Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

19 Ekim 2011 Çarşamba

Peki, ama neden? Kirpi miyim ben?


Bu defa sondan başlayarak yazdım.
Nedenini bilmiyorum!
Belki de delirdim.
Girişte durduğuma bakmayın, siz yeni geldiniz ama ben deminden beri buralardaydım.
Size renkli ampullerin cılız ışıklarından yol yapmaya heveslenmiştim, olmadı.
Anlayacağınız bu kez karşılama töreni yok.
Bakınız şu cümle beni tanıyanların hakkımda sıklıkla kurduğu cümlelerin en başında yer alır!
Sen çok güçlüsün!
Peki, ama neden? Kirpi miyim ben?
Bir güne bir gün tekme attınız da yuvarlak olup diken topuna mı dönüştüm?
Amazonlar gibi simetrik kesimli deri eteğimi giyip atımla evinize misafirliğe mi geldim?
Kızdırdınız da civa olup damarlarınıza mı döküldüm?

Neden güçlüyüm?
Ne gördünüz ki.
Mesele para ile de ilgili olamaz!
Öyle olsa -Şunu alacağım! diye işaret koyduğum bütün ada evlerinin tapusu işte şu çekmecede dururdu.
Bu güne dek hiç sormadım gücümü-güçsüzlüğümü, bir kere bile -Neye göre? demedim.
Belki de merak etmeye fırsatım olmadı.
Onlar benim gücümü düşünürken ben yeni bir şehirde ya da ülkede ev kuruyor, süzgeç, en yakın taksi durağı magneti ya da vileda seti alıyordum.
Tanrım ne çok evim oldu benim.
Ne çok pencerem!
Çok ev demek çok yol demektir.
Uçakla , gemiyle, otobandan kıvrılarak geçilen yolların bir yerinde durup -İşte burasııı! Dediğim, yükümü indirdiğim hiç atlamadan ‘huzurlu’ hale getirdiğim evlerim.

Duvarlarından geçen sesim, balkonlarında güneşle ısındığım öğlenlerim.
Sadece zırhım incelir gibi olduğunda bile; Bak yenildin işte! Diyen uzaklardan gelen seslere bilge gülümseyişlerim oldu.

Birinin balkonunda ayçiçeği tarlaları vardı.
Diğerinde palmiye ve portakal.
Birinde mezarlık, diğerinde hiç durmadan top oynayan çocuklar!
Bir diğerinde Akdeniz.
Şimdi ise İstanbul. / Ayasofya, Taksim, Çamlıca!
Atatürk Havalimanından havalanan uçakların kanatları bile var burada.
Yaz bulutlarını gördüm
Kış bulutlarını da.
Ve yollar.
Beni buraya getiren, kimi zaman tedirgin, kimi zaman rahat!
Koca bavullarla, küçük el çantalarıyla çok parayla az parayla çıkılan yollar.

Görülmemiş iklimler, yemekler, yüzler.

Uzaktan göz kırpan ışıklara yaklaştıran her şeyi ‘yol’ olarak kabul etmiş birinin ne kadar gittiğini ve gidebileceğini bilirsiniz siz!
Yollarım ruhumdaki kederi sıyırdığım tabelalar, dubalar ve hava boşluklarının arasındalar.

Aslında bunları gücümü-güçsüzlüğümü belirlediği için değil, kendimi kaç kez denediğimi görmek için not alıyorum.

Öyle çok şeyden atlıyoruz ki, öyle çok şeyin kenarını kıvırıp köşede bırakıyoruz ki.
Bir gün yeniden elimize alınmayı bekleyen kitaplar gibi ‘anlar’
Kendilerini yeniden hatırlatmaları için hiçbir şeyleri yok! Ah!


Güç üzerine yazılan onlarca makale okumuş biri gibi değil, bir dostuna -Hayır ben güçlü filan değilim! diyen ve aynı sözü başkasından işitip ona güçlü olduğunu açıklayan biri olarak okuyun beni.

Bakın güç dediğimiz şey başkalarının genellikle yere serileceği durumlarda hiçbir şey olmamış gibi davranan insanların son derece kolay atlatılacak şeylerde yerle bir olması demektir.

Güçlü kişilerin ruhunda metronom vardır.
Onun atışları öyle nettir ki uyum sağlar sağlamaz her şey belli bir düzeyin çevresinde konumlanır.
Bunun altında kalanlar ‘felaket çanı’dır ve fırsat bulduğu ilk anda çalarak, titremeyen tek bir duygu bırakmaz.

Güçlü bulduklarımızın olmadık yerlerde, olmadık şeylere karşı kaybettiği savaşlar mağlubiyetten söz etmemizi sağlayamaz.
Aksine güç algısındaki yükseliş sayesinde- bu ağrı eşiği gibi bir şey- gövdesini yerde, başını omuz hizasının üzerinde merakla kocaman açılmış gözlerle buluruz.
Çünkü o sırada ‘sevgili güçlünüz‘ şaşkındır!
O o güne kadar ‘Yerle bir olmak’ değimine sözlüklerde rastlamış ve üzerinde durmamıştır.
Çünkü o cümlenin içini dolduracak bir eylemi tanımıyordur.
Ama düştüğünde siz deyin üç, ben diyeyim beş kırık…
Ayağa kalkıp üzerindeki tozları sirkelerken aklından geçen şeyler karışıktır.
Sürece yayılan cümleler genellikle şöyledir;
-Bu ne şimdi?
-Neyse dur bakalım, şurada biraz oturayım geçer!
¬Hallederim ben ya!


Aynı gece yastıkla buluştuğunda; -Ben güçlü değilim!

Hâlbuki -Önümü göremedim! Çünkü ruhum programlandığı şeyin peşinden koşuyordu.
Kendimi bulmak!
Asla ararken değil, yolumda giderken!

Kıvrılan bir patikanın dibinde, rüzgârlı bir öğle sonunda.
Yeni evin ilk gecesindeki tedirgin ‘çıtlarda’
Huzur beklentisiyle yanaşılmış pencere yanında kendimi bulmak.

Ben onca evi kendime yerleşmek için seçtim.
Ve yolları kendime gelmek için geçtim.
Güçlü değilim.
Ancak kabul edebilirim ki çok denendim.
Deneneceğim!


Buraya kadar geldiğime göre size kendi cümlelerimle finali de gezdirebilirim ama bilirsiniz bazen ‘dış ses’ gerekir.
Bazen sesiniz ve sözünüz o kayıp parçayı ortaya çıkarmaya yetmez.

Kendimi kendimle ikna etmek benim iyi bildiğim bir yol.
Defalarca geçtim!
Ancak bu defa Cezmi Ersöz’ ün sesini kıvırdığım bir sayfasının tenini size getirdim;
‘‘Kötü bir yaz geçirdim.
Oysa ne çok şey umuyordum ben bu yazdan.
Her şeyi derinden hissedebilmek için korunaksız, zırhsız bırakmıştım kendimi.
Öylesine yalın yaşıyordum ki duygularımı sonunda derisiz kalmıştım’’
Diyen yazarın derisinden bile çıplak ortalarda gezinirken söylediklerini getirdim bırakıyorum işte önünüze;

Türbelerde yanan kandil mumu gibiyim; Kim istese üfleyip söndürebilir beni, ama başlarına bir şey gelmesinden korkuyorlar!

Son not; Yeniden düzenlediğim yazı masamın üzerindeki kelime kuyusundan evlerim ve yollarım çıktı.
Şimdi Uyku Prensi elini verirse bütün bu yorgunluğu onun omuzlarında atacağım.
Pek çok önemli not; Kirpi çocukluğumdan beri bana hep komik gelir. Ne tuhaf isim Kirpi!
Bu arada kirpiler insanların dayanabildiği tetanus zehiri miktarının 7 bin katına dayanıklıdır
 Çok zehirli bazı böcek ve yılanları kolaylıkla avlayıp yiyebilir.
Ancak süt yüksek miktarda laktoz içerdiğinden kirpiler için öldürücü nitelikteymiş.
-Sindiremiyorlarmış!

elçingören 19 ekim 20110 4:27

10 Ekim 2011 Pazartesi

Lütfen kabine girip ezberinizi bozunuz!


Ne zaman istersem gökyüzünden kovalarca su dökerim, beni yine de göremezsiniz!
Tanrı böyle diyor olmalıydı!
Yağmur yağdığında gözyaşlarımızın geri döndüğünü de söyleyenler vardı.
Bu fazla hüzünlüydü…

Kimse göremez ki onu!
Bugün bir dostumla şemsiye aldık, hayır gökyüzünde kova olamazdı.
Ne zaman dışarı çıksak mutlaka birlikte alışveriş yaparız, Tanrı istediği her şeyi yapabilir evet.
Yağmur yoldan geçen arabaları da ıslatır ama onların şemsiyesi yoktur.
Trenler ve gemiler yağmuru tanır, dostumla bugün uzun uzun sohbet ettik.
Dün fotoğraf çekimi vardı. Hüzün çok değişik bir kelime.
İyi ki dün güneş saklanmamıştı, kova içine su ve oyuncak koyulabilen bir şeydir.
Tanrı dediğimde karşılığının ne olduğunu sorgulayanlar var mı?
Bisikletim olsa binerdim. Yağmur gözyaşı değildir. Sorgulamayın bence. Dostumla tost yedik.
Fotoğraf çektirmek güzeldir. Aklım biraz dağınık, yağmur İstanbul’daki gemileri de ıslatır.
Dostum aklını tavan arasında en bulamayacağı yere saklamaya gitti
Tanrı ne zaman görünmek isterse o zaman görebiliriz. Sahile bisikletle giderdim. Tavan arasından yarın dönecek.
Yağmur sonbaharın elleridir belki, dostumun ismini ne yapacaksınız ki?
Çocuklar için 'para' onunla kaç 'oyuncak' alabileceklerini hesapladıkları bir şeymiş.
Bugün tren yolu gördüm. Gemiler ıslanınca üşür. Tavan arası tozludur. Aslında bisikletim vardı.
Hüzün yağmurun içinde yoktur, tostumuz karışıktı, Tanrı hepimizi görür.
Sonbaharın elleri yağmur olabilir evet! Arabalar trafikte sıkışır. Bisiklet neşelendirir.
Oyuncağım olsa oynardım, belki de yağmur Tanrı’nın kucağından dökülür. Aklım bazen böyle karışır, karışır!

İlk not; Gören'im gülümsesin diye...
Pek çok önemli not; Neyi nasıl yazdığımın önemi yoktur! Şimdi siz hangi zamandaysanız hangi günde ve yerde, sözcüklerim tam olarak orayadır!
Son not; Delirdim!
En son not; Etrafta kabin yoksa kalbinize dokunun, o yaratılmış en güzel şeydir.
İçinde dünyalar vardır, sesi bile vardır!

Bilgi/ Yazı türü hakkında fikrim yok, tarzı geçtiğimiz ay internette karşılaştığım kısacık alıntıyı çok fena andırıyor. Okuduğumda çok beğenmiştim. Eğer derli-toplu bir yazar olsaydım size onu da okuturdum. Derli-toplu yazar olmaz. Gemiler güzeldir! Miisss.

elçingören
10 ekim2011/ 03:10

5 Ekim 2011 Çarşamba

İKAZ KUKASI !


Bazıları bir şeyler söyler bilindik sıradan şeyler.
Ve onları ''ilk kez duyuyormuş’’ gibi dinlememizi isterler.
Mırıldanır gibi, haykırır gibi ama mutlaka duymamızı beklerler!

Siz -Hadi biraz makul olayım, hadi şu ışıklı başlangıcın güç kaynağıyla fazla uğraşmayayım! dedikçe, inat ederler.

Kırk haramilerin kapısında o sihirli cümleyi söylemezlerse asla içeri girip ‘ganimetlere’ ulaşamayacaklarmış gibi, kendilerini tekrar ederler,ta ki duyulduklarına emin olana dek!

Diyorum ki;
Artık -Seni yıllardır tanıyor gibiyim! cümlesini ''imdat çekici'' yapmasanız!
Bakın unutursunuz diye girişe ikaz kukası koydum.
Lütfen diyorum… Lütfen yapmayınız!
Bu durum ‘o an için aynı frekansta olduğunuz’ kişilerde genellikle hissettiğiniz bir şeydir.Abartmayınız, şaşırmayınız!

Yaşandıkça eskitilen ilişkilerin cümleleri kısalır.
Bu yüzden başlangıç için bütün geçmişi kapsayan ifadeler bir bakıma sakıncalıdır.
Böyle cömert davranmak yaralanma riskinizi yükseltirse ne olacaktır?
Asla düşünülmez! Katiyen durum değerlendirilmesi yapılmaz.
Dostlar her daim akıl danışılan kulübelerdir ama konu ‘eros’un oku’’ olunca önlerinden gizli gizli geçilir!

Oysa –neredeyse- tüm başlangıç cümleleri duyulmuş, tadılmıştır.
Bütün hayatımızı saniye saniye anlatabilmek arzusu çizgi filmlerde darbe alan kahramanın başında dönüp duran kuşlar gibi midir?

Hanımlar&Beyler bilmelisiniz ki;
Başlangıçların poposuna ‘ışık hızı bacakları’ eklenmiştir!
Başlarken zaman ‘hep ama hep’ istenilen hızın üzerindedir.


Gideriz gideriz…
Sonra bildiğiniz denizlere çıkarız işte.
Martısız, dalgasız, renksiz.
Eylül gelir,Ekim koşturur Kasım naftalin kokan bir ihtiyar gibidir!
Başlangıçta darbesiz dönen ‘çizgi film serçelerinin’ o minicik sevimli kanatları büyür büyür albatros kadar olur melankolik bir rüzgarla içerde ne var ne yok dağıtır!

Yazar yanılıyor olamaz mı? Olabilir!
-Yok ya galiba haklı! diyenler deniz bitip karaya çıktıklarında
-Neler varmış acaba burada? diye alt satırlara geçebilir!

Birbirine benzeyen başlangıçların ortalama aşklara iniş yaptığı yerde deniz biter.
Miço’nun -KARA GÖRÜNDÜÜÜÜÜÜÜÜ! Sesini işitmeden kendini kumsalda bulur insan!
Biraz dolaşır, elini ayağını nereye koyacağını mutlaka şaşırır.
-Yolculuk biter bitmez ayrılmayalım bari! Der.
Bunun tek kelimeyle ifadesi ‘ertelemedir’ Daha kısası ‘of’
Yeniden gider, gider…
‘Sırt çantası’ ağırlaşır, daha önceleri el ele tutuşmak için bulunan bütün bahaneler işi bırakır, mesleki açıdan rakiplerle girilen mücadele gözden geçirilir ve mutlaka işe daha fazla yoğunlaşılır.

Yazar burada seslenmek istiyor;
…/… Ben yazarım ama bitmez !


Gidilir de gidilir. Ufak dağlar aşılır. Gittikçe yalnızlaşılır!

Yeniden gelinir o kıyıya.
Yuvarlanarak ya da sürüklenerek ama asla ayaklarla değil!
Bütün kelimelerin saklandığı, dipsiz bir çekmecede kalır daha önce saniye saniye anlatılmak istenenler.
İşte o kıyıya ‘AŞK BİTTİ’ deriz.
Bitmese söyletirdi. Bitmiş olmalı deriz!

Bütün oyuncaklarını elleriyle göğsüne kule yapmış bir çocuğun,
çok beklediği, özlediği biri kapıdan içeri girmiş gibi,
her şeyin yerlere saçıldığı bir zamanı andırır aşkın bitişi.

Duyulmasa da gürültü koparır.
Üzerinden atlayarak ya da ezerek geçtiğimiz bütün o geçmiş, pişman olur mu peki onca zaman yanımızdan ayrılmadığına?
Ne çok şey vardı hâlbuki bir çift göze bakıp anlatılacak!
Bir şey olur işte...
Köşegen bir yumru oturup yutağımıza
-Anlatma yaa boşver! Der.

Bu vazgeçişin başladığı yerde görünür işte o gri, martısız, dalgasız denizler.

Kimsenin açmadığı yerden başlayan o cümleler, öyle birdenbire biter.
Haramilerin gizli parolası bir sonraki tanışmanın kalbine ilerler.

Sonra zaman geçer, zaman hep geçerdi zaten.

Biri gelir; Seni sanki çok uzun zamandır tanıyormuşum gibi der!
Gülümseyerek artık denize benzemeyen denize bakarsınız.

Hırçınlaşacak gibi olduğunuzda renkler değişir, dalgalar ayakucunuza ilişir, bir martı simidinizle uğraşır.

İmdat çekici Eros’un eline hep yakışır.
Sanki dersiniz, ben hiç susmadan anlatabilirim.
Şimdi şu uçan halının eteklerinde dünyayı en başından turlayabilirim!

-Sanki seni daha önce tanıyormuşum gibi! AH!

Mantığın kollarına yapışmış olsanız da; İmdat Çekici’dir aşk!
Duymayayım dediğinizde, elinizde var olur!
Kırk haramiler gibi, önünde durduğunuz kaya kapının o pek mühim şifresi sayesinde ulaşılması muhtemel bir ganimetin hayaliyle uyunur, uyanılır!


Girişe ikaz kukası koymuştum. İyice okuyun, sonra kaldıracağım.
Öperim Öperim.

İlk not; Artık kendimden korkuyorum evet.
Bir kişi daha –Nereden buluyorsun bunları? diye sorarsa kollarımı sonuna kadar açıp kendimden kaçacağım. Aramadım mı sanıyorsunuz.
Bulamadııımm, bulamadım!
Son not; Uyuduğunuz iyi oldu. Siz ayaktayken yazamıyorum.
En son not; Türkan Şoray gözlü dostum.
–İp!
Şu güzel saçlarının hemen üzerindeki,Gepetto’nun hünerli elleriyle yerleştirdiği ip! Dosta düşmana karşı koydu onu oraya, hazırlarken yanındaydım.
Miss.

elçingören 5 ekim 2011 02:00

4 Ekim 2011 Salı

Plak iğnesinin yapabileceği her şeyi yapabilir; Aklımızda kalanlar!


Yazıya kaç defa, nerelerden girmeye çalıştığımdan bahsedeceğim çünkü şimdiye dek hiçbiri doğru bir girizgâh olmadı.
Şu an yazdıkça birer birer alta düşerlerken beni eğlendiriyorlar o ayrı.
Söze nereden başlayacağımızı asla bilmediğimiz zamanlarda ne yaparsak onu yaptım.
Ne fazla ne eksik.
Yazı dilinde kem küm böyle bir şey aslında.
Eeee şey diyecektim gibi, gibi!

Az sonra söz edeceklerimi bildiğimden son derece kurnaz davranıp taa İlkokul koridorlarımızı en başa ekleyip duruluk –masumiyet- dokunuşu vermeye çalıştım.
Ben var ya ben! Dedim. Güldüm oyunlar yapan zihnime hahayy!
Vazgeçtim, vazgeçtim, türlü başlangıçlar seçtim
Artık bir biçimde söze girdiğim için
–ve sizin rüzgarınıza teslim bir yelkenliyi de kısmen andırdığım için-
dümdüz gideceğim ‘mutlu sona’
Ne yani? Masal mı bu?
Neyin ‘mutlusunu’ kurcalanmakta peki yazar şimdi?

Bakın sizin işinize yaramayacak olsa da ben Mungan’ın söylediği gibi
''yazar silersin yazar silersin
o okuyamaz ama sen hepsini söylemiş olursun!''

Durumu yerine ‘söylenmesi gereken her şeyi, söylemiş gibi olmak yerine, söylemeyi’ tercih edenlerin filikasında gidiyorum karaya.
Gemi mi?
Gemiyi görmedim hiç…
Önce kadınlar ve çocuklar! Sesini bile duymadım.
O kadar uzun bir yolculuk ki bu belki duymuşumdur ama hatırlamam imkansız.
Kendi içime giden yol bu!
Karanlık ve aydınlık binlerce kulübesinden yaşamlar çıkan.
Mahalle olan, köy olan, medeni olabilmiş ama şehirleşmemiş, öyle deniz kenarında sakin bir kasaba olarak kalabilmiş kendime, içime!
Kâh elektiriksiz kâh yolsuz kâh susuz, doktorsuz, fabrikasız kendime.
Bütün ihtiyaçlarını kendi gören, devlet bana yardım etsin demeyen ''benim’e'' yolculuğum.

Başka bir yere çıktığım da olsa benim bütün çabam ruhumun böğürtlen bahçesine bir uğamak.
Ve belki bir avuç için kollarımızın parçalandığı bilindik bilinmedik bütün bahçelere…

''Lütfen elçin kes artık şunu, biraz kenara çekil ve izin ver.
Aslında başka bir konudan söz etmek üzereyken yine o başının üzerinde bir ip varmış hissi veren duruşunu şu köşeye bırakıp gel.
Üzerini örtmene gerek yok buralarda senden başka kimse yok, kimse almaz , alamaz''


Şimdi bakın ben son zamanlarda bütün dikkatimi bölen birini buraya paaat! Diye etiketlemeye geldim.
Hani M.Longston elindeki makasla şöyle bir eyleme girişmişti ya;
''Bazen insanlar da ikiye ayrılır.
Yanınızdakiler, aklınızdakiler!''

İşte oradayım.
İkiye ayrılan, solucanı andıran tek sırayla insanların olduğu yerde.

O aklımdaki öyle kusursuz bir şey ki üzerinde binlerce kez değişiklik yapabileceğim kadar bembeyaz, silgi izi bırakmayan dokuda, haberi de yok oh mis gibi çiziyorum onu gün içinde defalarca defalarca!

Aslında hiç aklımdan geçmiyordu ancak bugün –bunu çok kozmik buldum evet- bilgisayarıma şu not –öneri- düştü; -Yoksa yazmazdım, yazmazdım!-
''Henüz ortaya koymadığınız konunun hayallerine dalmadan önce ilgili kişilerle görüşmeyi unutmayın''
Okudum ve
-Oysa ne güzeldi dedim eskiz defterim! Dedim.
Dilediğim kadar yatırarak kalemi, dilediğimce sivrilterek ucunu sınırlarını bizzat çizdiğim şeylerin dışında hiçbir şey yok.
Bunu neden neden kaybedeyim ki?
Ve daha gözlerimi cümleden çekmeden aklımdan borazan çalarak;
- gülmeyin ama öyleee’
- Kendine ait ne az şeyi var! Diyerek geçen bir bando takımı! Gördüm.
Kendine ait ne az şeyi var… Ne az! Hüzünlü buldum, hüzünlüydü çünkü.
Ve belki haberi olsa yepyeni şekiller ekleyecek, benim düşünü bile kuramadığım kusursuzlukta hemde!
Bundan mahrumum belki de. Mahrumuz birlikte.

Sorun belki de şu;
Bütün bunların aklımın rüzgarlı tepesinden geçtiği hakkında en ufak bir düşüncesi bile yok. Bilmiyor! Hüzünlü işte, hüzünlü!
Ama bakın en başta söyledim size!
Plak iğnesinin yapabileceği her şeyi yapabilir; Aklımızda kalanlar.
Mesela şimdi yapıyor bana…Ah!


Sanırım bütün bunları size yazarak ne yapmaya çalıştığım konusunda gerçek bir fikrim yok.
Ancak aklımızda kalanların evde kaybolmuş iğneler gibi olduğunu söyleyen biri vardı. -Bağışlasın ama ismini hatırlayamıyorum-
Toplu iğne kaybetmişim gibi eve gelen herkese terlik verip uyarmak istiyor gibiyim.
‘Yere iğne düştü, terliksiz basmayın aman ha!’


İçimde kalması başkalarına zarar verecek gibi.
Ya da tamamen uydurma.
Anlatmak ve kurtulmak istiyorum o kadar.

"Kabul. Bir kez yolda karşılaşalım, onunla da avunacağım." Diyen Turgut Uyar kadar makul biri de değilim ki geçip gitsin şu kayıp masal.

''Bazen insan "ben iyiyim" dediğinde, gözlerinin içine bakıp, "iyi değilsin, biliyorum." diyecek birine çok ihtiyaç duyar!'' Diyerek yanımdan geçen, arabasının aynasında saçlarını düzelten Can Dündar’da bu gece haklı değil.

Size daha önce söz ettiğim gibi medenileşmiş ancak şehirleşmemiş dünyamın içinde bu tip güç kuyularına ihtiyacım olmadı ki hiç!
Evimin içinde şimdi bu yazı masamın üzerinde bir kuyu var zaten.
Her gece arzu ettiğim kadar derine, dünyanın çekirdeğine kadar inebilecek uzunlukta ipiyle duran bir kuyum var; Kelimeler!

Onların gücüyle yanaşabilirim karaya ve asaletleriyle bütün düşlerin içini dolduran sesleriyle seslenebilirim ona.
Omzuna uzanıp o kelimelerin gücüyle uçurabilirim onu da.


Ki bir zamanlar o da yazarmış…
-Merak işte; Acaba neler yazarmış?-

''O değil de dün acayip acıkmıştım, bütün gün durmadan yedim ve aynı gün içinde bitirdim onu. Ruhu aç bırakmamalı nihayetinde…'' Diyen hemcinsim İngiliz yazar Agatha Christie gibiyim bu gece.
Ne varsa –yemek değilse de- öpüp okşamalıyım gibi!

Onu çizdim mesela bu yazıda.
Dudağını, ben karşısında ona bir şeyler anlatırken her şeye şaşıran ve içinden kesinlikle ‘harikalar diyarı’ geçen gözlerini,
buğday saçlarını, küçük güzel parmaklarını…


Siz hayal edin şimdi,aklınızda nicedir kayıp bir toplu iğne gibi duranları, buralarda bir yerlerde olan ama kaybolmuş hissi verenleri
ve o odada yaşadığınız bütün zamanları.

Şimdi buradan çıkar, şimdi şuradan değdiniz anları.
Bir türlü bitmez ya hani kaybolan halleri; Bulunduktan sonra bile ah!

Yine başlığın hemen altındaki yazarın sözleriyle son vermek istiyorum şimdi bu bahse; ''Çünkü susmuş bir kadın için bitmişsiniz demektir!''
Konuşuyorsaaaam bir nedeni var!
Vardır herhalde , vardır vardır!
Öperim öperim.

Pembe Pelerinimle şimdi gidip Agatha’nın dizlerine uzanıp gökyüzünü izlemeliyim.
Sözleştik, yoksa kalırdım sizinle.
Öptüm, yine öperim!


Pek çok önemli not; Ve belki bu yazıyı bir gün onunla birlikte okuyacağız...
Bakın buraya yazıyorum, utanacağım filan, UFFF!

Not; Mirkelam patlatsan ya şimdi bir şarkı, ne var yani?
Not; Neden normal biri gibi davranmam ki ben! Bazen -ama bazen- çok canımı sıkıyor bu konu.
Sonra diğer sesler karışıyor düşünceme; Normal olsan yazar olamazdın bi kere!

Son not; Şaka şaka!

En son not; Şimdi yazının üzerindeki fotoğrafa bir kez daha bakın, eğlenceli bulacaksanız, Bando'nun sesini bile duyacaksınız!
Bu ne biliyor musunuz?
Bu sizinle yazı sayesinde kurduğumuz o muhteşem bağın ta kendisi!
Mis gibi...Misssss!

elçingören 4 ekim 00:30
Caddebostan istanbul