Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

31 Aralık 2011 Cumartesi

Suni gözyaşı ampullerim var benim!

- Doğduğunda neden ağlar bebekler düşündün mü bunu?
-Ruh bedene girdiği için/Yeni sınırlarına alışamadığı için!
Cümlelerini sürdürdü…
Bir kitabın sayfa aralarında geziniyormuşum gibi parmaklarımın üzerine yaslanıp gözlerimi kapatarak içimden tekrar ettim! – Ruh yeni sınırlarına alışamadığı için.

Mademki konu ruh’a gelmişti; Pekâlâ uçlarımı düşünebilirdim!
Yabancı yollarda sarp bir kayalık gibi aniden beliren, yolun bittiği yerde tek ayağımın üzerinde durabileceğim kadar az/sıkışık yerler bırakan sınırlarıma baktım.
Kendimi getirip bıraktığım köşeleri numaraladım.
Uç! Kelimesinden anladıklarımı saydım.
Hangisinden yana olacağımı, önce zamana bıraktım…

Sonra dayanamadım!
Biri kanat diyordu diğeri sınır, bir diğeri 0.5 0.7 0.9! Ve mümkünse Tombo!
Dönüp yeniden hayata bakarken bu yıla dek akan gözyaşlarımı topladım!

Çocukluğumdan beri çekirdekleri ağzımda biriktiremezdim.
Düşümde durmazdı düşlediklerim.
Kalbimde birikince acı, bir yol bulup sokağa çıkardı usul usul!


Bu yıl birdenbire çekirdekleri biriktirdim ağzımın içinde, düşlerim olduğu yerde kaldı.
Kalbim kırıklarını çatlasa da içinde sakladı.
Büyümek mi oldu yoksa?
İçimde bir büyümek!

Geniş beyaz bir verandaya açılan aralıklı bahçe kapım vardı eskiden.
Gerçek olsa delirirdim sevincimden!
Biliyor musunuz bu yıl bazı günler, o düşümün yarattığı verandaya götürecek araç kapıda olsa yatağımdan çıkaramazdınız beni!
Gözümü açamadığım umutsuz uykularımdan kaldırmazdı sesiniz elçin’i!
Yine de ağlamadım hiç!

Kaç defa olduğunu sayabilirim ancak lüzum yok.
Çünkü siz gelmeden ben zamanın tozunu kaldırıp olup bitenlere göz ucuyla baktım.
Yüzümü güldürmek için var edildiğini anlatanların sözlerini, ruhumun ses bankasından çekip oynattım.
Harfler aynıydı da sözcükler başka!
Masa örtüsünü bir ucundan çekip her şeyi yerlere seren kıyımsız bir hareket gibi, insan yaşamı bazen tek bir sözle dağılıyordu işte öğrendim!

Şimdiye dek hiçbir gidişi izlemedim.
Biliyor musunuz ben kimsenin sırtını görmedim!
Eros’un oku bu yıl aklımı hedef almıştı, komik bulacaksınız belki ama bazen başımda bir elmayla gezindim!
Dev dişli bir tarağı, dağlar, göller, vadiler, bulutlar ve insan suratlarına değdirdim.
Bu yıl asla söylemem dediğim ne varsa söyledim!

İş hayatımın en çarpışmalı günlerini, aşkın İtalyan sözcükleriyle/yemekleriyle dolu gecelerini, aile bağlarının en sağlam kelimelerini geçip şimdiye geldim.
İçimden herkesi kaydırıp filikasına bindirdim.
Artık pupa yelkenim!

2011’in son günlerinde sağ gözümde bir şey çıktı, minicik beyaz bir kabarcık!
Pelerinimle uça uça doktora gittim.
-O kadar minicik bir şeyi görüyorsam gözümde bir sorun olduğunu söylemek mümkün değildi! /İnsan gözbebeğine özen göstermezse neye karşı hak ettiği alakayı gösterebilirdi ki ?/
Hemen başka bir doktor buldum tabi!
Gerekli ilgi sağlandığında sıra reçetemdeki ilacın kullanım amacına gelmişti.
Tek dozluk suni gözyaşı damlalarım; ‘Gözyaşı filmimin düzenlenmesi’ için kullanılacaktı!

Size /ve en çok kendime/ yeni yıl için bambaşka bir yazı yazmayı planlamıştım.
Ta ki bu nedenle ayna karşısında kirpiklerimi tutana dek!

Ne demiştim;
İçimden herkesi kaydırıp filikasına bindirdim!
Şimdi gitmeliyim.
Daha ruhum yeni sınırlarına alışacak!
‘Amazon’ eteğimle yanınızdan ve yeni yıldan geçeceğim.
Bütün bunlar olup biterken bir köşede sessizce ‘gözyaşı filmimi’ düzenleyeceğim.

Bir yıla veda ederken;
Öptüm öperim/ Sonra yine gelin

elçingören / 31 aralık 2011 / 03:44
Atina/İstanbul

Önemli not:
Mutluluktan ağlatacak beyaz verandalı evime bu yıl ulaşırsam iyi olur Tanrım! Öptüm!

Bir daha not;
Bu yıl milyonlarca yıl kadar uzak yıldız ışıklarını sahillerde zihnime kaydettim.
İyi yaptım!

Pek çok önemli not;
Bağışlama/kutsama/aman neyse canım/ günlerimin sonuna geldim.
Katılıcımlara teşekkür ederim.
Zira onlar bana ' ümit kesmemeyi' 'bir daha denemeyi' 'budamayı' deneyimletti.
Şimdi ben 'kazımadan' giderler mi? Giderler, giderler.
Dedim içimden. Bazen ama bazen.

En son not;
Bana ruhun yeni sınırlarının sancılı olduğunu uzun uzun anlatan güzel sesli, muhteşem ruhlu seçilim!
Sen olmasan ben gemimi çaldırırdım!
Ruhumda sıra sıra ada olduğunu yazdığın gün kendime yeniden yeniden baktım!

Bir daha not;
Her yıl bir ajanda alırım kendime, her yıl günlerini kaçırıp boş bırakırım.
Ama alırım.
Mutlu yıllar.

22 Aralık 2011 Perşembe

İçinde Jack Daniel's ,Fransız filmi, keman, hindistan cevizi ve Serkan Tavşanoğlu var! / Dikkatle tüketiniz.


Yolunuzda sakin adımlarla giderken yağmurlu bir Fransız filminin içine yürümeye başladığınız bazı anlar vardır hani.
Böyle zamanlarda trafik ışıkları gri bir örtünün altından, yağmurun şiddetine göre değişen cesaretle yanıp sönmeye ‘canlı görünmeye’ çalışır.
Yağmurluğunuzun yakalarını birbiriyle öpüştüren ellerinizle sizden başka hiç kimsenin izleyemeyeceği ama aklının iplerine güvendiğiniz dostlarınıza anlattığınızda kare kare canlanacak bir filmin içinde ya kendi şarkınızı duyarsınız ya da hayatının fon için size hazırladıklarını.
Sesler ve sözler artık kontrol edilmeksizin akışlarında kendilerini yaratır!
Dün işte böyle bir akşamdı.
Hayat, hafif yağan yağmurun yarattığı ‘film efektlerinin’ orta yerine, bir kadın dostu bırakıp kaçmıştı. /Onu gördüğüm ilk gün üzerinde kurdele yoktu, tepede güneş, tenimizde bikini izi vardı! Best Fm’in önünden gemiler geçiyordu hep! Kurdelesi yoktu evet ama içimden bir ses armağan olduğunu tekrarlıyordu!/

Onunla kol kola çam ağacı süsü verilmiş, ip gibi kablolarla birbirine bağlanmış ışık ışık süslerin altında Taksim’den Beyoğlu’na yürüdük.
İstanbul gece makyajını yapmıştı işte!
Köşedeki meşhur Beyoğlu Çikolatacısı'nın önünde durup, ürünlerin sarıldığı parlak kağıtlar gibi ışıldayan gözlerimizi hayata çevirdik.
Bir yere oturduk, yolunda gitmeyen şeyleri konuştuk, gitmiyor olsa bile birlikte nasıl da kolay taşıyoruz şaştık!
İnsan onu seven birine kendi kusurlarından bahsederken özgürleşiyordu işte, yaptık!
Yağmur dinerken hayatımın bir diğer ‘iyi ki’ si, hayaldaşım, gökteki beyaz /bembeyaz buluttan birlikte buralara indiğimizi düşündüğüm Serkan Tavşanoğlu aradı.
Buluşma için saatlerimizi ayarladık ve birbirimize ulaşmak için İstanbul’un Avrupa yakası trafiğini göze aldık! / Evet bazen trafik birini ne çok sevdiğinizi ispatlayan şeylerden biri olabiliyor İstanbul’da!

Levent’e geldiğimde yeniden bir film’in içine düşmek üzereydim.
Kulağımdaki şarkı bitmeden kapanmak üzere olan kahve evine girdim.
Serkan gökyüzü mavisinde ceketi, beyaz/lacivert spor ayakkabıları, harikulade gülümseyişi ile beni karşıladı.
Biraz medya’dan biraz hayattan derken, özlem denen yakıcı duygunun kulaklarından çekiştirip derin nefesler aldık.
Gece henüz başlıyordu.
Yaklaşan yeni yılın İstanbul sokaklarını rengârenk aydınlatışı belediyelerin
‘Noel’ değil, 'Yeni yıl' kutlaması için bunlar! ayrımının altını çizmek için birbiriyle yarıştığı hissi veren ‘kar tanesi/çiçek/2-0-1-2 gibi sayıların arasından Ajda Pekkan’ın son klip mekanı Billionaire Club’a geldik.
Çünkü bu gece Jack Daniel’s erken yeni yıl partisi vardı!
Yıllardır kırmızı rengin Kulüp girişlerine yerleştirilmesi gecenin kalitesine yönelik karşıma çıkan ilk vurgu olmuştur.
Geceyi fotoğraflayacak Efe Babacan’ın davetiyle ‘kırmızı’ girişin önünde bekleyen kalabalığı aşarak mekâna girdik.
Camdan merdivenleri inerken Jack Daniel’s markasının renkleriyle örtüşen siyah beyaz ve gri’nin hakim olduğu alan şato içi aydınlatmalarını aratmayan ‘yarı dev avizelerle’ süslenmişti.
Müziğin ritminden bağımsız kendi özgürlünde yanıp sönmeleri ise mekâna ayrı bir hava katıyordu.
İçeri girer girmez ‘-İyi haber başlığı ile şöyle bilgilendirildik; Parti’de Jack Daniel’s ücretsiz servis edilecek diğer içkiler için ödeme yapmanız gerekecekti’
Bu özgürlük, markanın konuğuna verdiği seçim hakkını temsil ediyordu, güzeldi/konu edilmeye değerdi/ettim
Saat henüz 24 olmamıştı.
Serkan’la birlikte Kokteyl almaya karar verdik.
Oldukça serinletici bir görüntüsü olmasının dışında geceye sek Viski ile başlamanın dönüş yolundaki camdan merdivende bizi zora sokabileceğini düşündürmüştü.
Gizli bir anlaşma gibi gözlerimizden sözlerimizi onaylayıp tek ses -Kokteyl lütfen dedik!
İki büyük şeffaf kupada Kokteyl’lerimiz servis edildi.
Serkan gece için seçtiğim kıyafetteki inceliğe uyum sağlamakta zorlanan kupayı işaret ederek daha küçük/ince/kibar bir bardaklarının olup olmadığını sordu.
Bardak ‘zarafeti’ korumak adına değiştirildi. Şimdi olmuştu.

Sağlığa, Başkent Ankara'dan buralara taşıdığımız dostluğumuza kalkan ilk kadehin ardından yenilenen içkilerimizin dilekleri değişti.
2012 yılının ikimize, ortak tanıdıklarımıza, ayrı ayrı sevdiklerimize ‘getirebileceği bütün iyi şeyleri toplayıp’ yola çıkmasını umut ederek kadehlerimizi birbirine değdirdik!

Kokteyl’den aldığım ilk tadı sanırım şöyle ifade edebilirim;
Hindistan cevizi/ tropikal turuncu meyveler/Jack Daniel’s’ın içinde uçuşarak kendini podyuma taşımaya çalışıyordu ama içine düştükleri şey dünyanın ilk altın madalyalı içkisi olunca meyvelerin dileği gerçekleşme şansı bulamıyordu.

1904’te St. Louis Dünya Fuarı’nda bulunmadığım halde yıllardır nadir olsa da deneyimlediğim Jack Daniel’s ‘ın bu madalyayı haklı bir gururla kazanmış olduğunu tadardım.
Ve bu gece, başka şeylerle karıştığında bile kendinden tek damla ödün vermeyen Jack, fondaki şahane keman’la birleşmişti işte!

Dostumun kulağına eğilip; -Biliyor musun bir yerde duymuştum dünyadaki çok az insan tam kulağının yanından açılan bir yoldan keman sesinin ruhuna gidişini izlermiş! Çok az insan o sesi böyle yakından duyup yola bakarmış! Dedim
Gülümsedi.
Anladı ki ben geceyi yazmaya başlamıştım!

Geceye katılmadan önce 1866 senesinde tescillenen ‘Jack Daniel Damıtım Evi’ hakkında bir parça bilgim vardı.
Şimdilerde ulusal tarihi alan olan Damıtım evi, o zamanlardan bu güne Tennessee viskinin, kurucusu Bay Jack'in "Her geçen gün yapabileceğimizin en iyisini yapıyoruz " sözü doğrultusunda üretimini devam ettiriyor.
Dilerseniz fabrikayı
http://www.jackdaniels.com.tr adresindeki küçük turla gezebilirsiniz.

Gezi boyunca sırasıyla Jack Daniel'in Bürosu, Cave Spring Mağarası, ağıl, lapa, bakır imbikler,odun kömürüyle tavlandırma ve beyaz meşe fıçılar’daki seyahate şahit olabilirsiniz.

Bir şeyi tüketmeden önce onun hikâyesi üzerinde, başına neler geldiği konusunda fikir sahibi olduğunuzda aldığınız tat hayal ettiğinizden çok daha kusursuz bir deneyime dönüşüyor.

Dün gece ‘yarı dev’ şato avizelerinin altında, muhteşem keman sesleri eşliğinde, Tennessee viskinin kurucusu Bay Jack’i selamlayarak aldığımız o muhteşem tadı korumak pahasına sek viski’ye yönelmedik.
Tadanların başka, bambaşka deneyimleri olmuştur, umarım yazarlar.

İlk sonuç olarak, eşsiz tadını 7 metrelik kömür filtrelerde damıtılıp aldığı söylense de yalnızca sahibin bildiğini düşündüğüm harika bir sırla markalaşan Jack Daniel’s hem damağımızda hem de ruhumuzda iyi duygular bıraktı.

Müzik iki Dj’in alt yapılarında başlayıp keman’la buluştu!
Serkan’la aramızda gidip gelen geceye yönelik 'genel' bazı cümleleri / tespitleri şöyle sıralayabilirim;

• Parti kadınları&Erkekleri olarak ‘Şık'lık’ konusunda o kadar da iyi değiliz. Bir filmin içinde düştük evet! Ama kostüm tasarımcımız izleyiciden yıldız almazmış!
/Bize göre gecenin en şıkları bizdik mesela.

• Benim cümlem/ İlk kokteyl sırasında; -Sanırım biz ırk olarak çirkiniz!
-Serkan / Üçüncü kadehimizin sonlarına doğru/ Işıklarla ilişkilendirebiliriz ama sanki ırk olarak birden güzelleştik! Evet evet hiç fena sayılmayız.

• Bu gece müzik güzel evet ama sanki Türk tüketici için sürprizli bir şeyler olacak gibi değil mi? Cümlemizden yaklaşık bir saat sonra kulağımızda Türkçe şarkılar! Ben Sezen çalacaklar demiştim. Serkan Ajda! Dedi. Evet Serkan haklıydı… Önce Ajda/ Sonra Tarkan söyledi şarkısını.

• Bu varsayımımız gerçekleştiği an dostum’a yaklaşıp şöyle dedim ama siz duymuş olmayın;
-Tanrı bizi yaratırken tesadüften uzaktı!

Bütün bunların dışında; Masamızı bir dostun dostu olarak onurlandıran Deniz’le tanıştık, Papyon’dan konuştuk sözleştik.
Yakında ‘bir kadının papyon’a dokunuşlarını’ tasarılarını bir erkeğin boynuna asışını detaylandırırız belki.

Ve Melisa Uzunarslan ise gecenin keman ekibinden son derece güzel kadını.
Onunla ve ekipteki diğer yakışıklı/güzel üyelerle bir gün toplanıp ‘keman’ı, konuşuruz belki.
Melisa/ Yoğun bir haftadan sonra ilk boş gün. Arse'nin kıllarını değiştirtirse biri o arada süper olacak Jack gecesinde intihar ettiler 10ar 10ar! Demiş Twitter’da.

İşte böyle, gecenin sonunda kendini özgürleştirmek uğruna kıllarından vazgeçen Melisa’nın kemanı gibi biz de yeterince hafifleyerek! ertesi sabah yapılacak ‘kahvaltılı toplantı’ için geceyi erken terk ettik.

Bu yazıyla önce Bay Jack’e teşekkürden yapılma cümlelerimi üflüyor ve
organizasyon’da emeği geçen Jack Daniel’s çalışanlarını tebrik ediyorum.
Eşsiz bir tadın gölgesinde kaldı her şey! Ama eminim şikayet etmeyecekler.

Not:
Ve gece boyunca yazı yazma konusunda üstün başarı gösteren dostum Serkan Tavşanoğlu’nun/ Bakınız Sabah Gazetesi/ Bakınız MAG/ Bakınız Blog’u/ bu yazıya konu olan sesler/ tatlar/ üzerine hissettiklerini anlamaya çalıştım.
Şehir hayatı ve müzik üzerine kaleme aldığı yazılarının yanında Trt Müzik kanalında ‘Müzik Cambazları’ programını hazırlaması yani yaptığı bütün işler onun müzikten ve hayattan anladıklarını başkalarıyla paylaşması için yaratılmış geniş çok odalı koridor gibiydi.
O, o koridordan geçerken hissettiklerini hayatın içine dağınık bir biçimde bırakıyordu.
Ne şans ki ben yaşamına hep yakın bir yerlerde duruyor ve sadece fısıldadıklarını bile yıllardır duyma şansını yaşıyordum/yaşıyorum.

Bir daha not;
Efe Babacan’a teşekkürler / Fotoğrafladığın gecenin detaylarını senden de dinlemeli!

Son not;
Yazı boyunca evimi Radyo Voyage’dan yayılan arya’lar doldurdu.
Daha ilk pop kasetlerimi aldığım yıl Abi'min Opera okuması sebebiyle zihnime bağır çağır yerleşen sesleri/sözleri anımsadım birden.
Küçük dar omuzlarımın bittiği yerde başlayan incecik boynumun arkasından bir yavru gibi çekiştirip beni çocukluğuma götüren ses’te huzur buldum.
O çe saaa te di pi ya garmi. Lu çin graaa tel di pi ya gaaar mi! Olarak ezberlediğim ilk yabancı dil şarkı budur!
Bundan böyle benden ‘normal olmamı’ en azından bunu öğrendikten sonra beklemezsiniz değil mi?

En son not;
Meraklısına;
Gecemiz bittiğinde Billionaire’in camdan merdivenlerini tek parça ve sorunsuz tırmanabildik!
İçtikçe güzelleşen Jack’i layıkıyla taşımak güzel şeydir;)

Pek çok önemli not;
O kokteyl'in içinde hindistan cevizi yoktuysa ve ben inatla hindistan cevizi tadını aldıysam, çok utanırım evet!

Öptüm, öperim

elçingören 22 aralık 2011 16:00
İstanbul/ Atina

13 Aralık 2011 Salı

Bayan Brontë'nin tozlu kirpikleri,şimdi biraz hafifledi mi?


"Benim sarayımı bir kere yerle bir ettikten sonra bana ev diye harap bir kulübe dikip de kendi sadakana kibirli kibirli hayranlık besleme."

Emily Brontë ile uğultulu bir tepede karşılaştık.
Elimdeki sargı bezinden sıkı bir düğüm yapmış zamanın hızla akan kanını yavaşlatmaya uğraşıyordum.
Pembeye dönmüştü yaşam benim için.
Kırmızı ve hatta siyaha kaçan renkleri görmemek için tüm dilek sepetimi baş aşağı çevirmiştim.
/Öyle olur. Bir şeyi bütün kalbinizle istediğinizde dilek sepetiniz boşalır/
O sırada zaman annemin doğumundan 98 yıl önceyi gösteriyordu.
Dünyanın yaşı gibi her şey şimdi olduğundan gençti.
Mantıksal olarak o tepede geziniyor olmam söylenemez.
Ancak, oradaydım, istersem ikna edebilirim!

Bayan Brontë erkek kardeşi Branwell tarafından yapılmış beyaz tenli omuzlarının yarısı açık, yağlı boya portresini peşi sıra sürüklüyordu.
Karşılaştığımızda önce birbirimizi duymak istemedik.
Bir süre uğultuyu dinledik.
/Böyle olur. Bazen kelimelerin yerine dünyanın gürültüsü geçsin istersiniz.

Sonra portreyi sırt üstü yatırıp tek ayağını yükselti yaparak yerle resim arasında mesafe yarattı.
Oturdu.Bir taş ya da herhangi bir köşe kullanabilirdi, yapmadı.
/Şöyle olur. Bir şeye karşı ilginiz, duygunuz yüksekse ona dokunmak sürekli temas halinde kalmak iyi hissettirir. Bu hisle enerji geçişi sağlanır.

Bir süre sonra her şeyi siyah beyaz görmeye başladım.
Tepeyi aydınlatan güneş evsizlerin odunu/kömürü/tahta parçası/ gibi sadece bedeni üşüyenlere yardıma hazırdı.
İçimin titrediğini hissettim.
O uğultulu tepenin mevsimi değil, hayatımdan bu kadar uzakta olmak fikri ürpertmişti beni.
Bütün yolculuklarında geri dönüş yolu gözünde büyümeyen ben ilk kez zamanın geri dönmem için yeterli olamayacağı fikriyle yüzleşmiştim.
Benim o güne dek uzak‘tan anladığım ölçülebilen /metre/mil/ kulaç/ gibi birimlerle açıklanabilen bir şeydi.

/Ve böyle olur. Dünyanın ölçülerine sığmadığınızı düşündüğünüzde büyük bir lanetin ensenizden sırtınıza indiğini hissedersiniz.
Çünkü sizin gerçeğiniz olsa da, başkalarına tarif edemeyeceğinizi bildiğiniz /benzer gösteremeyeceğiniz şeyler çaresiz hissettirir.
Oysa ölçülere sığmak/içlerinde yaşamak durumunda olmadığınız özgür maddelerden yaratılmıştır ruh.


Hırkamın boynumda açık duran kulaklarını birbirine yapıştırıp karnıma doğru küçüldüm.
Bir elim zamanın nabzındaydı!
-Üşüyorsun! Dedi Bayan Brontë.
Başımı salladım.

O gün o uğultulu tepenin ortasında onlarca yazarın aklından geçip kaleme almadıklarını derledi. Bir çeşit eskici gibi görünmeye başladı. Kirpiklerine kadar tozla kaplandı.
Bu arada ; Toz zamanın derisidir. Kuruyup dökülen derisi!

Onu izledim.
Yardım etmek için yanına gittim.
-Sen zamanın kanayan yerini sıkıca bağla! Sadece onunla ilgilen eğer görevini aksatırsan bir daha asla geri dönemezsin dedi.
Bayan Brontë karşımdaydı! Ve yanına gidemiyordum.

Oturduğum yerden tozları kokladım.
Venedik’te şiirli bir akşamın, Londra’daki sisli öğleden sonranın, Moskova’da buzdan bir sabahın , İstanbul’da med cezirli bir dolunayın örtüsünü kaldırdı.
Mis gibi yaşam kokuyordu.
Önce boğazımda sızlatan bir mentol hissettim. Sonra vanilya’ya dönüştü. Sonra Pasifik kahvesine…

/Böyle olur. Yazarların hayatlarından geriye kalanlar, vitrindeki yaldızlı bardaklardan, pencere önü çiçeklerinden, dünyayı defalarca dolaşmış uçak pencerelerinin biriktirebildiklerinden daha fazladır.
Kokular gibi, yazar yaşamlarının da notaları vardır!

Zamanın kuruyup dökülmüş derisi / kokusu/ notaları/ onların bir zamanlar yaşadıkları evlerden herhangi bir nedenle sokağa çıkıp yaşamlarımıza dağılıverir.
Harf olarak görür, cümle cümle okuruz.
Üzeri çarşaflarla örtülü kanepelerinin kenarında dikilip, bütün satırlarını ‘ayakta’ okumak istediğim yazarlar var. /Evet, belirtmeden edemedim/

Onlar şimdi benim de olduğum dünyaya bir zamanlar uğrayıp bir şeyler bıraktılar.
Gelip buralara yerleşmelerini beklemiyordum zaten.
Hem yıldızların göğsüne uzanıp deri/tüylü kalemlerle Tanrı’ya şiir /makale/ köşe yazısı/ roman yazdıklarını düşünmek daha güzel!

Bütün bunlar zihnimde dolaşırken,
Emily Brontë tepenin üzerine düşmeye başlayan karanlığı işaret edip,
-Gitme vaktin geldi! dedi.
Bu hareketi en son, on yaşımda akşam ezanı okunduğunda Annemin
–Elçinnnn hadi eveeeeeee! Diye seslenmesi ile görmüştüm.

O sırada annemin doğumundan 98 yıl önce’de olduğumu hatırladım.
Geri dönmemek için çocukluğumdan kalma geleneği sürdürüp bas bas bağırıp yerleri yumruklayabilir o geceyi Bayan Emily Brontë ile pekâlâ geçirebilirdim.
Yapmadım…
-Ama bana bu uğultulu tepe’ye nasıl geldiğinizi anlatacaktınız dedim.
"Benim sarayımı bir kere yerle bir ettikten sonra bana ev diye harap bir kulübe dikip de kendi sadakana kibirli kibirli hayranlık besleme." Cümlenizden başlayıp tam daire çizerek, sözcüklerinize dokunacaktım ben!

-Üzülme dedi…
-Hepsini senin için bir kağıda yazdım ben; Uğultulu Tepeler
/Özgün adıyla Wuthering Heights


İlk not;
Kitap Emily Brontë’nin tek romanı
İlk kez 1847 yılında Ellis Bell mahlası ile yayımlandı.
Roman 1992 yılında 105 dakikalık bir film olarak beyaz perdeye aktarıldı.
Yönetmen koltuğunda Peter Kosminsky oturdu
Yapımcıları Mary Selway ve Donald L. West
http://www.sinemalar.com ’da filmin ayrıntılarını bulabilirsiniz.

İkinci not;
Yazının görselini Wikimedia Commons 'dan indirdim
Commons serbest telifli medyaların bulundurulduğu bir medya havuzu.
Tüm blog yazarlarına/çeşitli görsellere ihtiyaç duyanlara tavsiye ederim.
Ancak belirtmekte yarar var havuza görsel desteği sunmak şık olur.

elçingören /03 :40 / 13 Aralık 2011/ İstanbul-Atina

12 Aralık 2011 Pazartesi

Ses !


11 Aralık 2011 Pazar

Leonard Cohen söylerken, uyku anahtarını evde unutmuşken...


Gece 'Hayal Kahramanları' caddeye iniyor.
Onlar için kapımın önüne kahve bırakıyorum.
Işığım açıksa uğruyorlar.
Gece, hayat fazlalıklarından soyununca kahramanlar adımlarıyla genişlettikleri sokaklarda yürüyor.
Arabalar ayak altında dolaşmasın diye otoparklara çekiliyor.

Farkında mısınız?
Bazı gecelerde martılar bir yerlere yetişecek gibi uçuyor.

O gecelerde Cohen yanıma oturup sigarasını yakıyor.
Halka çıkınca dumanından, gülümsüyor...
Herkes biliyor zarların hileli olduğunu.
Herkes parmaklarını çapraz yapıyor yuvarlarken onları diyor.
Tam o sırada yaşlı kara Joe hala pamuk topluyor kurdelalar ve omuzlar için...

Leonard şarkısını bitirmeden çocuklar uykunun göğsüne yatırılıyor.
Gördüklerinde kahramanların peşine takılmışlar birkaç sefer.
Haklılar...

Evimde renkler değişiyor.
Sarı cılız sokak lambası keyfi yerindeyse selam veriyor.
Bazılarının korkularından hayalleri görünmüyor.
İlgimi çekmediklerini belirterek yanlarından ayrıldıklarım, beni gündüz karalayıp gece bağışlıyor!

Kapı çaldı.
Gitmeliyim.
Sanırım ışığımı gördüler!



elçingören
03:40/ 12aralık2011 /istanbul/atina
düzenleme/7kasım2013

10 Aralık 2011 Cumartesi

Öptüm öperim... Gülmeyin küserim!

.. Yıllar geçti, sevgili Manuel Valadares. Şimdi 48 yaşındayım ve zaman zaman özlemimde hep bir çocuk olduğum izlenimine kapılıyorum. birden ortaya çıkıverecekmişsin, bana artist resimleri ve bilyeler getirecekmişsin gibi geliyor.
Hayatın sevilecek yanlarını bana sen öğrettin sevgili Portuga'm. Şimdi bilye ve artist resmi dağıtma sırası bende, çünkü sevgisiz hayatın hiçbir anlamı yok...
Ara sıra sevgimle mutluyum, ara sıra da yanılıyorum;bu daha sık oluyor.
O çağlarda, bizim çağımızda yani yıllar önce bir budala Prens'in mihrabın önünde diz çökmüş "Budala" nın gözleri yaşlarla dolarak ikonlara şunu sorduğunu bilmiyordum: "Olup bitenleri çocuklara niçin anlatmalı?"
Gerçek, sevgili Portuga'm; Bunları bana çok erken anlatmış olmalarıdır. Hoşçakal.

Şeker Portakalı / José Mauro de Vasconcelos

İlk kitabım Şeker Portakalı’nın bu son cümleleriyle sizi başlangıcıma götürüyorum!
İncecik boyunlu, düz kahverengi saçlı, omuzları başta olmak üzere neredeyse tüm eklem yerleri ağaçlardan / bisikletten/ yükseltilerden/düşe düşe hırpalanmış, morarmış, kabuk bağlamış ama uslanmaz çocukluğuma doğru ilerleyelim.
Yıllar önceydi!
‘Ekşimik’ diye, isminde herhangi bir hayır bulunmayan bodur bitkinin dikenlerine kolumu feda etmiştim.
Çocukuluğumdan beri bu Rodos’luluk Girit’lilik canımı yaktı.
Şehirde olmayan her nevi yeşilliği dağlarda tepelerde aramaya yönelik çabam beni defalarca ‘evin yolunu kaybetmek ‘ cümlesinin içine bırakıp kaçtı.
O kadar çok kayboldum ki ailem 'uzamsal zekâm' olmadığını düşünüp beni doktora götürdü!
Not/Görsel/Uzamsal Zekâ avcılar ve gezginlerin yolu daha kolay algılamasını sağlar ve kaybolma riskini azaltır.

O yıllardan beri uzaklara bakmayı, bakmak yetmeyince biraz yaklaşmayı sonra ‘biraz, biraz’ diye diye ‘gitmeyi’ sevdim.
Benim için hedefi belirlenmiş şeyler ilgi çekici değildi.
Bir yaz günü iki buçuk yaşımda annemin/abimin -Kumsal’a hadi kumsal’a! Cümlesiyle sahile inmiştik.
Ancak bana aldıkları kova-tırmık-kürek gibi ‘kumla yapılması uygun olan kalelerle’ uğraşmamı beklemeleri canımı sıkmıştı.
Denize yöneldim…
Biraz dalgalı ve baktığımda güneşe doğru giden tekneler olsa fena olmazdı. Yoktu.
Öyleyse biraz yürüyüp açılabilirdim.
Yere yeni yeni basmaya alışmış ayaklarım kumun sıcağında bata çıka gidiyordu.
Küçüktü…
Ama büyük nasıl olur bilemiyordum.
Bütün çıplaklığın ve serinliğin içinde kumsal boyu dizilmiş kadınları, erkekleri, çocukları geçtim.
Siyah yağmur şemsiyesiyle beyaz sakallı, gömlekli kahverengi pantolonlu bir dede’nin önünde durdum.
Eliyle düzleştirdiği, küçük ince sopa yardımıyla çizgiler çektiği kuma bakıp ‘kendi dilimde’ selam verdim.
Pekala kabul! Konuşmayı bilmiyordum.
Ama ilk bakışta dinlemeyi de bilmediğim konusunda bir şey söylenemezdi.
Yaşlı adam gel otur dedi.
Oturdum.
Şemsiyesinin gölgesini üzerime yaklaştırıp bir şeyler söyledi.
Sonra başka şeyler…
Denizi işaret etti, kadınları, erkekleri, çocukları…
Anlattı, zaman zaman sakalına dokunup gözlerini uzaklara, çok uzaklara astı.
Dinledim.
Dinledim…
Zamanın makası annemin çığlıklarıyla dev bir gölgeye dönüşüp şemsiyenin üzerinde belirdi!
Annem/cankurtaranlar/abim/ kumsala birlikte indiğimiz yakınlarımız.
Of of! Belaya bulaşmadığım, dile dolanmadığım bir tek gün yoktu.

Annem -Kızım senin ne işin var burada? Denize girdin boğuldun sandık biz dedi!
Beni yeşilli- sarılı yumuşak bir havluya sarıp hayatı dinlediğim dede’nin yanından aldı.
Yaşam bir bakıma böyle bir şeydi.
Beni düşünenler hayatım boyunca benim yerime de karar verebileceklerini hissedeceklerdi.
Annemin adımlarıyla son görüntüler sarsılmış olsa da başım yana doğru düşmüş, siyah şemsiyeli dede'ye baktım.
Bambaşka şeyler düşünürken 'anne söylenmesi'ni' duymayı öğrendiğim gün o gündü!
Siyah yağmur şemsiyeli dede’nin dizlerine kadar kuma soktuğu beyaz bacaklarına eğilip görüş mesafesinden kaybolana dek benimle konuştuğunu gördüm. Duyamadım ama gördüm işte.

Bana tam hayatın sırrını vereceğini anda belki de yaşım buna yetecek yerde değildi.
Belki onu kilometrelerce yol boyunca dinleyecek yaşım olacaktı da annemin endişesi bize yol vermeyecekti.
Üzülmüştüm...
Neyse ki o yıllarda bir şeyi iki dakikadan fazla düşünmek yoktu!

Kendi kumumuza yürüdük.
Önümde kova-tırmık-kürek! Her zamanki şeylerle, oyalandım, oyalandım.
Eve döndük.
Bahçedeki musluğun yanında durup hakkımda konuşulanları dinledim.
Annem şöyle diyordu; -Elçin bugün, sahilde hepimizin gözü önünde kaybol! Sen alıp başını git.
Sonra ne dediler, ne oldu, ceza verdiler mi hatırlamıyorum.
Çocukluğumun hafızama işlemiş en büyük anıları alıp başımı gitmemle ilgili.
Hem de herkesin gözü önünde!

Doğarken içime düşen 'gezgin’i böyle açıklayabiliriz belki.
Ama şimdi mevzu o değil!
Gezgin ruhumun ‘kazaları’ ve ilk kitabı!

José Mauro de Vasconcelos başucuma nasıl geldi?
Kaybolmaya alışık ruhuma en heyecanlı mevsim; Yaz gelmişti.
Birinci sınıfın sonunda fasulye/abaküs /okuma fişi gibi sayısız şeyden atlayıp günleri saya saya geçtiğim takvim Haziran’ı göstermişti.
Saat okumayı bilmiyordum, onu babamı beklediğim ve gelmediği bir gecenin sonunda şıp! diye öğrenmeme daha vardı.
İkinci sınıf… Derken üçüncü sınıfın yaz tatili! Misss!

Tatilin ilk günü annemin yirmili yaşlardaki kuzeni siyah bir tayt almıştı.
Delirdim görünce.
Çok yakışmıştı ve bu haksızlıktı.
Hemen anneannemden ‘para’ istedim.
O gün bana müzik çaldığında renkli ışıklarının yandığı bir kasetçalar almıştı.
Hayır dedi. Tayt'ı sonra alırız.
Olmazzz! Bu da haksızlıktı.
Apartmanın demirlerine tırmanıp ikinci kattaki camın önüne asılarak
–AnAAANEE paraaaaa!
Tayt almam lazım paraaaaa!
Diye bağırırken birden mahallelinin hep bir ağızdan elçiiiiiiiiiiiin! Dediğini duydum.
Anneannem her akşamüstü bana domatesli peynirli ekmek sarkıttığı cama yaklaşamadı bile.
Uzaktan parayı yolladı.Bağırdı, kızdı!
İnemedim oradan.
İndirdiler…
Bu ne isyandı Tanrım!
Koşup ‘taytçı’ya vardım.

O da ne?
Bana göre yoktu.
Bu çalan savaş çanıydı! Duydummmm!
Var’dı yok’tu. Bu bana olur’du olmaz’dı derken siyah bir taytla evin yolunu tuttum.
Koşarak odaya girdim.
Giydim.
Olmadı.
Ben bir ağlarım bir ağlarım!
Bir yumruklarım zemini ah!
Annem daha fazla dayanamaz tutar kolumdan çarşı’ya götürür beni.
Bir çocuk mağazasında ‘çırpı diyebileceğimiz bir bacak bedeninde’ tayt bulur!
Ancak tabi konu ‘çocuk giyimi’ olunca siyah ve beyaz gibi renkler tasarımcılar tarafından o yıllardan beri çalışılmadığı için bulunmaz.
Olur mu o incecik bacakları saran tayt’ın rengi ‘fosforlu yeşil’ !
Ve bir diğeri aynı fosforda turuncu!
Yeşil olanı benim bacaklarımda eve varılır.
Turuncu olan mahalle arkadaşı ‘Emine’ye hediye edilip bisikletle mahallede tur atmaya başlanır.
Bir tur’du iki tur’du derken, sen taşa takılan teker hoooop Emine’yle beni bir o yana bir bu yana dizlerimizi parçalaya parçalaya savurmaz mı!
İki elim iki dizimde koşup şöyle bağırmaz mıyım ben;
Taytııııııııııııııııııııııım!
Taytım yırtıldı taytıııııııııııım!
Emine bir yandan kanayan dizini tutuyor bir yandan üzülme elçinnn! Yine alırsınız diyordu.
O sırada annem, anneannem, annemin kuzeni ve mahalleli sabahın erken saatlerinde başlayan ‘elçin’in tayt krizinin’ yakın tanıkları olarak hep birlikte kahkahalarla birbirinin omuzlarına/ kollarına yata yata gülüyorlardı.

Babam geldi!
Hemen beni kucaklayıp -Üzülme birtanem! Az kanamış, hemen oksijenli su süreriz hani yakmayanından, geçer diyordu.
Onun yaşadığım utançtan hiç haberi olmaması öyle güvende hissettirmişti ki beni.
Yoksa dizimin acıdığı yoktu.
Birini arıyordum, onun gelişiyle neyi aradığımı bulmuştum!
Bütün akşam benden konuştular.
Babam hikâyeyi duysa da duymamış, anlamamış gibi yapıp açılan her cümleyi kapatmaya yönelirken ‘gözlerin de bir dili’ olduğunu öğrenmiştim.

Sabah yastığımın yanında José Mauro de Vasconcelos imzalı Şeker Portakalı kitabı vardı.
Onu birkaç gün önce babamla birlikte kırtasiye’nin camekânında görmüştük.
Satın almak istediğimizde kırtasiye’de çalışan çocuğun o sırada dükkânda olmadığını yaşlı satıcının vitrinin o köşesine uzanamayacağını duymuştuk.
‘Şeker portakalı’ bir dahaki sefere geçerken alınacaktı.
Babam alıp getirmişti ama benim tayt krizim sebebiyle akşam unutulmuştu.
Gözlerimi açar açmaz yırtılan tayt'ım geldi aklıma, sonra kitabı görüp sarıldım.
Bir daha hiçbir şey için tutturmayacağım dedim içimden.
Sözümü tutamadım.
Neyi istesem yine aynı inatçılıkla yıllarca zemini yumrukladım.
O günlerden kalan en utançlı anımı yine bu kitap sayesinde aştım.
Şeker Portakalı günlerce elimden düşmedi.
Yırtılan fosforlu taytımın konusu ne zaman açılsa bir sayfasını çevirip okur gibi yaptım.
Böylece bir zırhım oldu seslere, alaylara, kıkırdamalara!
Zeze, elçin’i korudu.

Sonra bir gece Babam gelip yatağımın yanına uzandı.
Rastgele bir sayfa açıp okumaya başladı;
- Daha çok anlat.
+ Hoşuna gidiyor mu?
- Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.
+ Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?
- Gider gibi yaparız.

Gözlerin de sözcükleri olduğunu,
beni koruyan o kuvvetli zırhların en büyüğünün edebiyat olacağını,
Babam ‘ın sesindeki her şeyin doğruları söylediğini o günlerde anlamıştım.
Fosforlu yeşil bir tayt o bisiklet kazasıyla iki dizinden yara almasaydı, şeker portakalı’nın ZeZe’si şimdi tarihin salıncağında başkalarının hikâyesinde kalacaktı.
İyi oldu, yazdım.
Ama benim taytım! Ah taytım. Yırtıldı!

José Mauro de Vasconcelos 1968 tarihli bu kitabı 12 günde yazmış.
"Ama onu yirmi yıldan fazla yüreğimde taşıdım" demiş.
O gördüğüm en çirkin renkteki taytı, siyah yağmur şemsiyesinin kumsaldaki gölgesini, dikenleri kollarımı yırtan nice yeşilliği getirdim size.
Taşımışım buraya kadar, bir gün kendimi hatırlamak istersem diye.


Öptüm, öperim.
Okuduklarınız içindeki bisiklet kazasına dönüp dönüp gülmeyin küserim!

Son not;
Zeze henüz küçücük bir çocuktur ilk kitapta…
Bilinmeyen diyarları isteyen,
oralarda yıldızlardan yıldızlara atlayan,
bahçedeki şeker portakalı fidanıyla konuşan bir çocuk!
Artık biliyorsunuz işte, bir parça ‘ben’dir Zeze!
Tatlı Zeze!

9 Aralık 2011 Cuma

1885 yılına gidip cümleleri topladım.Balzac söyledi ben yazdım / Seslendirdim!



Sözcükler; Balzac
Müzik; Yanni
Seslendirme; Elçin Gören

22 Kasım 2011 Salı

Kanatlarım var! Ondan bu ağrı, ondan ondan...


Hiçbir şeyin beni onarmaya yetmeyeceğini düşündüğüm yerdeyim.
Oysa yakın zamanda savaşmadım, ok yemedim, kan kaybetmedim.
Önce hiçbir şey yapmadan geçmesini bekledim olmadı.
Bir dostuma kısa mesajla iksir siparişi verdim;
Öyle çok yoruldum ki ah! Bana geçecek desene bir kez daha, geçecek! Kendi cümlelerime tutunamıyorum artık!
Siparişimin ardından dostum;
…Evrenin garip bir enerjisi var bugünlerde, yıkıcı karşısında dikilip durmak zor. …/… Bugünlerde olan bitene takılma, kendini dinleme, düşüncelerine kapılma. Bu aralar kendine küs istersen hatta hiç konuşma. Küresel olarak negatif etki altındayız. Senden öte ve senin kontrolün dışında. Biraz daha sabret! Yazdı.

Sözünü dinledim.
Film izledim, müzik dinledim, bir şeyler okudum asla kendimi dinlemedim küstüm gitti!
Geçmedi.
Yazmayı denedim, olmadı.
Bazı geceler bitmez ya hani! Bitmedi, bitemedi..

Daha önce beni mutlu eden şeylere-kişilere baktım.
Yoktu.
Herkes her şey sanki bir nehirde akıntıya kapılıp gitmiş ve haber bültenleri bu haberi vermemişti.
Telefon rehberime göz attım.
Hiç kimse ruhumdan sızan bu duyguyu dindirmeye yetecek ‘çoklukta’ değildi.
Bir an, tek bir an mutlu oldum.

Bir şeyler içmek için mutfağa yöneldiğim anda -o kısacık sürede- uçup gitti ‘mutluluğum’
Neydi beni bunca negatif yükten çekip alan şey -ya da kimse-?
Bulamadım!
O kısacık anda aklımın iplerini bileğine dolayıp beni yukarı kaldıran duygu neydi, neydi neydi?
Hala hatırlamıyorum.
Ama düne göre iyi sayılırım.
Bugün kendimle toplantı yaptım.
Ne yazık ki bölündü ve bölünen yerinde kaldı.
Şimdi yeniden toplantıya girmek üzereyim.
Ancak önce bugün olup bitenleri ve yarım kalmış olsa da toplantımdan çıkan kararlardan ilkini uygulamaya geçmeliyim.
Yazmalıyım.
Hep yazmalıyım.
Kendimi dünyanın neresinde hangi duygusunda olursam olayım çekip alıp oturtmalı ve yazmalıyım.
Yazı benim gerçekleştiğim yer!
Beni gören, benimle tanışan, konuşan, sesimi duyan, tanıdığına yemin edebilecek herkes bir hayalden bahsediyor.
Oysa sadece yazarken gerçekleşiyorum.
Etrafta dolaşan kişiyi ben bile tanımıyorum.
O bir hayal!
O, gün içinde gerçekleşmekten başka bir dileği olmayan hayaletim benim!

Şimdi şu gerçek halimle konuya dönecek olursam üzerimdeki sınır tanımaz umutsuzluğun, kederin, e haliyle yorgunluğun dostumun ifade ettiği gibi küresel bir negatif enerjinin beni ortasına almak suretiyle alaşağı ettiğini söyleyebilirim.
Hani balkondan ya da pencereden sarkan çocuğa denir ya; Başın ağır çeker düşersin!

Yemin ederim dünyanın çekirdeğine düşmek üzereyim.
Üstelik popomla çamlar devire devire!
Biriktirdiğim her şeyi ama her şeyi götürmek isterken,
bu ev kıyafetlerimle ele âleme rezil ola ola,
geyşa gibi tepeden küçük topuzla topladığım saçlarımla
-gülmeyin ama aaaa-
yuvarlana yuvarlana, kimi zaman dikine dikine taa dünyanın çekirdeğine düşecek gibiyim diyorum size!


Kendimle muhatap olmuyorum peki!
Açılmaya açılmaya ağırlaşan kanatlarım ne olacak şimdi?
Omuzları ağrır mı insanın, kanatları açılmıyor diye?

Normaller gibi -ki biz dostlarımla oturup diğerlerinin normallerini pek çok konuşuruz- neden onlar gibi olamıyorum ki ben?
Size de oluyor mu peki?
Siz de bunları yaşıyorsanız belki ben iyileşirim.
Öyledir, hani Nasrettin Hoca damdan düştüğünde damdan düşeni getirin yanıma halimi o anlar der ya!

Anlayabilirsiniz belki beni?
Düşerken birileriyle karşılaşabileceğimi hissetmek istiyorum belki de.
Bilemiyorum.

Son zamanlarda kavramlarım birbirine girdi.
Neyin ucundan tutsam elime alana dek başkalaşıyor.
Zaten bünyem alerjik!!!
Çileği nar diye yiyip kendimi kandırmaya çalışıyorum.
Oluyor!
Alerji’nin tuhaf bir hikâyesi vardır bilir misiniz?
Hahahay! Ben anlatırsam bu tuhaf hikâye daha tuhaf hale gelecek ama olsun yapacağım.

Beyin doğduğumuz günden itibaren bütün besinlere bir etiket takıyor, yani tanımlama yapıyor.
Biz onları tüketirken;
-Hımm şu an sahip portakal yiyor!
O halde C vitamini deposunun kapıları açılsın, B12 kapansın. Mineraller yolu biraz açın
diyor.
Ya da yeşil mercimek yola düştüğünde;
Sahip et yiyor ama et yemiyor da olabilir olsun B12 hadi yaşadın!
İşte o kodların yerleştiği zamanda yediğim ilk çilek hormonlu ya da mevsimsiz, biçimsiz yetiştirilmiş -bilemem ki belki de beynim, -Sahip bunu çok sevecek biz ona bir oyun yapalım demiştir- bir şeyler ters gitmiş, alerjim baş göstermiş.
O günden beri ne zaman çilek yesem çilek görünümlü kaşıntılarla köşede bir yerde karşılaşıyorduk.
Sonra çileği nar diye yemeye başladım! Artık olmuyor.
Ya Allahım! Nereden girdim bu konuya çıkamıyorum da ufff!
Demem o ki bu defa ruhumdaki kavramlar karıştı, tedirginim.
Mideyi, beyni, dolaşım sistemini yanıltmaya çalışarak bir şeyler yapılıyor da ruh çok akıllı!
Onun elini bırakınca, güvenini sarsınca başıma ne geleceğini bilmiyorum.
Korkmuyorum, çekiniyorum!

Dün gece kendimi rahatta dinleyemiyorum ve madem yazamıyorum o halde okurum dediğimde gidip İclal Aydın’ı buldum.
Gece demedi beni içeri aldı.
Ruhuma tarçınlı çay yaptı.
Bana da olmuştu ama geçer,bir defasında uykumda kalbim çıt dedi kırıldı! Dedi.
Gülümsedi.
O an gözlerinden gemi geçti.
Gamzesi ne güzeldi!

İçine gülüşleri de dolmuştu acıyla dudağını büzüşleri de.
Dünyanın çekirdeğine düştün di mi sende? Dedim.
-Ohhoooo! Çoook! demesini bekledim.
Demedi.
Çıt dedi şimdi kalbim.
Çıt dedi kırıldı!
Ben şimdi dünyanın çekirdeğine düşer miyim dersin İclal?
Düşersem gündüz gezinen hayaletim de gelir mi oraya?
Gelmezse katlanabilir miyim sence bütün bu olanlara?
Ruhum savaş baltalarını bulabilir mi el yordamıyla?

Hey heeeyyy! Hoca Nasrettin Hoca!
İclal hiçbir şey söylemezse sen yardıma gelir misin acaba?
Malum düşmüş olacağım, malum kalbim de kırık olacak!
Çıt! Ah
.

Not; Delirdim
Bir daha Not; İclal Aydın’ın cümlelerini dün gece yara bandı yaptım.Keşke dedim!
Keşke omuzlarımızda şalla, kaç terasta sohbet edeceğimizi, hayatı birlikte kurcalayacağımızı şimdiden bilse.
Ben onu seviyorum o da beni sevse!
Santorini evimdeki beyaz bankın önüne gelip Elçiiin! Bağ aldım ben! Gidip evi ortasına dikmemiz lazım dese.
Çocukken boynunda taşıdığı anahtarı salondaki bibloların önüne yerleştirse.
Fotoğrafını çeksem, gamzelerini görseniz, gülüşü hiç gitmese…

Benim notlarım bitmez;
Serkan Tavşanoğlu sen ne güzel dostsun, nasıl şanslıyım!
Seni onlu yaşlarımın bittiği yerde tanımıştım! Şimdi yirmili yaşlarımın son günlerindeyim.
‘İyi ki’sin sen! İyi ki!

En son not; Nasrettin Hoca ben dünyaya ters binsem? Olamaz mı olabilir.

Pek çok önemli not; Alerji ile ilgili yazdıklarımın hepsini ciddiye almazsınız değil mi? Yapmayın sakın ha, sakın.Ben delirdim diyorum siz bana uyuyorsunuz. Doktora gidin.

elçingören 22ekim 2011 04:20

8 Kasım 2011 Salı

Fazla uzaklaşmış olamaz. Bak ateş hala sıcak!

-Yazar şu dakikalarda kelimelerin içine düştü.
Bi çıksın burada yayınlayacak! Demiştim size...
Az önce tırmandım, buraya yapıştırdım.

Biliyor musunuz daha yaşarken, bir gün bunu yazacağımı biliyordum!
Bilmiyordunuz.
Bilin diye söylüyorum; Bu bir Rögar hikayesi!
–Rögar deyip geçmeyin, yazı içinde ünlü olacak kendileri-

2003 yazıydı, dört tarafı makilerle dolu kiralık evimin bana sunduğu şeylerden biri sokaktaki ‘Rögar kapağının’ gece yarısı gürültüsüydü!
Taşındığım ilk gece bu kötü sürprizle karşılaşmış olsam da, günlerce aradığım evi bulmanın mutluluğu paha biçilemezdi.
Hem girişinde limon ağacı vardı!
Üst katında palmiye gölgeleri. Misss!
Sevdiklerimin odalarını hazırlayacaktım, bir gün ‘şehir hayatı’ onları yoracaktı evet, gelip odalarına çekileceklerdi bir güzel.
İkinci gün -Evde yemek pişmeli! Diyerek koşup köylü pazarına gitmiştim.
Kocaman pazar torbalarımla birlikte eve dönerken içimden yine bilmediğim dillerde şarkıların yükselmesine gülümsedim.
Yemek pişti bütün odalar artık içinde yaşanacak her bir şeyin farkındalığını üstlenmişti.
Emlakçı’nın anahtarlığı Meksika şapkalı bir maskotla değiştirildi.
İşlem tamamdı!
Belki bir şeyler yudumlansa evin bütün enerjisi sahibinin sesinden duyulacak birkaç sözle daha iyi olacaktı fakat ‘yalnız’ çıkılmıştı yola.
Ağlaya ağlaya geçilmişti kara yolunun çizgilerle birbirine bağlanmış kilometre taşları.
Hem endişe hem heyecan vardı.
Bir de otobüste dağıtılan küçük ‘yolculuk yastıkları’ tam sıra bana geldiğinde kalmamıştı.
Haksızlıklar karşısında adaletin devasa terazisini getirip tartışmaya başlamam an meselesiydi.
Yapmadım, zaten savaştaydım. Zaten ordularım aç susuz!
Evet ’Kuşku yumuşak bir yastıktı!’
Yol bittiğinde ne olacaktı? Ah!
Beklediğimden çok daha fazlasını, hayal etmekten çekindiğim şeyleri hazırlanmıştı bana İzmir, görecektim!
Şimdi evime yerleşmişken bütün bunları düşünüp yudumlanacak içeceğin her damlasını hak etmiş olmayı sevecektim.
Evden çıktım
Alt katımdaki küçük dükkânın içinde turistler için hazırlanmış yöresel baskılı kül tablaları başta olmak üzere bir dolu şey alıp içeceklerle yukarı çıktım.
Balkona oturup gece seslerini dinledim.
Yazın hiç bitmeyecek gibi olan eğlence mekânlarının arasından sokağa bakarken,
-Acaba kış nasıldır buralarda evim? Dedim.
Ne mutlu ki kışını da görecek ve sevecektim.
Uykuya hazırlanan gözlerimi tanıyordum, yatağıma ilerledim.
-Hoşbuldum! Derken ve uykuya giderken birden yine o gürültüyü duydum.
Sona bir daha bir daha!
Tanrım ben bu rögar kapağıyla nasıl mücadele edecektim!
Bir gün daha geçti…
Sonra bir gün daha!
Yine oluyordu!
Hızla geçen arabalar kapağı ortalamazsa sesi gecenin güvenini yırtıyordu!
Uyumaya çalıştım tam dalmıştım ki; Zıplayarak uyandım ve yattığım yerden karanlığa göz attım.
Sonra bir daha, bir daha…
Gece gece uyanıp görsem ödümün kopacağı şeyler aramaktan kendimi alıkoyamıyor, uzaklaşan araçların motor/fren seslerini duyunca
-Arabaymış araba, kapak sesiymiş! Korkma! Diyerek kendimi sakinleştiriyor bazen kalkıp su içiyordum.
İlk hafta böyle geçti.
Daha o günlerde bu kapağın yıllar sonra bugüne önce yuvarlanarak sonra kendini sürükleyip getireceğini biliyordum, biliyordum.
Gidip bir yerlere şikâyet etsem olmaz mıydı?
Şikâyet etmek yetmezdi, küçük çaplı bir olay çıkartıp durumu acilen çözmek gerekirdi!
Ama tadım kaçsın istemiyordum.
Savaşmaya değil uzlaşmaya gelmiştim.
Yorgundum.
Yol boyu ağlamış ve gözyaşlarımı şişeye koymak istemiştim!
Birkaç gece eve geç gelip bayılarak uyuduğum için acemi şoförlerin neden olduğu sesle arama mesafe koydum.
Sonra o geldi; Uyku Prensi!
Geniş omuzlarının içinde her gece ufak bir parmak hareketimle dönen dünya/küre vardı!
Ne zaman rögar kapağı o bariton sesiyle bağırmaya başlayacak olsa;
–Şiii korkma lütfen ben buradayım derdi!

Gürültünün ardından arabaların motor ve fren seslerini duyana dek ellerini saçlarımın üzerinde hafifçe gezdirir ve öperek beni rüyaya götürürdü.
Bu her defasında yani sayısız kez tekrarlandı.
Gürültüden önce - yolda dönüş sırasında oluşan- ince ‘klik’ sesi vardı.
Bu yalnızca uyanıkken fark edilebilen bir şeydi.
Öyleyse o, uykusunu kapağın gürültüsünden önceki bu işaretin yanına koymuştu.
Ben korkuyla zıplayarak uyanmayayım diye he!
Günler geceler böyle geçip gitti.
Ve her gece ama her gece ‘o zarif uyku prensi’ sadece beni güvende hissetirmeye geldi.
Aynı yatağa yalnızca ‘uyumaya’ giren iki kişiydik.
Ben Prenses değildim ama o Prens’ti!
Vücudumun üzerinde hiç olmadı! O kalbinin üzerinde yürüyordu.

Bazı geceler o ‘klik’ sesini ben de duyardım.
Ama saçlarımı sevsin sonra bir kez öpsün diye ‘masuscuktan’ korkmuş gibi yapardım.
O beni sevdikçe kalbim iyileşirdi.
Ya benim saçlarımın ya da onun ellerinin gögsümün içindeki minik yumruyla bir bağlantısı vardı bunu hiç hiç bilemedim.

Uyku Prensi rüyalarıma gelmezdi, gündüz nadir görünür, akşamları belirir ve her gece rögarın gürültüsüyle kendimi ‘güvende’ hissetmem için yanımda olurdu!

Tanrım! O gürültücü kapak, yolu ortalamayı bilmeyen acemi şoförler iyi ki vardı.
İnceliklerin hakim olduğu evimin her odası sayesinde kaleyi andıran bir görünüm almıştı.
Ve ben uzlaşmıştım.
Yorgunluğum ne tenimden okunuyordu ne ruhumdan.
Öpmüştü yaramın en yumuşak kabuğundan.
-Şiii ben buradayım! Dediğinde bütün cephelerim yazlıkçıların doldurduğu plajlara dönüşmüştü.
Saçlarımı okşayıp yalnızca bir defa öperdi tam tepemden.
Bir daha derdim içimden, bir defa daha gürültü patlatsa şu kapak!

Aslında o prens bu evimde de yanımda, nereye gidersem hep yanımda.
Kalbin üzerinde yürüyen hiç kimse fazla uzaklaşmış olamaz
Bakın ateş hala sıcak!
Bugün bir televizyon programında Yeşilçam’ın vamp kadını olarak tanınan Suzan Avcı vardı.
Upuzun evliliğine dair konuşurken boğazında yumru olan o cümle, bana kalbimi ve Uyku Prensimi hatırlattı.
Sevgili eşi ölümünden hemen önce ona şöyle demişti;
-Ben sanırım ölüyorum Suzan, sen sakın dudağını kırmızı boyamayı ihmal etme!

Sözlerim masal gibi başladı biliyorum.
Bize öğretilen dünyanın sınırları masallara da müdahale ettiği için gözleriniz ‘mutlu son’ arıyor değil mi?
Uyku Prensi’ne ne oldu? Şimdi nerede?
İstanbul’la ilgili planım doğrultusunda o şehirden ayrılmam gerekiyordu.
Zaten bir süreliğine yerleşmiştim orada sonsuza dek kalmak için bile olsa bir süreliğine İstanbul’u seçmeliydim.
Onu doğup büyüdüğü ve ait olduğunu söylediği şehirde bırakıp taşındım.
Son gece sabaha dek o gürültücü rögar kapağını gözlerim dolu dolu ve artık sizin de bildiğiniz o ‘oyunla’ dinledim.
Yine saçlarımda gezinen elleri ve –Şii korkma lütfen ben buradayım! Sözleri vardı.

Uyumasını bekledim.
Uyudu…
O gece ilk kez uzun uzun onu izledim.
Tek bir araba geçmedi.
-Teşekkür ne az kelime! Dedim. -Bunu ilk kez orada onu izlerken söyledim-
Kulağına eğilip şöyle seslendim
-Sen beni iyileştirdin.
Artık olmadığım zamanlarda, bazı geceler ‘korkmuşum gibi’ oyun yaptığımı bilmeni isterdim!
-Biliyordum dedi, biliyordum ki!
Gülümsedik, rögar gürültüsü son kez eve doldu.
Sonra öptüm,
Küçük İskender’in sözcükleri gibi kimi zaman bu duygunun tanımlanabilecek
bir nedeni yoktu!

-Sen kusursuzsun… dedim.
Tekrarladım -Beni iyileştirdin!
Parmaklarıyla dudağıma dokundu, ona göre aslında -Bir nedeni yoktu!

Kalbimin üzerinde yürüdü, yürüyordu!
Bu nedenle asla uzağa gitmiş olamazdı.
Bakın ateş hala sıcaktı.
Yokluğumda kimse farkına varmayacak olursa
-Kusursuz olduğunu sıklıkla hatırla olur mu? İhmal etme lütfen Dedim.
Gece bitti.
Uykudan uyanıp, hayatlarımıza dağıldık.
Araba geçti.
Kapağın sesini işittiniz değil mi?


Not 1;Beni havaalanına götürecek araba geldiğinde son kez evime baktım, sonra rögar kapağına.
Hayat ne tuhaftı ve ne güzel!
Artık sokağın ortasında öylece duran yuvarlak cisimde hep bir parça ben kalacaktım bir parça o.

Not 2;
Ve bazen böyle olur!
Bir meltem gibi ruhunuza dolar bazıları.

Bir daha NOT;
“Ya sert bir rüzgâr eser de burnumun ucunda asılı kalan son kokunu da savurursa?” Dedi bugün Burcu! bir yazısının en başında.
Bazı rüzgarlar ne kadar sert olurlarsa olsunlar alıp götürmezler değil mi sevilenin kokusunu dostum? Bırakırlar belki he?

En son not;
Rögar'a Logar da demek mümkünmüş.
Aslı Fransızca REGARD kelimesi olduğundan en yakını bana Rögar geldi.

Kapanış;
Bütün bunların dışında yazıda geçen rögar kapağı meğer zaten ünlüymüş.
Şöhretinin ilk nedeni bilgisayar devi Microsoft'ta iş başvurusunda bulunanlara mülakatta; Kapağın neden yuvarlak olduğu'nun sorulması, diğer nedeni ise motosiklet sürücülerinin korkulu rüyası olmasıymış.

Hadi öperim, yarın yine yazarım size.
Misss!

elçingören
12 kasım2011
01:58
Evim/ İstanbul

7 Kasım 2011 Pazartesi

Yazar burada konuyu Aşk'a bağlayacak, evet!


Telefonumun şarjı bitti nasıl zor geldi kalkıp almak. Oysa şimdi -Gel Nil kıyısına gidelim! deseler koşacak gibiyim. Neden? Dedim.
Twitter yine yardıma yetişti.
-Tıp buna"duyguda seçicilik" teşhisi koyar, günde aç-tok fark etmeksizin çok doz "o" yazılı reçeteyle kapının önüne koyarlar.

Kendi 'o'ndalıklarımıza! Misss gibi seçilmiş duygulardı bunlar!
Hem doğru yanlış ne fark ederdi ki? Sevdim cevabı.

Bilirsiniz bazen sorularınızın yanıtlarını sizi az tanıyanlardan almak gerekir.
Böylece neredeyse bütün tepkilerinizi bilen yakınlarınızın kafadan elediği bazı seçenekler onlara burun kıvıracak olsanız dahi önünüze seriliverir.

Bu durumu İstanbul çıkışında bir köyde salaş balıkçı meyhanesinde yaşadığım bir şeyle zihninizde biraz daha netleştirmek istiyorum.

2007 yılının sonlarına doğru gözlerine bakınca kendimi gördüğüm, uzun siyah saçlarına dokununca sanki evrenin işe yarar tüm halatlarını elime geçirmişim gibi hissettiğim bir adamla bütün parmaklarımız balığın içinde sohbet ediyorduk.
Neler konuştuğumuza dair ayrıntılar ne yazık ki silinip gitmiş.
-Ve bazen böyle olur-

Ancak sohbetimizin sonlarına doğru bize yaklaşan yaşlı balıkçı, beyazın hakim olduğu masamızı toplamak istediğinde konuşulanlar aklımda!

Kılçıkların doldurduğu tabaklarımız ve boşalmış mezeliklerimiz birer birer masadan giderken karşımdaki kişi, balıkçıya seslendi;
-Lütfen salata tabağı ve diğerleri kalsın.
Balıkçı peki ve iyi sohbetler anlamına gelecek tek hareketle başını hafif yana eğerek yanımızdan ayrıldı.
Şövalye şöyle dedi /Ben ona öyle hitap ederdim/
-Çünkü şu an masada, sözcüklerimizin tam ortasında kırmızı, yeşil… renkli sebzeler var. Birbirimize bakarken onları da görüyoruz.
Bembeyaz bir masa belki şu an olduğu kadar mutlu etmeyecek bizi!


Masanın rengi o sebzelere, sözcüklerin ise hayallerimize ihtiyacı vardı.
Çatallarımız gitmişti.
O salatayı yiyemeyecek olsak da hala yakında bir yerlerde seçeneklerin/ renklerin kalması güzeldi.
-Bir sona bağlamak istemediğimiz tartışmaların olduğu evlerde televizyonu kapatmadan sesini kısarak ortada bir yerde hareket eden bizden başka şeyler görmek gibi hani-

Konumuza dönecek olursak;
Yakınlarımız bizi tanımış olmanın verdiği duyguyla,
-Söylesem de yapmaz! diyerek seçeneklerimizi istemsizce eler.
Çok sıkı dostlukların bilgin susuşları bundandır.
Ve birlikte sustuklarımız ikiye ayrılır.
Dost ve Yabancı!
Her iki durumda yaşanan ‘aynılık’ ‘bambaşkadır’

Bazen biri çıkıp gelir!
Oysa uzakta kalsa sanki daha iyi olacak gibidir!
Yabancı kelimesinin içinde duran ‘kışkırtıcı anlam yüzünden’ hayat bizi bağ kurmanın sisli tepesine getirir.
Kimse üzerine ‘kalın bir şeyler almayı’ akıl edemez önce.
Üşür, üşütür.
Yardımlaşmalar başlar.
Benim ceketim senin termosta çayın derken ‘eksiklikler’ bir kapta güzelce eritilir.
Mesai saatlerine, hava koşullarına göre ve büyük şehirlerde trafik müsaade ettikçe tepedeki zamanlar uzar.
-Yazar burada konuyu aşka bağlayacak evet-

Yabancılardan bazıları tanıdık olur.
Olduğu yerde kalır.
Bazıları arkadaş, kendini hatırlattıkça anılır.

Ve çok azı dost olur.
Onun ne bir ayraca ne de yanıp sönen bir özel gün hatırlatmasına ihtiyaç vardır.
Sizi arayacak olduğunda bilir ki saat kaç olursa olsun o telefon açılır.
Hayat birlikte aşılır.
Artık iç savaşlarda bile yalnızlıktan söz edilemez!
Dost mühimmat taşıyacak, patates püresiyle teyyare saracak,
Kurtuluş savaşındaki gibi, kırık kanadı bu püreyle sarılmış uçağa pilot olup binecek cesarettedir!

Bilirsiniz işte!
Gözleriniz biraz bulutlanmışsa üfler dostlarınız. Biçare bir çabayla da olsa, dağılsın ister kötü hisler.
Çabasına tutunup sorarsınız;
-Geçer değil mi?
-Öptüm ya hani. Geçer geçer, geçmez mi!


Bir yabancı bazen hayatınızda işte bu hali alır.

Kolunuz gibi, Mideniz gibi, Pankreasınız, Kalbiniz gibi, olur olmaz her yere konumlanır!

Ama daha bitmedi!
Kimi zaman ruhunuzun ‘orta odasına’ biri gelip öylece durur.
Yavaşlatılmış film karelerinden fırlamış gibidir.
Çünkü niyeti bellidir.
Oraya ne kadar süre kalmak istediğini ‘bilmeksizin’ yerleşmeye gelmiştir.
Hareket ettikçe daha dikkatli bakarsınız.
Evet basbaya değişik bir şeydir!

Yanındayken zamanı unuttuğunuz kişileri şöyle bir aklınıza getirseniz söylediklerimi çok daha yakın bulacaksınız.
Onların küçük bir gülüşleri, aniden dönüp bakışları, kadehlerine uzanışları başkadır.
Yavaş yavaş geçerler gözlerinizin önünden.
Zamanı unutmaya gelmemiş olsanız da saatten haberdar değilsinizdir.
Yani temkinli olmak o sırada sizin neyinizedir, benim neyime ah!
Bu aslında, sevilenin görüntüsü hep aklımızda kalsın diye verdiğimiz netlik çabasının intikamıdır.
Siz görüntü ayarı yaptıkça bulanıklaşan ‘sevilen’ görüntüsü fotoğrafik hafızaya çok az kopya bırakır.

Özlemek ah! Bir türlü netleşmeyen fotoğrafın belki de çığlığıdır.


Bu gece bu satırlara şu mesajla geldim;
Bazen nefes almak bile ağır geliyor, özlemek yıpratıyor ve en fazla kıskanmak, sevdiğin kişiye yakın olanlar mesela, yordukça yoruyor! Dedi Kins!*

Beni güçlü kollarıyla kelimelerin önüne diken, elimdeki uzun işaret çubuğu ve tayyörümle bir ileri bir geri götüren duyguyu tanıyordum.
Bu artık yabancı olmaktan -nasıl olduysa- çıkmış ve Kins’in ruhunun orta odasına yerleşmiş birine karşı savunmasızlaşan, incelen güvenlik baloncuğuydu!

Sadece aşkın kimyasalıyla ayakta durabilen şeyler vardır!
Örneğin ‘sevilene yakın olanlara duyulan sonsuz öfke
Sonracığıma ‘acaba beni değiş tokuş eder mi? –Halk dilinde/ Kıskançlık’
Özlemek ne demek az önce anlattım, bir netlik çabasıdır özlemek.

Her mimiğini aklımızda tutmak istediğimiz birinin 'o koskoca gözlerini' aniden unutmak bir lanettir evet!


Yazının bu yerine 'gelip benden küçük çaplı bir mucize isteyenlere' uzatabileceğim 'yara bandı' cümleleri nerede mi peki?

Bunun için sizi, az önce söz ettiğim o salaş balıkçıya şöyle bir götürmeliyim;
Yaşlı balıkçı, beyazın hakim olduğu masamızı toplamak istediğinde ona nazikçe
–Lütfen salata tabağı ve diğerleri kalsın! diyen adam haklı.
Kılçıklarla dolu tabakların gitmesini makul bulması can alıcı bir ayrıntı.

Aşık olunca/Sevince ortalama becerilerimiz bile ne yazık ki kayboluyor.
Her şeyin sınırlarını aşar oluyoruz.

Hayatımızı ondan önce dolduran şeylerin ya tam olarak kalmasına
-ki buna özgürlük diyoruz-,
ya da tümüyle çıkarılmasına
-bunun da aidiyet etiketi var- koşullanıyoruz.

Oysa –kılçık dolu balık tabağı gibi- gitmesi gerekenler uzaklaşsa, kalmasında yarar olacaklara dokunulmasa konu kapanacak.

Hayatımızı ‘ondan önce’ dolduran şeyleri ‘masadan’ göndermiş ya da en fenası ‘kılçıklarla’ kalmış olmamız bir kâbusun gündüz gösterimidir!

Dokunduğumuzda dağılırsa, orta yerimizden kanayacağımızı düşünmemiz kendimize yönelik bu tür detaylardaki dikkatsizlik beklentimizdir.

Peki bunları bilge gibi başınızı sallaya sallaya, hak vere vere okuduğunuz
/yazdığım/
halde 'yaralı bir hayvan gibi' en ilkel düşüncelerimizle hop oturup hop kalkmak da nesi?
Hala çözmedik gitti mi ne meseleyi?

Hepimize deriiiiin bir nefes aldıracak cümleleri alta yazıyorum üzülmeyiniz;

Aşk bilinen kimyasallardan başka bir şey
Kalbe nüfuz edince yaralar kapanır gibi oluyor!
Öptü mü içimizdeki meteorologlar şaşıyor.
Her baharda değil, insan her aşkta bahar oluyor!
Özlemeyenin, kıskanmayanın canına yanayım,
demek ki ne balıktan ne de aşktan anlıyor!


Elçin’den öneri;

  • Birlikte Nil Kıyısına gidip sabahlayacak, bir salaş balıkçıyı ömrünüzce anacak aşka karıştıysanız mutlanınız
  • Telefonunuzun şarj cihazını ararken –Nereye koyduysan oradadır! gibi sözlere takılmayınız
  • E peki şimdi nerede o uzun siyah saçlı adam? Gibi gerekli-gereksiz sorularla zaman harcamayınız

Pek çok önemli not;
Kins Twitter sayesinde bulduğum/beni bulan okur –yazar-konuşur-hisseder-iyi ki’dir!
Kins’im Hayat biraz da; - O yolu bilmiyor galiba! Diyerek birbirimizden habersiz takipten vazgeçtiklerimizin kısa yolculukta bize kattığı şeylerdir;)

En son not;
Yazıda geçen fotoğrafik hafızaya yönelik saptamaların bir kısmını yazar 'aşkla' ilgili bilimsel bir makalede okumuştu ama bulamadı şimdi. Bi de uykusu geldi. Sonra bakar e mi?