Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

26 Ağustos 2011 Cuma

Bence, aşkın içinde Omega 3 bile vardır!


Elinize en son nerede geçti bu ferman bilmiyorum.
Bilmekle de ilgilenmiyorum.
Çünkü ne kadar anlatmak isteseniz, o kadar eksik kalacak.
Siz anlatırken değiştikçe, aklınız olanlara takılacak.
Özne dolaylı olarak yara alacak.
Çünkü savunmasız!

Açıkta duran kalp gibi, bebeklerin sertleşmemiş kafatası, kökünü toprağa henüz dokundurmuş bir bitki gibi!
Yara almaya müsaittir aşkın öznesi.
Omega 3’üde vardır, B12’si de!
Ama savunmasızdır işte.


Kendimden biliyorum
Ben de düştüm elbet, benden büyük bir fermanın kollarına!
Kokusu sinmiş bir yastık buldum uykumun arasında.
Yaslandım mürekkebinin koyuluğuna, yıldız kaydı yakalayıp koydum yanına!


Sonra sordum; Neden böyle olur?
Ayrılıkla, yer bitip gök başlarken, gördüğü ilk yıldızı onun saçları değdi diye yastığa bırakanların aklı, ilişki içindeyken nereye gider diye?
Hadi gitti diyelim. Şöyle yakasından tutup oturtmaz mı karşısına?
Uslu dur demez mi?

Ferman boylu boyunca karşısındayken;
O düz yazının kucağına uzanıp kalsa insan bir defa.
Bir tek defa!
Soru işaretlerine, belki’leri, olabilir’leri takmadan,
ünlemlerin noktasında otursa,
parantezlerin sırtına yaslansa,
virgüllerin zayıf omuzlarına, bir şeylerin devamını mutlaka getirmesi gerektiğini asmasa.
Aşkın içinde Omega 3, B12! var
İşte bu talihsizlikler nedeniyle hiç koruyamaz kendini ah!


Ve bazen böyle olur! Evet.
Ne yaparsanız yapın bir tek ona çarpmaz attıklarınız!
Koskoca gölü ıskalamak gibidir.
Elinizdeki taş, içine düşüp daireler çizmez işte!
Luuop! Sesi de çıkarmaz.
Bir kale duvarını andıran gölünüzün kenarında, iki koca avuç taşla kalırsınız
.
Bazen böyle olur! Ne yaparsanız yapın bir tek ona çarpamazsınız.
İyi olur size.
İyi olur bana işte!

Bir yere bağlamak için yazmıyorum bunları aslında.
Elinden gelenin bu olduğu ve fazlası için aslında pekte uğraşmayacağını bilen biri olmanın dışına da çıkamıyorum.
Çıkmam da!
Bakın yazı burada nasıl da değişiyor, fark ettiniz değil mi?
Az önce neredeyse bulduğu bütün sivri cisimleri ok yapıp kendine fırlatacak biri varken şimdi her şey değişti.Çünkü iki yüzü vardır kağıtların.
Ve aslında üç boyuttur!
Fermanların tek imzası, kağıtların iki yüzü vardır.
Buyurun çevirelim!

İlk adımdan beri, cümlelerden oluşturduğum köprüden geçmeye çalışırken kendimi hooop yerde buluyorum!
Düşe kalka geldim, geliyorum.
İzninizle, şimdi dizlerimdeki –dirseklerimdeki- taze kanı silmeliyim
Silerken konuşabilirim aslında.

Bir kez yere yüzüstü düşmüş olanlar bilir ki, her şey yeniden yoluna girecektir.
O yola girerken, siz rayda kendinizi değiştirmeyin, bu, yalnızca bu bile yeterlidir öyle değil mi?

Hanımlar & Beyler!
Bu bölümü öyle uzun uzadıya geçmem sizi de beni de yorar.
Verilen her söz, seçilen bir yöndü! Yürüdü, yaramaz çocuklar gibi yoldan geçerken tabelaların yönünü değiştirdi Aşk! Gördüm, seslenmedim!


Tabelalara baka baka gelmişti.
Neden çıkışı gösterenleri sevmedi?
Bir türlü sevemedi ki?
Hayır, varoluşumun gerçek nedeni bunları düşünmek olamazdı! Dedim.
Aldı elimden fermanı gitti!
Aşkın içinde Omega 3, B12 filan vardı.
Yararlı bir şeydi velhasıl.



Bir kale duvarını andıran gölümün kenarında, iki koca avuç taşla kaldım.
Yine kalabilirim.
Dünyaya sadece 'tüketmeye' gelenlerin bahçesinde değilim!
Ben yaratmaya geldim.
Tanrı’nın kalemi elime geçtikçe,o buna izin verdikçe, buraların resmini yeniden yeniden çizebilirim.

Uykum var, rüya beni almadan önce
şöyle biraz uzansam dizinize
yıldızları taksam yerine
Omega 3 neyle çözünür söyler misiniz?
Öpüp iyi geceler diler misiniz?


elçngören 26ağustos2011

Pek çok önemli not;

Yazının bir yerinde içimden; Sanırım şu an yazı kontrolümden çıkmak üzere ve yine sanırım dağınık bırakacağım! Dedim.
Çünkü bugüne bugün ben ’pembe pelerinli ilk kadın kahramanım!’
Bu uzun ve son derece gösterişli ismi kendime ben takmadım.
Ama düşünsem bu kadar açık bir ifade bulmazdım,kabul!
Bana, egon seni yemesin! Aman dikkat diye seslenir ruhum.
‘Kahraman’ kelimesini sakıncalı bulabilirdim.
İsmi, Aşk’tan kadın Kinslayeer taktı.
Çok sevdim!
Sevilmeyecek gibi değil zaten.
İçinde –pembe-pelerin-ilk-kadın-kahraman kelimeleri geçer de yazar sevmez mi?
Şimdi tabi durum böyle olunca, kontrolden çıkabilmesi muhtemel görünen yazılarda da cesaret örneği sergilemek gerekirdi.
Başarıyla sergileyebilirdim.
Yaptım
Yine yaparım!
Öptüm.
Yine öperim!

21 Ağustos 2011 Pazar

Eros ayaklarındaki kumu eve taşıdı!


Size günler önce söylemiştim.
Aşık olduğunuzda karnınıza düşen kelebek, uçmak isterdi ya hani!
Bazen çenesi de düşüyor. Ayrıca ayaklarındaki kumu eve taşıma huyu da var.
''Ayaklarını yıka kelebek melebek anlamam ben!
Dedim küsüp gitti.
Hâlbuki kalacak gibiydi.
Bir gece uzun uzun yazmıştım ona.
Göndermek için beklemek istediğimde gördüm ki zaman benim kullandığım ölçüyü çoktan değiştirmişti bir başkasıyla.
Yeni bir zamanla tanıştım
Ben sana yetmem,yetemem dedi.
Bir not daha ertelendiği için gönderilemedi, okunamadı, söylenemedi… geçildi.
Hep böyle mi olur?
Uzanmak istediğinizde, yetişmek için koştuğunuzda, dinlemek için durduğunuzda aniden.
Bir bakarsınız parmak uçlarınız yetmez, nefesiniz kesilir bir adım daha gidilmez, kulaklarınız yerindedir de duyulası sözcükler gelmez!

Vazgeçtiğinizde önemsizleşen şeyler tutkuyla sarıldığınızda büyür, yetmez sizi içine alıp fır döndürür!
Lunapark gibi renkli -eğlenceli- olabilen ayrıntıların yaptıklarına bakın siz!
Meğer ne güzel bilirlermiş kin tutmayı, tutup bırakmamayı! Uyumamayı, uyutmamayı…

Kelebek diyorduk! Ve bizzat Eros'u kastediyorduk!
Hani insanın karnına giriyor, uçmak istiyor!
Ona da söyledim.

Bak dedim, güzel kanatların var tül tül.
Gözlerin yıldız dolu gördüm işte, bir bakışta Samanyolu!
Sözcüklerinde tanımlayamadığım bir cisim!
Vurguların yerinde, tonun bildiğim tepelerin üzerinde seyretmekte.
Dudaklarının söyledikleri uzun yoldan gelmiş gibi, oturup biraz dinlensene.

Peki dedi…
Öyle güzel söyledi ki.
Böyle kısa kesik cümleler halinde- sakin bir nehrin üzerinde olduğunu varsayın- sözcüklerim gidiyordu.
Ben ne zaman ki, -Gelirken ayaklarındaki kumu eve taşıma! dedim işte o zaman sevilmedim!
Kelebek melebek anlamam ben de dedim!
Evet fazladan birkaç şey daha söyledim…

Küstü gitti.

Gidişini izlemedim, oturdum yazdım, kalktım yazdım.;

’Ama sen kıvırdığım kitap sayfalarını okumuştun!
Ah ama sen uzanıp aya dokunmuştun!
Bir avuç sim gibi dağılmışsın evime! Uçmuyorsun, gitmiyorsun!
Elindeki o imdat çekicini kalbime saplayacak gibisin! Saçmalıyorsun, saçmalıyorsun!
Yalnızca benim evetlerimle, yalnızca iskambil kuleleri yapardık! Biliyorum.
Bir kere üfleyip yıksaydın, keşke.
Denememiş olmayı sevmiyorum sevmiyorum!'


Pek çok önemli not:
La Fontaine olsam hayvanları da yazardım. Sözlerim insanlar ve ilişkiler ve gemiler ve masallar üzerine.
Bilemediniz birkaç deli düşün içinde bata çıka gidiyorum. Kurduğum cümlelerin günlük niteliği taşımadığını belirtmekte yarar var.
Zira insan yazarken, cümlelerin peşinde kendine olmayan yollar, gidilmemiş mekânlar, yaşanmamış duygular seçebiliyor.
Yazarınız elçin gören olunca sınırlar zorlanıyor.
Sınır demişken, çıkarken bahçe kapısını çekebilir misiniz lütfen… Lütfen.


elçingören 21 Ağustos 2011

Come vorrei!


Gidip aya bile sordum ve o yok, artık yanımda olmak istemiyor!Dedi Ricchi E Poveri
Yaz gecesine kış şarkısı getirdi.
Üzerime kalın bir şeyler alıp size geldim.
İçime dökülenleri yakalamak için belime kadar eğildim!
Bana bakmayın siz;
Yine yakalayamadıklarımdan vazgeçmeyi aklımdan bile geçiremedim
.

Hazır belime kadar uzanmışken şimdi düşsem fena olmaz bile dedim!
Beni bulutların arasından tutup kaldıracak kadar kalabalıksınız fırsatlarım!

'Tut ki’ diye başlamış ama yakalanamamış benim sevgili fırsatlarım!Yine de cümlelerime ‘Hani’ ile başlamayı seçmiyorum!

Dedim ya,bana bakmayın siz.
Her şarta her koşulda babalar gibi dayanabilmek için bu gece hem Sezen hem Ricchi E Poveri dinliyorum.

elçingören ağustos2011

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Tentürdiyot sürdüm geçer ki.Doktor bile baktı hem!


Öyle kusursuz bir inşa ki insan,yere yapışıp kalkıyor!
Üstelik camlar derinde ya hani!
İçine kırılıyor her defasında.
Tek masraf tentürdiyot!
Hem tentürdiyot,mevcut bakterilerin %99.88'ni azaltır.
Dezenfeksiyondan sonra yaklaşık 4 saat 40 dakika süre ile derinin asepsisini sağlar.

Şu an %99.88'im 4 saat 40 dakika süre ile asepsis mesela!
Ah güzel tenim! Ah benim biricik kalbim...
Neler yapıyorum sana ben değil mi?
Kızma!
Göz göz yaraların, olsun!
Ben senin sahibin değil miyim?
İstemiyor musun beni.
Anlarım seni...
Anlarım ki!

Oysa bütün huylarını, bilirken mi?
Bile isteye yaptım mı sandım ah!
Bilemedim...Bilemedim ki!
Bağlaç gibiyim sandım.
Bağlayamadım bak!

'İnandım' ama!
Bak bu duygumu denedim.
İnanabildim!
Yeniden yeniden...
Olsun, döktüm ilacını işte.
Asepsissin, asepsisim, asepsisiz!

elçingören 16 ağustos 2011
istanbul-Atina yolcusu o ayrı!

12 Ağustos 2011 Cuma

Hey Twitter! Kapı açıktı bahçene girdim.Ne gördüysem onu yazdım!


Kendimi okuyorum, içimde değirmenler! Dedim yetmedi.
Onu paylaştım ve ardından aynı küçük beyaz kareye şunları ekledim;
Hepimiz kalp atışımızın sesini duyar ve tanırız.
Belki bağlanmamız bundan.
Merhametimiz, yüzümüze gözümüze tanıdık bakışlar bırakıp yürümemiz!
Twitter hayatımın içine -belki tam orta yerine- bir şeyler bırakmamı sağlayan bir ajanda oldu.
Başlangıçta herkesin ‘anlarımı’ okuması düşüncesiyle sıkı çarpışmıştım.
Cümleleri yalnızca benim izin verdiklerim görsün istedim.
Sonra fanus hissi veren ‘’kilitli’’ hesaba dayanamadım.
Yazdıklarım bana özeldi evet.
Ancak benim yaşayıp hızlıca geçmediğim, hissettiğim ve düşünüp fikir yürüttüğüm şeylerin başkaları tarafından okunup okunmaması ile ilgilenmenin bana nasıl bir ‘’faydası’’ olacaktı ki?

Bazı yaşlardan geçtiğimizde kar- zarar hesabı da diyebileceğimiz bir odaya gireriz.
Beyaz gösterişsiz duvarları, balkonunun ucundan görünen mavi-açık yeşil deniz ve odanın tamamına yayılmış ferah koku sayesinde kendinizi fazladan huzurlu hissederiz.
Bilirsiniz işte, dikkatimizi dağıtacak fazla bir şey yoktur o odada.
Bu yüzden Modern dünyanın bizi çekiştirdiği ‘’hareketli ve kalabalık’’ sürekli hareket halinde olma eğilimine sürüklendiğimiz yerde, durup düşünmeye ayırmamız gereken ‘kaliteli zamanı’ bu huzurlu odada buluruz.
Renkler az, görüntüler kendi hızındadır.

Savaşa giden atlılar gibi, yaşadıklarını değerlendirmek yerine sünger davranışlı –Evet yenisiiiiiiii! diyen ergenler gibi sürekli hız ve hareket isteğinden kopup düştüğümüz yerdedir o oda.
Kocaman yuvarlak kapısını sadece bize açılan şifresiyle önümüze sabitler hayat.
Huzurlu olduğumuzda tadını aldığımız şey nedir dersiniz?
Ben böyle anlarda genellikle içimden bir şarkı sözü gibi kayarak giden şu hisse meylederim; Kendimden başka her şeyi kaybedebilirim evet! Ancak bu gerçekleşse bile yine de mutlu olabileceğimi, kendimle pekâlâ yetinebileceğimi bilirim.

Kar- zarar hesapları dediğim şey insanın kendine duyduğu özenin, bağlılığın, üstün tutma duygusunun içinden çıkar.
Matruşka gibi!
Her defasında içinden ne çıkacağını bildiğimiz, o en sonuncu parçanın, son olmama düşüncesine tutunarak inatla çevirdiğimiz bir şeydir ‘’kendimiz’’
Herkesten çok biliriz ellerimizi, gözümüzün kaç numaralı bakışı hangi geçmişten bozmadır, şu çalan şarkı hangi aşkın parçasıdır.

Evlerin ışıklarında kararan gölgeler, sönen gülüşler, tek bir kelimeye bile layık bulunmamış vedalar, teselli edilemeyecek kadar kırılganlaşmış düşünce sisteminize bile atılmaya hazırlanmış deparlar…
Bu liste böyle uzar gider.

SİZ BAYIM!
Şimdi gözlerinizi biraz daha kısarak ekrana yaklaşan.
Evet Siz!
Bütün bunları gördükten sonra ‘’temkinli olmamayı’’ aklınızdan en son ne zaman geçirdiniz?
VE SİZ HANIMEFENDİ!
Onca şeyden sonra kendinizi önemsemeden kaç buluşmaya gitmeyi becerdiniz?
Yaşadığımız dünya hepimizi biraz ukala-mesafeli-ve bencil yaparken Dur! demeyi içinizden en son ne zaman geçirdiniz?


Kendini kum fırtınasından, şiddetli gelen dalgadan, kaldırımda boşa düşen adımla yerle bir olmaktan koruyan ilk insan önce kendini korumakla başlamıştı oysa.

VE ‘’SOSYAL HAYAT’’ DEDİĞİMİZ BAHÇEDE BAŞLAYAN HAREKET SÜRSÜN DİYE KALKANLARINI, SİLAHLARINI TOPRAĞA GÖMDÜ İNSAN!
YARALANDI, YARA AÇMAYI ÖĞRENDİ.
KIRILDI, ZEHİRLİ KELİMELER ÜRETMEYİ.
CÜMLE İÇİNDE KIRMAYI BİR KALBİ!

Dahası onarmak için değil, öldürmek için yeniledi sözlerini.

Şimdiye dek söyleyip durduklarımız başımızın üzerinde konuşma baloncukları olarak kalsaydı hiç birimiz dünyaya sığamazdık.
Yerden göğe uzanırdık ta bir işe yarayamazdık.

Çünkü zaman seni -beni -sizi -bizi tanımadığımız birine dönüştürürdü sonunda.
Matruşka’nın son parçasını çevirip durmamız bundan belki.
İçinden o ilk gördüğümüz yüze, sese, kokuya sahip biri çıkar mı? Diye.

İyi niyetli olununuz evet!
İyi niyetli olayım bende.
Yine de savaş baltalarımız bildiğimiz bir yerde gömülü olsun e mi?
İhtiyaç dâhilinde bir kazışta alabilelim elimize.
İçinizden çıkan bütün boylardaki matruşkalara sevgilerimle

elçingören

2 Ağustos 2011 Salı

Roma yanıp kül olurken Neron şarkı söylemişti!



Beyaz sabun kokan çarşaflarını sevdi!
Uyandığında dudağının üzerinden gözlerine ulaşan bir gülümsemeyi yastığından alıp duşa girdi.
Bu,bana anlattıklarından hoşnut olduğunun işaretiydi!

Seneca, Neron’un habercisiyle buluşmaya gitmek için yanımdan ayrıldığı sırada ondan izin alıp size anlatmak istediğim sohbeti -kısaltmak için-yeniden kurgulamaya geçtim.
Gün içinde soğuk içecekler tüketip temmuz güneşini hafife alma, telefon konuşmaları sırasında güzel sesler duyma ve uzak şehirden gelen yakınlarımı ağırlama seremonisi bittiğinde yorgun düşmüştüm.
Biraz dinlenip kelimelere geldim.
Olmadı, uyudum.
Bir gece sonra yeniden yazmayı denedim, hayır olmuyordu.
Yürüdüm, alışveriş yaptım, sahile indim…
Ve Temmuz’un son günlerini Ağustos’a getirdim.
Ne zaman ilerlesem kendimi sözcüklerin çoğu zaman dağınık sokağında bulurdum zaten.
Sonunda vardım.

Şimdi Tanrı Fortuna zamanı!
Uyandığınızda başucunuza bırakılmış bir not bulacaksınız. Korkmayın sevin! Demiştim size!
Sevin…
Seneca ile birkaç gün hayattan söz ettik.Hiç susmadan! Size hayata bakışındaki olaganüstü farkındalıkları bir gün yazacağım.Bu defa tek düzlemde gideceğiz.
Konumuz varlık ve yokluk!
Seneca Tanrı Fortuna’yı tanımam için bazı bilgiler verdi.Bakın sizinle de burada hemen paylaşayım;
Fortuna’nın nasıl bir şeye benzediğini merak edecek olursam Roma paralarının arka yüzüne bakmamın yeterli olacağını, hayal etmekle yetinecek olursam bir elinde dümen diğerinde boynuz olduğunu söyledi.Filozof ile limon ağacından yapılmış fildişi ayaklı masada süren sohbetimiz boyunca ondan öyle çok bahsetti ki neredeyse şahsen tanıdım.
O Fortunaydı.
Dilediği zaman hayatınızı sihirli bir değnekle dokunmuşçasına ışıldatan, dilediğinde yerle bir eden!

Seneca Fortuna’yı ilk kez çocukluğunda görmüştü.
Pompeii depremi yüzünden Roma yerle bir olmuştu. İmparator gaddardı.
Senecea’nın kişisel kayıpları da vardı. Politika için atan kalbi ile işlerine yoğunlaştıysa da yirmili yaşlarının başında verem olduğundan şüphelenilmesi üzerine altı yıl kadar kimse onunla ciddi tartışmalara girmedi.Önemsenmedi.
Bu sırada intiharın eşiğine gelmişti.
Anlattıklarına göre İmparatoriçe Messalina’nın bir entrikası sonucu Korsika Adasına sürgüne yollanmıştıGeri çağrıldığında ise hayatının son verilmesine yol açacak bir hikâyenin ilk cümlesinden geçecekti!

Limon ağacından yapılmış fildişi ayaklı masaları sevdiğini bildiğim için gelmeden önce evi onun zevkine bir parça hitap edecek biçimde düzenlemiştim.
Tırnağıyla masanın kenarına bir çizik atıp, gittiğimde beni anımsarsın diye! dedi.
Fortuna’nın kıyafetini ayakta anlatmak istedi. Yatak odasından bir pike alıp vücuduna sardı.
Kahkaha atıyordu.

Oysa asık suratlılığıyla bilinen biri olduğu söylenebilirdi.
Fortuna’nın kıyafeti konusunda da derin bilgilere ulaşan elçin memnundu!
Filozoflarla geçirdiği onca gecenin ardından bu defa sanki biraz daha fazla umutluydu geleceğinden.
Huzurluydu! Ahhh.


Tam o sırada aslında yazıya konu olan sahne canlandı.
Seneca yerinden fırlayıp pikeyi odaya götürdü.
Bir süre odada kaldı.
Giderken sanki bir şeyler saklıyor gibiydi.
Dönüp karşıma oturdu. Ellerimi avucunun içiyle kavrayarak yüzüme götürdü.
Sonra şöyle dedi; Bil isterim sana şimdi iyi duygular veren de o!
Ben Fortuna’ya hiç güvenmedim!
Bana huzur verdiği zamanlarda bile! Bana bahşettiği her şeyi-parayı,mevkiyi,gücü-öyle bir yere koydum ki geri almak istediği zaman beni rahatsız etmeden alabilsin.Bütün bu sahip olduğum şeylere belli bir mesafede durdum ki istediği zaman onları bulundukları yerden rahatça alsın, benden koparmasın!

İşte böyle Bayanlar&Baylar!
Omuzlarındaki onca kedere beni de ekleyerek İstanbul’dan ayrıldı Seneca.
O gece, bütün gece, saatlerce uzandığım omzunu Neron’un habercilerine götürdü.

Gitti. Gitmeliydi…
Gitmese iyiydi.
Seneca’nın gördüğü son şey bir buhar olacak
Roma yanıp kül olurken Neron şarkılar söyleyecekti!
Ahh!


Not:
Karısı Polina Seneca’nın Neron zoruyla intiharı sırasında onsuz bir yaşam düşünemediğini söyleyip bileklerini kesmek için filozoftan izin isteyecekti! Seneca Polina’nın bu arzusunu geri çevirmeyecekti.
Ancak kötü ününün daha fazla yayılmasını istemeyen Neron adamlarına Polina’nın elindeki bıçağı almaları için emredecek, görevliler Polina’yı yakalayıp bileklerini saracak ancak bu kadının sevdiği adamın olmadığı bir dünyayı istemeyişini anlamayacaklardı!

Son Not; Kader, kimilerine hala batıl geliyor.
Oysa var ve Seneca, her 'Tanrı Fortuna' dediğinde ben kaderimin sesini duyuyordum!

En son not;Seneca'nın Tanrı Fortuna dediği şey kader miydi?
Dümeni bir kez bana verse,yeteneksizleri ve vasatları ve sahip olmadıklarıyla övünenleri ve çıkarcıları, insan düşü harcayanları, hayvana işkence yapanları,kitap okumayanları, Hama'da olup bitenlere seyirci kalırken içinde bir tek duygunun bile sızlamadığı sözüm ona insanları, dünyanın ''kirli sepetine'' döker miydim? Dökerdim!
Yetmezse yeni bir çözüm için kolları sıvar mıydım? ... Sıvarım!

Kaynak;Alain de Botton/Felsefenin Tesellisi/SEL yayınları
elçingören/2 temmuz 2011/

GAZOZ!



Kendimi dışında bulduğum oyunların benim için hazırlandığını öğrendiğim günden beri çocukluğumdan kalma geleneği sürdürür ve gazoz içerim!
Evet bu oyun da benim dışımda kurulmuştu.
Ama olmadı, gazoz masada kaldı!
Ben yine size yazdım.

Roma’dayız Bayanlar&Baylar! O büyük yangından önceki son günde!
28 yaşında olan Neron’u tahtından indirmek için bir komplo düzenlendiği ortaya çıkmıştı. Öfkeden gözleri dönen Çılgın İmparator, suçlu suçsuz ayırt etmeksizin önüne çıkan herkesten intikam almak istiyordu.
Seneca’nın söz konusu komploya karıştığına dair kesin bir kanıt yoktu.
Üstelik Seneca beş yıldır İmparator’un öğretmeniydi.
On yıl aşkın süredir de onun sadık yaveri olarak görev yapıyordu. Tüm bunlara karşın Neron, Seneca’nın ölmesini buyurmuştu.

Ayak bileklerindeki ve hatta dizinin arkasındaki damarları kesen Seneca’nın yaşlı bedeninden yeterince kan akmıyordu. Bu yüzden 464 yıl önce Atina’da gerçekleşen ölümü merkez alıp bir tas baldıran içmeye karar verdi. Ancak bu zehir onda işe yaramadı. İkisi de sonuçsuz kalınca kendisine buhar banyosu yaptırmalarını istedi. Yavaş yavaş boğularak ölecek, buna metanetle katlanacak, sükûnetini kaybetmeyecekti!
Jacques- Louise David ise bu anı resmedecekti!
Etti!
İ.S.65 yılının Nisan ayında Romanın dışındaki bir villada, 25 Yaşındaki ressam görevini yerine getirdi!
’’Seneca’nın ölümü’’isimli tabloyu çıplak gözle görenleriniz şanslıdır!


Antik filozofların ölüm hikayeleri yıllar içinde efsaneleştirilmiştir:
“Sicilyalı Empodokles bir tanrı olduğunu kanıtlamak için Etna Yanardağı’nın kraterine atlamış.
Herakleitos cilt hastalığını yenmek için bütün vücudunu gübreyle kaplamıştır ve o halde aç köpekler tarafından parçalanmış
Pythagoras kendisini öldürmek için kovalayan düşmanlarından kaçarken karşısına bir fasülye tarlası çıkmıştır. Fasülyeleri ezmek yerine ölümü tercih etmiş.
Crinis bir farenin viyaklamasından korkarak,
Krisippus kendi yaptığı şakaya gülerken,
Diyojen nefesini tutarak,
Ve Seneca, Kral Neron tarafından intihara zorlanarak ölmüştür!


Bu cümlelerden sonra oturduğum yerden kalkıp bir süre penceredeki hayatı izledim.
Birkaç dakika sonra düşüncelerim dağılıp gitti çünkü düşünecek daha ‘önemli’ şeylerim vardı.
Modern dünyanın getirdiklerini bilirsiniz işte. Takip edilmesi gereken elektronik iletiler, telefonun güncelleştirilmesi için teknik servis bulmak, şöyle bir twitter’a bakmak gibi gibi…
Ancak gece olduğunda sayfalarımın arasında karşılaştıklarım beni alıp penceremin önündeki duygunun içine attı.
Sertti!
Otur yaz dedi… İşaret parmağı gözüme girmek üzereydi!
Yazdım!

Alain de Botton-Felesefenin Tesellisi -Sel Yayınları/ Ozan’a bir tentürdiyot gibi hayatıma yaptığı kitap önerisi için teşekkür ederim.Öperim Missss!

Şu dakikalarda size Senaca’nın Tanrı Fortuna hakkında bizzat bana! Anlattığı şeyleri derlemekteyim.

Sizi de öperim!elçingören ağustos/2011