Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

8 Kasım 2011 Salı

Fazla uzaklaşmış olamaz. Bak ateş hala sıcak!

-Yazar şu dakikalarda kelimelerin içine düştü.
Bi çıksın burada yayınlayacak! Demiştim size...
Az önce tırmandım, buraya yapıştırdım.

Biliyor musunuz daha yaşarken, bir gün bunu yazacağımı biliyordum!
Bilmiyordunuz.
Bilin diye söylüyorum; Bu bir Rögar hikayesi!
–Rögar deyip geçmeyin, yazı içinde ünlü olacak kendileri-

2003 yazıydı, dört tarafı makilerle dolu kiralık evimin bana sunduğu şeylerden biri sokaktaki ‘Rögar kapağının’ gece yarısı gürültüsüydü!
Taşındığım ilk gece bu kötü sürprizle karşılaşmış olsam da, günlerce aradığım evi bulmanın mutluluğu paha biçilemezdi.
Hem girişinde limon ağacı vardı!
Üst katında palmiye gölgeleri. Misss!
Sevdiklerimin odalarını hazırlayacaktım, bir gün ‘şehir hayatı’ onları yoracaktı evet, gelip odalarına çekileceklerdi bir güzel.
İkinci gün -Evde yemek pişmeli! Diyerek koşup köylü pazarına gitmiştim.
Kocaman pazar torbalarımla birlikte eve dönerken içimden yine bilmediğim dillerde şarkıların yükselmesine gülümsedim.
Yemek pişti bütün odalar artık içinde yaşanacak her bir şeyin farkındalığını üstlenmişti.
Emlakçı’nın anahtarlığı Meksika şapkalı bir maskotla değiştirildi.
İşlem tamamdı!
Belki bir şeyler yudumlansa evin bütün enerjisi sahibinin sesinden duyulacak birkaç sözle daha iyi olacaktı fakat ‘yalnız’ çıkılmıştı yola.
Ağlaya ağlaya geçilmişti kara yolunun çizgilerle birbirine bağlanmış kilometre taşları.
Hem endişe hem heyecan vardı.
Bir de otobüste dağıtılan küçük ‘yolculuk yastıkları’ tam sıra bana geldiğinde kalmamıştı.
Haksızlıklar karşısında adaletin devasa terazisini getirip tartışmaya başlamam an meselesiydi.
Yapmadım, zaten savaştaydım. Zaten ordularım aç susuz!
Evet ’Kuşku yumuşak bir yastıktı!’
Yol bittiğinde ne olacaktı? Ah!
Beklediğimden çok daha fazlasını, hayal etmekten çekindiğim şeyleri hazırlanmıştı bana İzmir, görecektim!
Şimdi evime yerleşmişken bütün bunları düşünüp yudumlanacak içeceğin her damlasını hak etmiş olmayı sevecektim.
Evden çıktım
Alt katımdaki küçük dükkânın içinde turistler için hazırlanmış yöresel baskılı kül tablaları başta olmak üzere bir dolu şey alıp içeceklerle yukarı çıktım.
Balkona oturup gece seslerini dinledim.
Yazın hiç bitmeyecek gibi olan eğlence mekânlarının arasından sokağa bakarken,
-Acaba kış nasıldır buralarda evim? Dedim.
Ne mutlu ki kışını da görecek ve sevecektim.
Uykuya hazırlanan gözlerimi tanıyordum, yatağıma ilerledim.
-Hoşbuldum! Derken ve uykuya giderken birden yine o gürültüyü duydum.
Sona bir daha bir daha!
Tanrım ben bu rögar kapağıyla nasıl mücadele edecektim!
Bir gün daha geçti…
Sonra bir gün daha!
Yine oluyordu!
Hızla geçen arabalar kapağı ortalamazsa sesi gecenin güvenini yırtıyordu!
Uyumaya çalıştım tam dalmıştım ki; Zıplayarak uyandım ve yattığım yerden karanlığa göz attım.
Sonra bir daha, bir daha…
Gece gece uyanıp görsem ödümün kopacağı şeyler aramaktan kendimi alıkoyamıyor, uzaklaşan araçların motor/fren seslerini duyunca
-Arabaymış araba, kapak sesiymiş! Korkma! Diyerek kendimi sakinleştiriyor bazen kalkıp su içiyordum.
İlk hafta böyle geçti.
Daha o günlerde bu kapağın yıllar sonra bugüne önce yuvarlanarak sonra kendini sürükleyip getireceğini biliyordum, biliyordum.
Gidip bir yerlere şikâyet etsem olmaz mıydı?
Şikâyet etmek yetmezdi, küçük çaplı bir olay çıkartıp durumu acilen çözmek gerekirdi!
Ama tadım kaçsın istemiyordum.
Savaşmaya değil uzlaşmaya gelmiştim.
Yorgundum.
Yol boyu ağlamış ve gözyaşlarımı şişeye koymak istemiştim!
Birkaç gece eve geç gelip bayılarak uyuduğum için acemi şoförlerin neden olduğu sesle arama mesafe koydum.
Sonra o geldi; Uyku Prensi!
Geniş omuzlarının içinde her gece ufak bir parmak hareketimle dönen dünya/küre vardı!
Ne zaman rögar kapağı o bariton sesiyle bağırmaya başlayacak olsa;
–Şiii korkma lütfen ben buradayım derdi!

Gürültünün ardından arabaların motor ve fren seslerini duyana dek ellerini saçlarımın üzerinde hafifçe gezdirir ve öperek beni rüyaya götürürdü.
Bu her defasında yani sayısız kez tekrarlandı.
Gürültüden önce - yolda dönüş sırasında oluşan- ince ‘klik’ sesi vardı.
Bu yalnızca uyanıkken fark edilebilen bir şeydi.
Öyleyse o, uykusunu kapağın gürültüsünden önceki bu işaretin yanına koymuştu.
Ben korkuyla zıplayarak uyanmayayım diye he!
Günler geceler böyle geçip gitti.
Ve her gece ama her gece ‘o zarif uyku prensi’ sadece beni güvende hissetirmeye geldi.
Aynı yatağa yalnızca ‘uyumaya’ giren iki kişiydik.
Ben Prenses değildim ama o Prens’ti!
Vücudumun üzerinde hiç olmadı! O kalbinin üzerinde yürüyordu.

Bazı geceler o ‘klik’ sesini ben de duyardım.
Ama saçlarımı sevsin sonra bir kez öpsün diye ‘masuscuktan’ korkmuş gibi yapardım.
O beni sevdikçe kalbim iyileşirdi.
Ya benim saçlarımın ya da onun ellerinin gögsümün içindeki minik yumruyla bir bağlantısı vardı bunu hiç hiç bilemedim.

Uyku Prensi rüyalarıma gelmezdi, gündüz nadir görünür, akşamları belirir ve her gece rögarın gürültüsüyle kendimi ‘güvende’ hissetmem için yanımda olurdu!

Tanrım! O gürültücü kapak, yolu ortalamayı bilmeyen acemi şoförler iyi ki vardı.
İnceliklerin hakim olduğu evimin her odası sayesinde kaleyi andıran bir görünüm almıştı.
Ve ben uzlaşmıştım.
Yorgunluğum ne tenimden okunuyordu ne ruhumdan.
Öpmüştü yaramın en yumuşak kabuğundan.
-Şiii ben buradayım! Dediğinde bütün cephelerim yazlıkçıların doldurduğu plajlara dönüşmüştü.
Saçlarımı okşayıp yalnızca bir defa öperdi tam tepemden.
Bir daha derdim içimden, bir defa daha gürültü patlatsa şu kapak!

Aslında o prens bu evimde de yanımda, nereye gidersem hep yanımda.
Kalbin üzerinde yürüyen hiç kimse fazla uzaklaşmış olamaz
Bakın ateş hala sıcak!
Bugün bir televizyon programında Yeşilçam’ın vamp kadını olarak tanınan Suzan Avcı vardı.
Upuzun evliliğine dair konuşurken boğazında yumru olan o cümle, bana kalbimi ve Uyku Prensimi hatırlattı.
Sevgili eşi ölümünden hemen önce ona şöyle demişti;
-Ben sanırım ölüyorum Suzan, sen sakın dudağını kırmızı boyamayı ihmal etme!

Sözlerim masal gibi başladı biliyorum.
Bize öğretilen dünyanın sınırları masallara da müdahale ettiği için gözleriniz ‘mutlu son’ arıyor değil mi?
Uyku Prensi’ne ne oldu? Şimdi nerede?
İstanbul’la ilgili planım doğrultusunda o şehirden ayrılmam gerekiyordu.
Zaten bir süreliğine yerleşmiştim orada sonsuza dek kalmak için bile olsa bir süreliğine İstanbul’u seçmeliydim.
Onu doğup büyüdüğü ve ait olduğunu söylediği şehirde bırakıp taşındım.
Son gece sabaha dek o gürültücü rögar kapağını gözlerim dolu dolu ve artık sizin de bildiğiniz o ‘oyunla’ dinledim.
Yine saçlarımda gezinen elleri ve –Şii korkma lütfen ben buradayım! Sözleri vardı.

Uyumasını bekledim.
Uyudu…
O gece ilk kez uzun uzun onu izledim.
Tek bir araba geçmedi.
-Teşekkür ne az kelime! Dedim. -Bunu ilk kez orada onu izlerken söyledim-
Kulağına eğilip şöyle seslendim
-Sen beni iyileştirdin.
Artık olmadığım zamanlarda, bazı geceler ‘korkmuşum gibi’ oyun yaptığımı bilmeni isterdim!
-Biliyordum dedi, biliyordum ki!
Gülümsedik, rögar gürültüsü son kez eve doldu.
Sonra öptüm,
Küçük İskender’in sözcükleri gibi kimi zaman bu duygunun tanımlanabilecek
bir nedeni yoktu!

-Sen kusursuzsun… dedim.
Tekrarladım -Beni iyileştirdin!
Parmaklarıyla dudağıma dokundu, ona göre aslında -Bir nedeni yoktu!

Kalbimin üzerinde yürüdü, yürüyordu!
Bu nedenle asla uzağa gitmiş olamazdı.
Bakın ateş hala sıcaktı.
Yokluğumda kimse farkına varmayacak olursa
-Kusursuz olduğunu sıklıkla hatırla olur mu? İhmal etme lütfen Dedim.
Gece bitti.
Uykudan uyanıp, hayatlarımıza dağıldık.
Araba geçti.
Kapağın sesini işittiniz değil mi?


Not 1;Beni havaalanına götürecek araba geldiğinde son kez evime baktım, sonra rögar kapağına.
Hayat ne tuhaftı ve ne güzel!
Artık sokağın ortasında öylece duran yuvarlak cisimde hep bir parça ben kalacaktım bir parça o.

Not 2;
Ve bazen böyle olur!
Bir meltem gibi ruhunuza dolar bazıları.

Bir daha NOT;
“Ya sert bir rüzgâr eser de burnumun ucunda asılı kalan son kokunu da savurursa?” Dedi bugün Burcu! bir yazısının en başında.
Bazı rüzgarlar ne kadar sert olurlarsa olsunlar alıp götürmezler değil mi sevilenin kokusunu dostum? Bırakırlar belki he?

En son not;
Rögar'a Logar da demek mümkünmüş.
Aslı Fransızca REGARD kelimesi olduğundan en yakını bana Rögar geldi.

Kapanış;
Bütün bunların dışında yazıda geçen rögar kapağı meğer zaten ünlüymüş.
Şöhretinin ilk nedeni bilgisayar devi Microsoft'ta iş başvurusunda bulunanlara mülakatta; Kapağın neden yuvarlak olduğu'nun sorulması, diğer nedeni ise motosiklet sürücülerinin korkulu rüyası olmasıymış.

Hadi öperim, yarın yine yazarım size.
Misss!

elçingören
12 kasım2011
01:58
Evim/ İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder