler olacaktır.
Bunlar yaz akşamlarında çok uzaklardan gelen şarkıların hafif bir rüzgarla yükselip alçalması gibi, yolunda ısrarcı olmayan ama gideceği yere varan seslerdir.

Birbirine uygun olmayan iki kişinin bir araya gelmesi biz bu dünyaya gelmeden önce yaptığımız kontratların eseri gibi görünse de, eğer sık tekrarlanan bir şey değilse, kısa süreli direnç kaybının/eğlenceyi ya dagerilimi artırmanın bir parçası da olabilir.
Yani aslında bu dünyadaki çok beklediğimiz devreyi tamamlamadan önce, almayı amaçladığımız yaşam derslerinin arasında olmasa da kısa süreli seçtiğimiz bir şey hakkında amacımızdan uzaklaşıp bir Lunapark'a yada Cadılar Bayramı'nın ortasına atlamak gibi.
Bu, yolculuğumuzu daha eğlenceli bir hale getirebilir.Yolumuzu da uzatabilir.

Ancak hayat,  paydos gong'u vurmadan, kalbimize yaptığımız dolambaçlı yolculuk değil midir?
Gaia'nın  satenimsi pürüzsüz kucağında,
 Akaşa'mızın ciltlerini karıştırırken belki de en parlak sayfalarda geçen Aşk, aslında ne midir?
O, haritanın bir ucunu başkasına kaptırdığımız illüzyonudur.
Ancak,  bu yönüyle,  tartışmasız kendimize giden yolun kilometresi/ mili/ fitidir!
Filikası/ şarkısı/ tembihidir.

elcingören
28mayıs/10ağustos 2013/ istanbul/03:52/03:15

Önemli Not: Kalbim kalbim kalbim bırakacak gibisin yarıyolda kalbim/ Fikret Kızılok, yıllar yıllar önce Kalp Cerrahı dostu ilebirlikte az önceki satırlarda geçen 'Kalbim' şarkısını bestelemişti.
Ben yazı yazdım.Paydos Gong'u çalıncaya kadar bununla  idare ederiz belki diye.

Bu da önemli not: Ve son yılların sevilen kelimesi 'bağışlamak' ise hayır gerçekten lüzumu olan bir şey değildir.Çünkü bağışlanmaz olanı bağışlamaz insan.Onu sadece salıverebilir.

En son not; Herkesin illüzyonu kendine, evet!
Algının yetersiz kaldığı yerlerde beynin boşlukları doldurması suretiyle oluşan bir durumdur İllüzyon.
Belki bu tanımıyla küçük/değersiz bir şey olarak belirir içinizde.Onu bilemem.
Sonuçta herkesin içi de kendine...