Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Sertab'ın sesinden, incelikler yüzünden!



Verdiğim sözleri elbette hatırlıyorum.
Bugün size Tanrı FORTUNA’dan bahsedecektim.
Seneca’nın hayatının neredeyse tüm zamanlarına yerleşmiş ve genellikle ipek elbiseler giyen –paraların üzerinde resmi olan- Fortuna hakkındaki şeyler detaylarıyla aklımda.

Ancak şu an daha baskın bir başka duygunun eline geçmiş durumdayım!Çenemin hemen altından yumuşakça kavrayıp
-Yüzüme bak! diyen bu güçlü his sayesinde Fortuna’yı yarına bırakıyorum.
Yarın kelimesinin başındaki o ilk heceyi asla unutmayalım; Yarın; Ya- olursa demektir.
Evet! Ele geçtiğim yerden yazıyorum.
Üzerimdeki ay ışığının şalı, mis gibi bir temmuz gecesinin yaşadığım şehre ait seslerini sildi.
Martıların aslında onları içine alarak düşündüğüm romantizme uymayan ve bu duygudan soysam ‘çatlak’ diyebileceğim sesleri arasından sokağa bakıyorum.
Işıklı pencerelerin içine hapsolmuş temennileri, vedaya hazırlanışları, ilk öpücükleri, kötü rüyadan uyanıp bir bardak suyla kendine gelişleri, bir odadan diğerine yürüyen iğneli cümleleri çekip kokluyorum.
Benziyorlar…
Birbirlerinin aynı olmaya çok yakın ama asla bir tutulmayacak olanlar!
Sanırım hepimiz hikâyemizi özel kılmak çabasıyla meşgulüz Bayanlar&Baylar.

Oysa özel olan şeyler böyle değildir ki, kenarında çitleri –duvarları vardır!
Biz kaç kez indirdik hayatın önünde onları.
Kaç kez yeniden örmeye üşenip tuğlalarını çocukların kırdığı bir inşaat yerini izledik!


Hiç düşündünüz mü?
Bize öğretilenler dışında bir hayatın olabileceğini?
-Ve işte açıklıyoruz gördüğün her şey aslında bir oyundu.
Şimdi şu sıranın sonuna kendini ekle ve bizi takip et! diyen biri karşınıza çıksa, söylediklerinin gerçek olduğundan şüphe edemeyeceğiniz bir ses tonunun sırtında gitseniz de gitseniz…
Truman Show gidi değil.
Hayatınızda var olmuş kimsenin haberi yok oyundan.Oyun herkese oyun yani!
Bu yüzden duyduğunuz öfkeyi kimsenin yüzünde patlamayacaksınız.

Başına ne geleceğini bilmeyen bir insanoğlu topluluğu olarak upuzun sıranın herhangi bir yerinde çizgi gibi gittiğinizi düşünün.
Üstelik öyle uzun ve yolları kıvrımlı ki daha önce karşılaştıklarınızı seçebiliyorsunuz…
.../...

Bugün biri yanıma yaklaşıp - gözlerimin ta içini gözlüğümden alıp-
–Hepsi bir oyun! dedi.
Ve hiç değiştirmediği yürüme hızıyla kalabalığa karıştı.
Benim gibi birine yapılabilecek en büyük hareketlerden biri buydu!
Hemen evime gidip buzlu-tarçınlı çay içme fikrimin sokaktan fırlayıp gitmesini izledim.
-Ne oyunu beeeea!diye bağırmak da istedim.
Yürüdüm yürüdüm!
Peşine takılamadım, çünkü söylenip durduğum zamanlar olsa da bütün bunlarla yaşamayı öğrenmiştim.
Şimdi yeni düzende bir hayat bana belki daha iyisini, mutlusunu, aşklısını, huzurlusunu verecekti.
Ama benden şimdiki düzenime ait ‘güvenli’ saydığım, içine girip -Ooh geçti işte, yaşasınnn geçti! diyebildiğim yerleri-şeyleri-de alabilecekti.
Almayabilirdi.Alırdı, alırdı!
Ya bir daha onları bulamazsam dedim.

Çocukken babamın aldığı Mickey Mouse’lu evimin içi dahil,koca yerkürede benim olabilmiş bir tek güvenli parça bile kalmazsa.
Çadır kurup gökyüzünü seyredenlerden oluşmuş bir düzense ne yaparım ben böceğin, durmadan kıvılcım atan koca bir ateşin etrafında!


Yürüdüm olabildiğince hızlı ve çok!
Size geldim.
Aman sakın bir yere gitmeyelim!
Kıralım dizimi oturalım, biz böyle iyiyiz.
İyiyiz dedim size!
Söylediklerimin gerçek olduğundan şüphe edemeyeceğiniz bir ses tonunun sırtına bindiniz.
Buyurun, ilerleyelim!

Başımıza gelmiş her şeyin, ve daha çok kırılmamıza neden olan inceliklerin üzerinden atlayıp geçeceğiz.
Anka Kuşu yok. Ama bi Kaf Dağı düşlemekten vazgeçmeyeceğiz!


elçingören
İstanbu-Atina
23temmuz2011

21 Temmuz 2011 Perşembe

Tokyo'dayım, kapımda görevliler var - Bayan GÖREN! Burası çöp evmiş! Puh!



Adresiniz değişir
Bir gün aniden nereye çıkacağını bilmediğiniz bir sokağın ucunda bulursunuz kendinizi.
Omuzlarınızın üzerindeki kumları silkelersiniz!
Kapısı bocuklu bir kasabın önünden yürüyerek, kedilerin sıcaktan bayılarak yattığı bir akşamdan geçersiniz.
Gidip bir şeyler atıştırmayı, duş alıp yorgunluğunuzu soymayı istersiniz.
Bir temmuz gecesini, sesini tanımadığınız bir tende söndürebilirsiniz.
Ya da gelip size yazdıklarımı okursunuz!

Bugün size çok zamandır dostlarımın kahkahalarından mahrum kalan bir odadan bildiriyorum.
Karşımda Audrey Hepburn ‘ün 1961 yapımı filmi Breakfast at Tiffaniy’s posteri.
İzlemediğim bir filmin koca posterini evime asmamı açıklayabileceğim bir şey yok!
Gördüğümde ‘güçlü ama hüzünlü’ bir kadın duygusu almış sahip olmak istemiştim.
Bir duvar çivisi bulmak zor olsa da posteri yerine astım.
Filmin öyküsü düşündüklerimden çok başka notalarda değilmiş.

Hepburn 60’ların New York’unda yaşayan şehrin en zengin erkeklerini kendine aşık eden bir tür züppe! Hiç bitmeyecek bir partinin deyim yerindeyse tam ortasında dururken, ara sıra su yüzüne çıkan hüznü taşar.Sonra kendisi kadar uslanmaz bir adama aşık olur…

Filmi merak edenler izler, o konu ayrı.
Ben şimdi asıl cümleleri alfabeden çekip önünüze koymalıyım!

Dudağının sol ucundan başlayıp posterin neredeyse yarısını kaplayan sigara çubuğundaki ihtişam!benzer düzeydeki ukalalığını, tatlı kaçıklığını, özgür ruhunun sınırlardan bihaber etrafta dolanmasını sevdiğim bu kadınposteri, yaklaşık yarım yıldır evimde.

Bu gece Seneca ile birlikteyken bakışlarını derinleştirdiğine şahit olmasam upuzun sigara çubuğu’da filmin hikâyesi, içimde bir yerlerde hissettiğim şeyler de bu odada kalacaktı.
Nesnelerin sanılarımızdan çok daha fazla şeyi emerek biriktirdiğini düşünmeye başladığım ilk yeri-ilk zamanı hatırlamıyorum.
Ancak böyle! Emiyorlar.


Bilirsiniz bazılarımız eşyanın mahkûmudur.
Onlar olmadan kendimi evimde hissetmem zorlaşır.Hırçınlaşırım.
Kalbimin orta yerine bir şey çöker çevremdeki herkesi az sonra batmak üzere olan bir teknedeymiş gibi huzursuzlaştırırım.
Bana hatırlatacağı bir şeyi olan her şeye karşı derin bir bağlılık duyuyorum, bu yüzden geçmişimde bir şekilde hayatımda var olabilmiş ve -benim kanım üzerinde- saplayıp cebinde sakladığı bir hançerle yoluna devam edebilenleri de konforlu bulmayacak olsalar dahi biriktiririm!
Bunu fil hafızası olarak yorumlayabilirsiniz, evet! Ve aşırı bilinç bir hastalıktır,biliyorum!

Günün birinde size yazılar yolladığım Tokyo’daki portakal rengi evimi, belediyeden gelen görevliler
–Bayan Gören! Burası çöp evmiş! Kapıyı açın, fazlalıkları çıkarıp çöpe atmalıyız! Gibi cümlelerle dolduracak olursa karşı koymak için yardımınız gerekir

Şehri pis koku sarmış olamaz!
Çünkü genellikle iyi anılarla doldurulmuş bir evin içinde böyle rahatsız edici şeyler birikmez
Yine de temkini elden bırakmayalım derseniz, yardıma gelirsiniz.
Gelirsiniz değil mi?


Size bunları yazarken Seneca, onun için satın aldığım limon ağacından yapılmış fildişi ayaklı masada oturup beni izledi.

Akşam boyunca bana bir elinde boynuz, diğerinde dümen olan Tanrı Fortuna'dan bahsetti.
Bütün söylediklerini yazmak için izin istedim.
Beyaz sabun kokan çarşafların varsa olur dedi! Anlaştık.

Misafirin yanında yazıyla uğraşmak olmaz.
Yarın buradan ayrılıp Neron’un habercisiyle bir kez daha buluşacak.
O zaman bende size yazacağım.
İzin verin Türk misafirperverliğini Seneca’ya yaşatayım.
Ah! Sevgilerimle s. diyor!
E ben dayanamam! Öperim…Öperim!
elçingören
21temmuz2011

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Beni ilk öptüğün yere götür!




Duydum ki; Elindekiler kollarının yetişemediği yere düşmüş ve sen uzanıp almak için vakit bulamamışsın!
Bilmediğin dillerde şarkı dinlemeyi sevdiğin günlerden geldim.
Yabancılayamazsın bu yüzden beni!
Bi parça senim!
Bir parça elçin.
Belki biraz Seneca, biraz Elvis!
Mühim değil, dilediğin yerde özneyi değiş tokuş yapabiliriz.
Esas mesele, yükleme giden yolu okyanus manzarasına kavuşturmak!
Yunusların zıpladığı bir pencere yanında, yeni bir hayal kurmak zordur!
Sen hey sen!
Buradasın!
Çünkü ne zaman nerede kaybettiğini bilmediğin bir şeyi ararken kendinle çarpışıp durmaktasın!
Sana o pencereyi vermem!
Ama belki bir şeyler ayarlayabiliriz.
Söz vermem.
Sen de verme!

Gel seni ilk öptüğüm yere götüreyim.
Biraz dinlenirsin.
www.elcingoren.com

elçingören/mis gibi bir akşamüstü/yer biraz yunanistan/biraz istanbul

Bizden söylemesi! O, sizi çıkarır yüksek bir kuleden atar!


Atar...Türlü taklaları olduğundan değil!
Görüyoruz ki tehlikeli bir iyimserliği kucaklayıp gelmişsiniz.
Beklentilerinizin ipini boynunuzdan çıkaran da olmamış.
Kolunuzun yetişemediği yere düşmüş elinizdekiler ve uzanıp almak için vakit bulamamışsınız.Denedik ve gördük ki ,gözden kaçan şeyleri hooop diye yakalamasını sevdiniz!
Aklınızın kıyısına vuran düşüncelerin, ince kumlu sahilinde salaş bir balıkçı açalım dedik!
Nemli sandalyeleri hem güneşi hem dalgayı tanımış olsun.
O size yazsın, fotoğraflasın, üşenmesin dünyanın bir ucundan diğerine renkli bir makarayı dolasın!
Olup bitenleri bulduğu ilk internet bağlantısıyla neredeyseniz oraya yollasın!
Kağıt gemileri sevmiyor, güvenli bulmadığı için!
Ama isterseniz yarısını güneşin yediği bir gecenin yolundan geçip, göğsünüze uzanabilirmiş!
elçingören delidir doludur!
Seneca'nın bağırıp çağırarak ifade ettiği gibi; Deliliğe yumuşak geçiş yoktur!
Eğlenceli olacak!

9 Temmuz 2011 Cumartesi

POLYANNA NE YAPTIN BANA?

Tam olarak tarih veremeyeceğim ama geçtiğimiz günlerden birinde
Polyanna iyimserliğini kucağıma atıp gitti!
Şimdi yolculuğumun nasıl başladığını hatırlamıyorum.
Ama kendi yoluma çıktığım günden beri adımlarımı önemsiyorum…

Kimi zaman bir şeyi neden yaptığınız önemini yitirir.
Böyle anlarda peşine takılıp yürüdüğünüz tek bir duygu seçeneklerinizi gölgeleyiverir.
Size Kralların sofralarını,
şeytanın ters giyilmiş pabucunu,
kalbinizin çarpma ve kırılmalara karşı güçlendirilmiş koruma çeperini,
Keloğlanın cesaretini verir.


Uçan halıya binmek gibi bir şey değilse de daha önce hayatınızı dolduran şeyler uçtukça küçülür, küçüldükçe uçurur!
Nereye gittiğiniz gözden kaybolur!
Hafiflersiniz. …
Çünkü yürürken geçmiş denilen ve artık olmayan şeye avucunuzun içiyle Dur! demeyi öğrenirsiniz.

Bunun için evler değiştirir, dostlar dinler, birilerini ekler birilerini çıkarırsınız.
Ancak bu her zaman matematikteki gibi aynı karşılığı vermez
Bazen birini eklediğinizde, eksilmeye başlarsınız.
Tersi de mümkün, birinden vazgeçip hepsine ulaşırsınız.

Asfalt ya da taşlık
hepimizin kalbe zarar yokuşları,
tedirgin köşebaşları,
basamakları kırık merdivenleriyle sonunda bir yere çıkmasını beklediği bir yolu vardır
Yolu bulduğunuzda Polyanna kollarınıza iyimserlik bırakır!

Hayat trafik ışıklarını kullanarak, arabaları ve insanları sizin için durdurur!

Genellikle gecenin sonuna doğru sokaklar bu yüzden tenhadır!



Bu bir öneri; Okuduklarınızdan sonra Frank Sinatra My Way! dinlenir


elçingören'temmuz2011/istanbul