Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

22 Kasım 2011 Salı

Kanatlarım var! Ondan bu ağrı, ondan ondan...


Hiçbir şeyin beni onarmaya yetmeyeceğini düşündüğüm yerdeyim.
Oysa yakın zamanda savaşmadım, ok yemedim, kan kaybetmedim.
Önce hiçbir şey yapmadan geçmesini bekledim olmadı.
Bir dostuma kısa mesajla iksir siparişi verdim;
Öyle çok yoruldum ki ah! Bana geçecek desene bir kez daha, geçecek! Kendi cümlelerime tutunamıyorum artık!
Siparişimin ardından dostum;
…Evrenin garip bir enerjisi var bugünlerde, yıkıcı karşısında dikilip durmak zor. …/… Bugünlerde olan bitene takılma, kendini dinleme, düşüncelerine kapılma. Bu aralar kendine küs istersen hatta hiç konuşma. Küresel olarak negatif etki altındayız. Senden öte ve senin kontrolün dışında. Biraz daha sabret! Yazdı.

Sözünü dinledim.
Film izledim, müzik dinledim, bir şeyler okudum asla kendimi dinlemedim küstüm gitti!
Geçmedi.
Yazmayı denedim, olmadı.
Bazı geceler bitmez ya hani! Bitmedi, bitemedi..

Daha önce beni mutlu eden şeylere-kişilere baktım.
Yoktu.
Herkes her şey sanki bir nehirde akıntıya kapılıp gitmiş ve haber bültenleri bu haberi vermemişti.
Telefon rehberime göz attım.
Hiç kimse ruhumdan sızan bu duyguyu dindirmeye yetecek ‘çoklukta’ değildi.
Bir an, tek bir an mutlu oldum.

Bir şeyler içmek için mutfağa yöneldiğim anda -o kısacık sürede- uçup gitti ‘mutluluğum’
Neydi beni bunca negatif yükten çekip alan şey -ya da kimse-?
Bulamadım!
O kısacık anda aklımın iplerini bileğine dolayıp beni yukarı kaldıran duygu neydi, neydi neydi?
Hala hatırlamıyorum.
Ama düne göre iyi sayılırım.
Bugün kendimle toplantı yaptım.
Ne yazık ki bölündü ve bölünen yerinde kaldı.
Şimdi yeniden toplantıya girmek üzereyim.
Ancak önce bugün olup bitenleri ve yarım kalmış olsa da toplantımdan çıkan kararlardan ilkini uygulamaya geçmeliyim.
Yazmalıyım.
Hep yazmalıyım.
Kendimi dünyanın neresinde hangi duygusunda olursam olayım çekip alıp oturtmalı ve yazmalıyım.
Yazı benim gerçekleştiğim yer!
Beni gören, benimle tanışan, konuşan, sesimi duyan, tanıdığına yemin edebilecek herkes bir hayalden bahsediyor.
Oysa sadece yazarken gerçekleşiyorum.
Etrafta dolaşan kişiyi ben bile tanımıyorum.
O bir hayal!
O, gün içinde gerçekleşmekten başka bir dileği olmayan hayaletim benim!

Şimdi şu gerçek halimle konuya dönecek olursam üzerimdeki sınır tanımaz umutsuzluğun, kederin, e haliyle yorgunluğun dostumun ifade ettiği gibi küresel bir negatif enerjinin beni ortasına almak suretiyle alaşağı ettiğini söyleyebilirim.
Hani balkondan ya da pencereden sarkan çocuğa denir ya; Başın ağır çeker düşersin!

Yemin ederim dünyanın çekirdeğine düşmek üzereyim.
Üstelik popomla çamlar devire devire!
Biriktirdiğim her şeyi ama her şeyi götürmek isterken,
bu ev kıyafetlerimle ele âleme rezil ola ola,
geyşa gibi tepeden küçük topuzla topladığım saçlarımla
-gülmeyin ama aaaa-
yuvarlana yuvarlana, kimi zaman dikine dikine taa dünyanın çekirdeğine düşecek gibiyim diyorum size!


Kendimle muhatap olmuyorum peki!
Açılmaya açılmaya ağırlaşan kanatlarım ne olacak şimdi?
Omuzları ağrır mı insanın, kanatları açılmıyor diye?

Normaller gibi -ki biz dostlarımla oturup diğerlerinin normallerini pek çok konuşuruz- neden onlar gibi olamıyorum ki ben?
Size de oluyor mu peki?
Siz de bunları yaşıyorsanız belki ben iyileşirim.
Öyledir, hani Nasrettin Hoca damdan düştüğünde damdan düşeni getirin yanıma halimi o anlar der ya!

Anlayabilirsiniz belki beni?
Düşerken birileriyle karşılaşabileceğimi hissetmek istiyorum belki de.
Bilemiyorum.

Son zamanlarda kavramlarım birbirine girdi.
Neyin ucundan tutsam elime alana dek başkalaşıyor.
Zaten bünyem alerjik!!!
Çileği nar diye yiyip kendimi kandırmaya çalışıyorum.
Oluyor!
Alerji’nin tuhaf bir hikâyesi vardır bilir misiniz?
Hahahay! Ben anlatırsam bu tuhaf hikâye daha tuhaf hale gelecek ama olsun yapacağım.

Beyin doğduğumuz günden itibaren bütün besinlere bir etiket takıyor, yani tanımlama yapıyor.
Biz onları tüketirken;
-Hımm şu an sahip portakal yiyor!
O halde C vitamini deposunun kapıları açılsın, B12 kapansın. Mineraller yolu biraz açın
diyor.
Ya da yeşil mercimek yola düştüğünde;
Sahip et yiyor ama et yemiyor da olabilir olsun B12 hadi yaşadın!
İşte o kodların yerleştiği zamanda yediğim ilk çilek hormonlu ya da mevsimsiz, biçimsiz yetiştirilmiş -bilemem ki belki de beynim, -Sahip bunu çok sevecek biz ona bir oyun yapalım demiştir- bir şeyler ters gitmiş, alerjim baş göstermiş.
O günden beri ne zaman çilek yesem çilek görünümlü kaşıntılarla köşede bir yerde karşılaşıyorduk.
Sonra çileği nar diye yemeye başladım! Artık olmuyor.
Ya Allahım! Nereden girdim bu konuya çıkamıyorum da ufff!
Demem o ki bu defa ruhumdaki kavramlar karıştı, tedirginim.
Mideyi, beyni, dolaşım sistemini yanıltmaya çalışarak bir şeyler yapılıyor da ruh çok akıllı!
Onun elini bırakınca, güvenini sarsınca başıma ne geleceğini bilmiyorum.
Korkmuyorum, çekiniyorum!

Dün gece kendimi rahatta dinleyemiyorum ve madem yazamıyorum o halde okurum dediğimde gidip İclal Aydın’ı buldum.
Gece demedi beni içeri aldı.
Ruhuma tarçınlı çay yaptı.
Bana da olmuştu ama geçer,bir defasında uykumda kalbim çıt dedi kırıldı! Dedi.
Gülümsedi.
O an gözlerinden gemi geçti.
Gamzesi ne güzeldi!

İçine gülüşleri de dolmuştu acıyla dudağını büzüşleri de.
Dünyanın çekirdeğine düştün di mi sende? Dedim.
-Ohhoooo! Çoook! demesini bekledim.
Demedi.
Çıt dedi şimdi kalbim.
Çıt dedi kırıldı!
Ben şimdi dünyanın çekirdeğine düşer miyim dersin İclal?
Düşersem gündüz gezinen hayaletim de gelir mi oraya?
Gelmezse katlanabilir miyim sence bütün bu olanlara?
Ruhum savaş baltalarını bulabilir mi el yordamıyla?

Hey heeeyyy! Hoca Nasrettin Hoca!
İclal hiçbir şey söylemezse sen yardıma gelir misin acaba?
Malum düşmüş olacağım, malum kalbim de kırık olacak!
Çıt! Ah
.

Not; Delirdim
Bir daha Not; İclal Aydın’ın cümlelerini dün gece yara bandı yaptım.Keşke dedim!
Keşke omuzlarımızda şalla, kaç terasta sohbet edeceğimizi, hayatı birlikte kurcalayacağımızı şimdiden bilse.
Ben onu seviyorum o da beni sevse!
Santorini evimdeki beyaz bankın önüne gelip Elçiiin! Bağ aldım ben! Gidip evi ortasına dikmemiz lazım dese.
Çocukken boynunda taşıdığı anahtarı salondaki bibloların önüne yerleştirse.
Fotoğrafını çeksem, gamzelerini görseniz, gülüşü hiç gitmese…

Benim notlarım bitmez;
Serkan Tavşanoğlu sen ne güzel dostsun, nasıl şanslıyım!
Seni onlu yaşlarımın bittiği yerde tanımıştım! Şimdi yirmili yaşlarımın son günlerindeyim.
‘İyi ki’sin sen! İyi ki!

En son not; Nasrettin Hoca ben dünyaya ters binsem? Olamaz mı olabilir.

Pek çok önemli not; Alerji ile ilgili yazdıklarımın hepsini ciddiye almazsınız değil mi? Yapmayın sakın ha, sakın.Ben delirdim diyorum siz bana uyuyorsunuz. Doktora gidin.

elçingören 22ekim 2011 04:20

8 Kasım 2011 Salı

Fazla uzaklaşmış olamaz. Bak ateş hala sıcak!

-Yazar şu dakikalarda kelimelerin içine düştü.
Bi çıksın burada yayınlayacak! Demiştim size...
Az önce tırmandım, buraya yapıştırdım.

Biliyor musunuz daha yaşarken, bir gün bunu yazacağımı biliyordum!
Bilmiyordunuz.
Bilin diye söylüyorum; Bu bir Rögar hikayesi!
–Rögar deyip geçmeyin, yazı içinde ünlü olacak kendileri-

2003 yazıydı, dört tarafı makilerle dolu kiralık evimin bana sunduğu şeylerden biri sokaktaki ‘Rögar kapağının’ gece yarısı gürültüsüydü!
Taşındığım ilk gece bu kötü sürprizle karşılaşmış olsam da, günlerce aradığım evi bulmanın mutluluğu paha biçilemezdi.
Hem girişinde limon ağacı vardı!
Üst katında palmiye gölgeleri. Misss!
Sevdiklerimin odalarını hazırlayacaktım, bir gün ‘şehir hayatı’ onları yoracaktı evet, gelip odalarına çekileceklerdi bir güzel.
İkinci gün -Evde yemek pişmeli! Diyerek koşup köylü pazarına gitmiştim.
Kocaman pazar torbalarımla birlikte eve dönerken içimden yine bilmediğim dillerde şarkıların yükselmesine gülümsedim.
Yemek pişti bütün odalar artık içinde yaşanacak her bir şeyin farkındalığını üstlenmişti.
Emlakçı’nın anahtarlığı Meksika şapkalı bir maskotla değiştirildi.
İşlem tamamdı!
Belki bir şeyler yudumlansa evin bütün enerjisi sahibinin sesinden duyulacak birkaç sözle daha iyi olacaktı fakat ‘yalnız’ çıkılmıştı yola.
Ağlaya ağlaya geçilmişti kara yolunun çizgilerle birbirine bağlanmış kilometre taşları.
Hem endişe hem heyecan vardı.
Bir de otobüste dağıtılan küçük ‘yolculuk yastıkları’ tam sıra bana geldiğinde kalmamıştı.
Haksızlıklar karşısında adaletin devasa terazisini getirip tartışmaya başlamam an meselesiydi.
Yapmadım, zaten savaştaydım. Zaten ordularım aç susuz!
Evet ’Kuşku yumuşak bir yastıktı!’
Yol bittiğinde ne olacaktı? Ah!
Beklediğimden çok daha fazlasını, hayal etmekten çekindiğim şeyleri hazırlanmıştı bana İzmir, görecektim!
Şimdi evime yerleşmişken bütün bunları düşünüp yudumlanacak içeceğin her damlasını hak etmiş olmayı sevecektim.
Evden çıktım
Alt katımdaki küçük dükkânın içinde turistler için hazırlanmış yöresel baskılı kül tablaları başta olmak üzere bir dolu şey alıp içeceklerle yukarı çıktım.
Balkona oturup gece seslerini dinledim.
Yazın hiç bitmeyecek gibi olan eğlence mekânlarının arasından sokağa bakarken,
-Acaba kış nasıldır buralarda evim? Dedim.
Ne mutlu ki kışını da görecek ve sevecektim.
Uykuya hazırlanan gözlerimi tanıyordum, yatağıma ilerledim.
-Hoşbuldum! Derken ve uykuya giderken birden yine o gürültüyü duydum.
Sona bir daha bir daha!
Tanrım ben bu rögar kapağıyla nasıl mücadele edecektim!
Bir gün daha geçti…
Sonra bir gün daha!
Yine oluyordu!
Hızla geçen arabalar kapağı ortalamazsa sesi gecenin güvenini yırtıyordu!
Uyumaya çalıştım tam dalmıştım ki; Zıplayarak uyandım ve yattığım yerden karanlığa göz attım.
Sonra bir daha, bir daha…
Gece gece uyanıp görsem ödümün kopacağı şeyler aramaktan kendimi alıkoyamıyor, uzaklaşan araçların motor/fren seslerini duyunca
-Arabaymış araba, kapak sesiymiş! Korkma! Diyerek kendimi sakinleştiriyor bazen kalkıp su içiyordum.
İlk hafta böyle geçti.
Daha o günlerde bu kapağın yıllar sonra bugüne önce yuvarlanarak sonra kendini sürükleyip getireceğini biliyordum, biliyordum.
Gidip bir yerlere şikâyet etsem olmaz mıydı?
Şikâyet etmek yetmezdi, küçük çaplı bir olay çıkartıp durumu acilen çözmek gerekirdi!
Ama tadım kaçsın istemiyordum.
Savaşmaya değil uzlaşmaya gelmiştim.
Yorgundum.
Yol boyu ağlamış ve gözyaşlarımı şişeye koymak istemiştim!
Birkaç gece eve geç gelip bayılarak uyuduğum için acemi şoförlerin neden olduğu sesle arama mesafe koydum.
Sonra o geldi; Uyku Prensi!
Geniş omuzlarının içinde her gece ufak bir parmak hareketimle dönen dünya/küre vardı!
Ne zaman rögar kapağı o bariton sesiyle bağırmaya başlayacak olsa;
–Şiii korkma lütfen ben buradayım derdi!

Gürültünün ardından arabaların motor ve fren seslerini duyana dek ellerini saçlarımın üzerinde hafifçe gezdirir ve öperek beni rüyaya götürürdü.
Bu her defasında yani sayısız kez tekrarlandı.
Gürültüden önce - yolda dönüş sırasında oluşan- ince ‘klik’ sesi vardı.
Bu yalnızca uyanıkken fark edilebilen bir şeydi.
Öyleyse o, uykusunu kapağın gürültüsünden önceki bu işaretin yanına koymuştu.
Ben korkuyla zıplayarak uyanmayayım diye he!
Günler geceler böyle geçip gitti.
Ve her gece ama her gece ‘o zarif uyku prensi’ sadece beni güvende hissetirmeye geldi.
Aynı yatağa yalnızca ‘uyumaya’ giren iki kişiydik.
Ben Prenses değildim ama o Prens’ti!
Vücudumun üzerinde hiç olmadı! O kalbinin üzerinde yürüyordu.

Bazı geceler o ‘klik’ sesini ben de duyardım.
Ama saçlarımı sevsin sonra bir kez öpsün diye ‘masuscuktan’ korkmuş gibi yapardım.
O beni sevdikçe kalbim iyileşirdi.
Ya benim saçlarımın ya da onun ellerinin gögsümün içindeki minik yumruyla bir bağlantısı vardı bunu hiç hiç bilemedim.

Uyku Prensi rüyalarıma gelmezdi, gündüz nadir görünür, akşamları belirir ve her gece rögarın gürültüsüyle kendimi ‘güvende’ hissetmem için yanımda olurdu!

Tanrım! O gürültücü kapak, yolu ortalamayı bilmeyen acemi şoförler iyi ki vardı.
İnceliklerin hakim olduğu evimin her odası sayesinde kaleyi andıran bir görünüm almıştı.
Ve ben uzlaşmıştım.
Yorgunluğum ne tenimden okunuyordu ne ruhumdan.
Öpmüştü yaramın en yumuşak kabuğundan.
-Şiii ben buradayım! Dediğinde bütün cephelerim yazlıkçıların doldurduğu plajlara dönüşmüştü.
Saçlarımı okşayıp yalnızca bir defa öperdi tam tepemden.
Bir daha derdim içimden, bir defa daha gürültü patlatsa şu kapak!

Aslında o prens bu evimde de yanımda, nereye gidersem hep yanımda.
Kalbin üzerinde yürüyen hiç kimse fazla uzaklaşmış olamaz
Bakın ateş hala sıcak!
Bugün bir televizyon programında Yeşilçam’ın vamp kadını olarak tanınan Suzan Avcı vardı.
Upuzun evliliğine dair konuşurken boğazında yumru olan o cümle, bana kalbimi ve Uyku Prensimi hatırlattı.
Sevgili eşi ölümünden hemen önce ona şöyle demişti;
-Ben sanırım ölüyorum Suzan, sen sakın dudağını kırmızı boyamayı ihmal etme!

Sözlerim masal gibi başladı biliyorum.
Bize öğretilen dünyanın sınırları masallara da müdahale ettiği için gözleriniz ‘mutlu son’ arıyor değil mi?
Uyku Prensi’ne ne oldu? Şimdi nerede?
İstanbul’la ilgili planım doğrultusunda o şehirden ayrılmam gerekiyordu.
Zaten bir süreliğine yerleşmiştim orada sonsuza dek kalmak için bile olsa bir süreliğine İstanbul’u seçmeliydim.
Onu doğup büyüdüğü ve ait olduğunu söylediği şehirde bırakıp taşındım.
Son gece sabaha dek o gürültücü rögar kapağını gözlerim dolu dolu ve artık sizin de bildiğiniz o ‘oyunla’ dinledim.
Yine saçlarımda gezinen elleri ve –Şii korkma lütfen ben buradayım! Sözleri vardı.

Uyumasını bekledim.
Uyudu…
O gece ilk kez uzun uzun onu izledim.
Tek bir araba geçmedi.
-Teşekkür ne az kelime! Dedim. -Bunu ilk kez orada onu izlerken söyledim-
Kulağına eğilip şöyle seslendim
-Sen beni iyileştirdin.
Artık olmadığım zamanlarda, bazı geceler ‘korkmuşum gibi’ oyun yaptığımı bilmeni isterdim!
-Biliyordum dedi, biliyordum ki!
Gülümsedik, rögar gürültüsü son kez eve doldu.
Sonra öptüm,
Küçük İskender’in sözcükleri gibi kimi zaman bu duygunun tanımlanabilecek
bir nedeni yoktu!

-Sen kusursuzsun… dedim.
Tekrarladım -Beni iyileştirdin!
Parmaklarıyla dudağıma dokundu, ona göre aslında -Bir nedeni yoktu!

Kalbimin üzerinde yürüdü, yürüyordu!
Bu nedenle asla uzağa gitmiş olamazdı.
Bakın ateş hala sıcaktı.
Yokluğumda kimse farkına varmayacak olursa
-Kusursuz olduğunu sıklıkla hatırla olur mu? İhmal etme lütfen Dedim.
Gece bitti.
Uykudan uyanıp, hayatlarımıza dağıldık.
Araba geçti.
Kapağın sesini işittiniz değil mi?


Not 1;Beni havaalanına götürecek araba geldiğinde son kez evime baktım, sonra rögar kapağına.
Hayat ne tuhaftı ve ne güzel!
Artık sokağın ortasında öylece duran yuvarlak cisimde hep bir parça ben kalacaktım bir parça o.

Not 2;
Ve bazen böyle olur!
Bir meltem gibi ruhunuza dolar bazıları.

Bir daha NOT;
“Ya sert bir rüzgâr eser de burnumun ucunda asılı kalan son kokunu da savurursa?” Dedi bugün Burcu! bir yazısının en başında.
Bazı rüzgarlar ne kadar sert olurlarsa olsunlar alıp götürmezler değil mi sevilenin kokusunu dostum? Bırakırlar belki he?

En son not;
Rögar'a Logar da demek mümkünmüş.
Aslı Fransızca REGARD kelimesi olduğundan en yakını bana Rögar geldi.

Kapanış;
Bütün bunların dışında yazıda geçen rögar kapağı meğer zaten ünlüymüş.
Şöhretinin ilk nedeni bilgisayar devi Microsoft'ta iş başvurusunda bulunanlara mülakatta; Kapağın neden yuvarlak olduğu'nun sorulması, diğer nedeni ise motosiklet sürücülerinin korkulu rüyası olmasıymış.

Hadi öperim, yarın yine yazarım size.
Misss!

elçingören
12 kasım2011
01:58
Evim/ İstanbul

7 Kasım 2011 Pazartesi

Yazar burada konuyu Aşk'a bağlayacak, evet!


Telefonumun şarjı bitti nasıl zor geldi kalkıp almak. Oysa şimdi -Gel Nil kıyısına gidelim! deseler koşacak gibiyim. Neden? Dedim.
Twitter yine yardıma yetişti.
-Tıp buna"duyguda seçicilik" teşhisi koyar, günde aç-tok fark etmeksizin çok doz "o" yazılı reçeteyle kapının önüne koyarlar.

Kendi 'o'ndalıklarımıza! Misss gibi seçilmiş duygulardı bunlar!
Hem doğru yanlış ne fark ederdi ki? Sevdim cevabı.

Bilirsiniz bazen sorularınızın yanıtlarını sizi az tanıyanlardan almak gerekir.
Böylece neredeyse bütün tepkilerinizi bilen yakınlarınızın kafadan elediği bazı seçenekler onlara burun kıvıracak olsanız dahi önünüze seriliverir.

Bu durumu İstanbul çıkışında bir köyde salaş balıkçı meyhanesinde yaşadığım bir şeyle zihninizde biraz daha netleştirmek istiyorum.

2007 yılının sonlarına doğru gözlerine bakınca kendimi gördüğüm, uzun siyah saçlarına dokununca sanki evrenin işe yarar tüm halatlarını elime geçirmişim gibi hissettiğim bir adamla bütün parmaklarımız balığın içinde sohbet ediyorduk.
Neler konuştuğumuza dair ayrıntılar ne yazık ki silinip gitmiş.
-Ve bazen böyle olur-

Ancak sohbetimizin sonlarına doğru bize yaklaşan yaşlı balıkçı, beyazın hakim olduğu masamızı toplamak istediğinde konuşulanlar aklımda!

Kılçıkların doldurduğu tabaklarımız ve boşalmış mezeliklerimiz birer birer masadan giderken karşımdaki kişi, balıkçıya seslendi;
-Lütfen salata tabağı ve diğerleri kalsın.
Balıkçı peki ve iyi sohbetler anlamına gelecek tek hareketle başını hafif yana eğerek yanımızdan ayrıldı.
Şövalye şöyle dedi /Ben ona öyle hitap ederdim/
-Çünkü şu an masada, sözcüklerimizin tam ortasında kırmızı, yeşil… renkli sebzeler var. Birbirimize bakarken onları da görüyoruz.
Bembeyaz bir masa belki şu an olduğu kadar mutlu etmeyecek bizi!


Masanın rengi o sebzelere, sözcüklerin ise hayallerimize ihtiyacı vardı.
Çatallarımız gitmişti.
O salatayı yiyemeyecek olsak da hala yakında bir yerlerde seçeneklerin/ renklerin kalması güzeldi.
-Bir sona bağlamak istemediğimiz tartışmaların olduğu evlerde televizyonu kapatmadan sesini kısarak ortada bir yerde hareket eden bizden başka şeyler görmek gibi hani-

Konumuza dönecek olursak;
Yakınlarımız bizi tanımış olmanın verdiği duyguyla,
-Söylesem de yapmaz! diyerek seçeneklerimizi istemsizce eler.
Çok sıkı dostlukların bilgin susuşları bundandır.
Ve birlikte sustuklarımız ikiye ayrılır.
Dost ve Yabancı!
Her iki durumda yaşanan ‘aynılık’ ‘bambaşkadır’

Bazen biri çıkıp gelir!
Oysa uzakta kalsa sanki daha iyi olacak gibidir!
Yabancı kelimesinin içinde duran ‘kışkırtıcı anlam yüzünden’ hayat bizi bağ kurmanın sisli tepesine getirir.
Kimse üzerine ‘kalın bir şeyler almayı’ akıl edemez önce.
Üşür, üşütür.
Yardımlaşmalar başlar.
Benim ceketim senin termosta çayın derken ‘eksiklikler’ bir kapta güzelce eritilir.
Mesai saatlerine, hava koşullarına göre ve büyük şehirlerde trafik müsaade ettikçe tepedeki zamanlar uzar.
-Yazar burada konuyu aşka bağlayacak evet-

Yabancılardan bazıları tanıdık olur.
Olduğu yerde kalır.
Bazıları arkadaş, kendini hatırlattıkça anılır.

Ve çok azı dost olur.
Onun ne bir ayraca ne de yanıp sönen bir özel gün hatırlatmasına ihtiyaç vardır.
Sizi arayacak olduğunda bilir ki saat kaç olursa olsun o telefon açılır.
Hayat birlikte aşılır.
Artık iç savaşlarda bile yalnızlıktan söz edilemez!
Dost mühimmat taşıyacak, patates püresiyle teyyare saracak,
Kurtuluş savaşındaki gibi, kırık kanadı bu püreyle sarılmış uçağa pilot olup binecek cesarettedir!

Bilirsiniz işte!
Gözleriniz biraz bulutlanmışsa üfler dostlarınız. Biçare bir çabayla da olsa, dağılsın ister kötü hisler.
Çabasına tutunup sorarsınız;
-Geçer değil mi?
-Öptüm ya hani. Geçer geçer, geçmez mi!


Bir yabancı bazen hayatınızda işte bu hali alır.

Kolunuz gibi, Mideniz gibi, Pankreasınız, Kalbiniz gibi, olur olmaz her yere konumlanır!

Ama daha bitmedi!
Kimi zaman ruhunuzun ‘orta odasına’ biri gelip öylece durur.
Yavaşlatılmış film karelerinden fırlamış gibidir.
Çünkü niyeti bellidir.
Oraya ne kadar süre kalmak istediğini ‘bilmeksizin’ yerleşmeye gelmiştir.
Hareket ettikçe daha dikkatli bakarsınız.
Evet basbaya değişik bir şeydir!

Yanındayken zamanı unuttuğunuz kişileri şöyle bir aklınıza getirseniz söylediklerimi çok daha yakın bulacaksınız.
Onların küçük bir gülüşleri, aniden dönüp bakışları, kadehlerine uzanışları başkadır.
Yavaş yavaş geçerler gözlerinizin önünden.
Zamanı unutmaya gelmemiş olsanız da saatten haberdar değilsinizdir.
Yani temkinli olmak o sırada sizin neyinizedir, benim neyime ah!
Bu aslında, sevilenin görüntüsü hep aklımızda kalsın diye verdiğimiz netlik çabasının intikamıdır.
Siz görüntü ayarı yaptıkça bulanıklaşan ‘sevilen’ görüntüsü fotoğrafik hafızaya çok az kopya bırakır.

Özlemek ah! Bir türlü netleşmeyen fotoğrafın belki de çığlığıdır.


Bu gece bu satırlara şu mesajla geldim;
Bazen nefes almak bile ağır geliyor, özlemek yıpratıyor ve en fazla kıskanmak, sevdiğin kişiye yakın olanlar mesela, yordukça yoruyor! Dedi Kins!*

Beni güçlü kollarıyla kelimelerin önüne diken, elimdeki uzun işaret çubuğu ve tayyörümle bir ileri bir geri götüren duyguyu tanıyordum.
Bu artık yabancı olmaktan -nasıl olduysa- çıkmış ve Kins’in ruhunun orta odasına yerleşmiş birine karşı savunmasızlaşan, incelen güvenlik baloncuğuydu!

Sadece aşkın kimyasalıyla ayakta durabilen şeyler vardır!
Örneğin ‘sevilene yakın olanlara duyulan sonsuz öfke
Sonracığıma ‘acaba beni değiş tokuş eder mi? –Halk dilinde/ Kıskançlık’
Özlemek ne demek az önce anlattım, bir netlik çabasıdır özlemek.

Her mimiğini aklımızda tutmak istediğimiz birinin 'o koskoca gözlerini' aniden unutmak bir lanettir evet!


Yazının bu yerine 'gelip benden küçük çaplı bir mucize isteyenlere' uzatabileceğim 'yara bandı' cümleleri nerede mi peki?

Bunun için sizi, az önce söz ettiğim o salaş balıkçıya şöyle bir götürmeliyim;
Yaşlı balıkçı, beyazın hakim olduğu masamızı toplamak istediğinde ona nazikçe
–Lütfen salata tabağı ve diğerleri kalsın! diyen adam haklı.
Kılçıklarla dolu tabakların gitmesini makul bulması can alıcı bir ayrıntı.

Aşık olunca/Sevince ortalama becerilerimiz bile ne yazık ki kayboluyor.
Her şeyin sınırlarını aşar oluyoruz.

Hayatımızı ondan önce dolduran şeylerin ya tam olarak kalmasına
-ki buna özgürlük diyoruz-,
ya da tümüyle çıkarılmasına
-bunun da aidiyet etiketi var- koşullanıyoruz.

Oysa –kılçık dolu balık tabağı gibi- gitmesi gerekenler uzaklaşsa, kalmasında yarar olacaklara dokunulmasa konu kapanacak.

Hayatımızı ‘ondan önce’ dolduran şeyleri ‘masadan’ göndermiş ya da en fenası ‘kılçıklarla’ kalmış olmamız bir kâbusun gündüz gösterimidir!

Dokunduğumuzda dağılırsa, orta yerimizden kanayacağımızı düşünmemiz kendimize yönelik bu tür detaylardaki dikkatsizlik beklentimizdir.

Peki bunları bilge gibi başınızı sallaya sallaya, hak vere vere okuduğunuz
/yazdığım/
halde 'yaralı bir hayvan gibi' en ilkel düşüncelerimizle hop oturup hop kalkmak da nesi?
Hala çözmedik gitti mi ne meseleyi?

Hepimize deriiiiin bir nefes aldıracak cümleleri alta yazıyorum üzülmeyiniz;

Aşk bilinen kimyasallardan başka bir şey
Kalbe nüfuz edince yaralar kapanır gibi oluyor!
Öptü mü içimizdeki meteorologlar şaşıyor.
Her baharda değil, insan her aşkta bahar oluyor!
Özlemeyenin, kıskanmayanın canına yanayım,
demek ki ne balıktan ne de aşktan anlıyor!


Elçin’den öneri;

  • Birlikte Nil Kıyısına gidip sabahlayacak, bir salaş balıkçıyı ömrünüzce anacak aşka karıştıysanız mutlanınız
  • Telefonunuzun şarj cihazını ararken –Nereye koyduysan oradadır! gibi sözlere takılmayınız
  • E peki şimdi nerede o uzun siyah saçlı adam? Gibi gerekli-gereksiz sorularla zaman harcamayınız

Pek çok önemli not;
Kins Twitter sayesinde bulduğum/beni bulan okur –yazar-konuşur-hisseder-iyi ki’dir!
Kins’im Hayat biraz da; - O yolu bilmiyor galiba! Diyerek birbirimizden habersiz takipten vazgeçtiklerimizin kısa yolculukta bize kattığı şeylerdir;)

En son not;
Yazıda geçen fotoğrafik hafızaya yönelik saptamaların bir kısmını yazar 'aşkla' ilgili bilimsel bir makalede okumuştu ama bulamadı şimdi. Bi de uykusu geldi. Sonra bakar e mi?