Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

25 Ekim 2010 Pazartesi

Mag Dergi'ye düşümden yazdım!



Size bu satırları 'düşümden' yazdım!


İlk kez garanticiliğimin elinden tutmadım.’Yeni iletideyim’
Çerçeveli bir dikdörtgenin içine söylüyorum içimden geçenleri.
Kendine özgürlükler yaratmayı seven, kurduğu düşün içine düşen biri olarak geç bile kalmışım bunun için.
Son zamanlarda yazıya olan yakınlığımın arasına, alışmaya çalıştığım yeni hayatım girdi.
Bildiğim her şeyi unuttuğumu düşündüğüm bütün başlangıçlar gibiydi.
Üst notasında ağırlıkla tedirginlik esti.
Gemiler geçiyordu
Hep önümden gidiyordu, gidiyor hala.
Şimdi omzumun sol yanında mesela.
İyelik eklerimi pos-it gibi üzerlerine yapıştırdığım;
Evlerim, aşklarım, şarkılarım gibi ışıklı gemiler!
Oysa bu gemilerin önüne gelene kadar, hiç birinin tadına doyamadım dedim az önce aniden.

Öyle ya; Benim ki onlar! Diyeceğim yerde ışıklar açıldı.
Mısır elimden düştü, dağıldı...
İsimler aktı, son satırları bulanıktı!
Rüzgârla uçuşan kâğıtlar beni yazı masamın önüne getirip bıraktı.
Her birinin sonunu ellerimle hazırladığımı gördüm, yazıp kurtulmak istedim!

Gidilmemiş uzakların ruhumdaki çekim yasasını gördüm, uçuşan beyazlarda.

Haritanız bir çocuk tarafından çiğnenip tükürülmüşse ve elinizde bütün sınırları birbirine geçmiş şeyden başka bir işaretçi yoksa ne yaparsınız?
Üstelik bir de gemi geçiyorsa yine!
Güvertede korsanlar duruyorsa.

Ekim rüzgârlarının getirdiği, yaza hala aşık bakan dalgın yağmurların içinde.
Işıklı, yüklü, turistli, buharlı gemiler.
Bu gece boğaz oldum onlara, rüzgâr yaptım zamanın nefesinden.
Bitti gitti Baylar Bayanlar!
Sesimde üç kelime şu saniye; Ne seremoniydi ama !

Ezberlediğim Rumca ada şarkılarını silen, taşlı-topraklı yolların yokuşla buluşup genişlediği yepyeni bitmeyen karalar veren,
derimi baştan sona çizen,
geçmişin isini-pasını açıklara püskürten
şiddetli bir rüzgar gibi, şimşek gibi, uzun uzun çalan alarm gibi geldi sonbahar!
Bana kendimi yeniden yaratmam için bir neden veren, varlığımın peşine düşmüşken kaybolmak ne güzelmiş böyle dedirten türden şeyleri hatırlattı gelişi.

Kaybolmaktan korkmam, nereye çıkar ki zaten yollar.
İnsan ne kadar yanlış yolda olabilir, nereye kadar kaybolmuş sayılabilir ki?
Kim geç kalmış kılınabilir kendi hikâyesini yazmaya?
Yetişeceğim yerler hep vardı evet
Onlar yaşamın hiç kaybolmayan hatırlatmalarıydı!
Ancak ben en çok vapurlara koşmayı sevdim.
Tek jetonu ikiye tercih ettim...


Ama ben henüz gidilmemiş bir yer biliyorum diye diye yürümeyi,hikâyemi yazabilmeyi istedim, istiyorum.
Çünkü bu benim denizim, benim gemim.
Korsanlar çıkmışsa güverteye indirebilirim!


Atom parçacığı kadar doğru değilse bile söylediklerim;
Ben kurduğu düşün içine düşen biriyim.
Duru ağaçları geçip New York Central Park’ta, boyası çizilmiş teknelerin etrafında gezinirken Marmaris Marina’da, Boğaziçi Köprüsünden iki kıtaya selam verirken İstanbul’da düşümden yazdım bu satırları Mag’a.

Bilirsiniz; Sonu mutlu bitmeyen çok az masal söz edilmeye değer bulunur!
Ancak mükâfatsız bir hüznün yerkürede bulunmadığını bilenler, o masalların tüm zamanlarını önemserler!
Onun için rahatım, huzurluyum…


Mutlaka denizi görecektir çıktığım yokuş, saat kaçta varırsam varayım biraz mavisi kalmıştır gündüzden, gece denizlerinin…
Üzerinden geçen ışıklı gemilerle beni bütün bu yazdıklarımın içinde kendine hayran bırakır!
Düş bu, gerçeği kokusundan tanır!


Bu sonbaharda yazar bir duvara yaslanıp kendini kaleme alır!

Ruj yemek yasak sana!

Sessizde bırakılan telefonlar gibi buralarda bir yerlerdeyim aslında ama dilediğince yok sayabilirsin beni!

Şimdi şu durduğum yere gelene dek,hep en yüksekteki mandalinaya, nara, kuşa, düşe dikilen gözlerim yüzünden,ağaç gövdeleriyle çok atıştım ben.

Kollarımın saramadığı dev ağaçlara yaslanıp anlattım...

Soluksuz kalıncaya kadar konuştum.

Hak vermediklerinde dalaştım.

Anlamadıklarında savaştım, şimdi olsun yine yaparım!


Bu huyum yüzünden önce korulardan sonra ormanlardan uzaklaştırıldım.

Boş kalmamak için yere düşen meyve, kuş ve düşlerle bir süre uğraşmam gerekti, uğraştım...

Geldim, güneş yanıkları gibi soydum tenimi, tanımadı burada kimseler beni.

Yine istersem;Bana o istediğim şeyi verme ne olur!
Sana yalvarıyorum.
Onu aramak, tırmanmak, işaret parmağımla ikide bir gelip geçene göstermekten anlıyorum ben.

Gözlerimi kapattığımda hayal ettiklerimi, gerçeklerin yıpratıcılığından korumamın tek yöntemi bu!

Biliyorum ben elime geçirdiğim anda heyecanla yere düşürürüm onu.
Kırıldığından korkup kaçarım...

Dün öğlen ısırdığım elma gibi, klavyemin yanına bırakırım.
Annesinin rujunu dişleyen bir çocuk, kokusundan ’tüketilecek’ bir şey olduğu sanısını kabul ettiremez hani, işte öyle suçlu kalırım.

Tutturma huyum var!
Yüz üstü yerlere kapanıp yumruklasam da toprağını karıncalarını,sakinleşir şurada bir köşede ağlar giderim.

Bir şeyi nasıl isteyeceğimi çok iyi bilirim ben
Verme onu bana!



Elçin’den öneri;

· Sonbaharın dantelli elleri vardır. Narin kırılgan…Tutun!
· Fikret Kızılok şarkıları gibi ruhun derinliklerinde gezinen bir ses duyarsanız korkmayın, rüzgâr o.
· Kalbinize dokunun, düşüşüne şahit olabildiğiniz her yaprakta
· Teslim olun güneşe buluttan kurtulduğunda.
· Bu duygu hafifletir; İnanın birine bu sonbaharda!



''Sonbahar geldi içeri aldım! Size bu satırları düşümden yazdım'' MAG Dergi 2010 Ekim ayı sayısında yayınlanmış ''elçingörengri''yazısıdır
elçingören’eylül’2010

24 Ekim 2010 Pazar

Hiç yeni olmamış gibi!

Biraz daha zaman geçsin katlanabileceğim;
Aşk'ın ‘kanatlarımı açıp kapatırken’ kalbimi eskisi kadar çarptırmamasına...
İnsan kaç kez okyanusun ortasında başlar güne, kaç kez dokunabilir ki semaya?
Yükseldim işte...
Tutabiliyorum gezegenleri.
Gökyüzü olmayı isterdim aslında, buna katlanmayı öğrenebildiysem gelip size anlatacak kadar dillendiysem bu da geçer.
İçinizdeki sonsuz sevinç ayakucunuza dağılır ya bazen…
Hani arabalar yine, insanlar yine gelir geçer önünüzden.
Yırtık çorabını saklayan yoksulun, misafir edildiği bir ev gibidir bazen hayat.
İnadına görkemli, inadına aydınlık,
Her şey ortadadır hani, eski olan her şey yağmalanır orda!
Hiç yeni olmamış gibi!
İşte tam o sırada
Ne zaman eskir sevgiler, ödenen bedellerin acısı geçince mi? Gölgeli muhteşem yanakları, duru zihniyle İclal* soruyu sorup gülümser!
Her şey bitse bile
Hani düşler yine, hevesler yine geçer aklınızdan!
Deniz Temmuz’da dalgasız akşamsefasındayken başlayan bir aşkı, Ekim’in ortasına sürükler suratsız bir fırtınayla karaya.
Ancak;
İyi dilekler varsa ‘’her şeye rağmen’’diye bitmiş cümlenizin sonunda
Hayat bu defa da can simidini çıkarmamış demektir!
Su yuttunuz değil mi?
Öyleyse , midenizin bulanması, başınızın dönmesi ondan.
Bir de karın ağrısı çekmeyelim!
Şimdi çoraplarımızı giyelim mi Baylar & Bayanlar?
Yosunlu bir bavulla yola devam etmeden, kahvaltı edelim mi şu odada?
Son! Diye çizik atarken filmi kestiğimiz yerinden koca makaraya;
Fonda yağmur, belimizde vakvak figürlü bir can simidi ile Ekim’de İstanbulda!

Bu satırları yazarken İtalya’dan Atasözü getirip bıraktı başucuma Filonga;
Büyük acılar sessizdir!
İkiye katlayıp, çekmeceye yerleştirdim…
Söz verdiğim gibi size, bugün de bir şeyler ilettim!

elçingörengri’ekim2010
*İclal Aydın

22 Ekim 2010 Cuma

Şahbaz oldum!



Biliyorum uzun zaman oldu, lütfen oturun şöyle, anlatayım...
Ruhumu yenilenmeye ulaştıracak bir yol aramaktaydım.
Güvenle semaya ilerleyen dev kanat sayesinde yolculuğum bitecek ve ayak bastığım yerde her şey ''geçmişten geçmiş'' ama atom tanesi kadar bir şey bile kaybetmemiş olacaktı!
Bu, geçmişle insanoğlu arasındaki savaşın ''kazanılmış''olması demekti.
Gittim.
Hiçbirinizin yapamadığını ben yaptım!

Önce yerliler milli kıyafetleri ve geleneksel yemekleriyle karşıladı beni.
Sonra yarısını çocukların yediği hissi veren tepenin ardından güneş doğdu, battı.
Bildiğim harfler bilmediğim sözcükler olup saçlarımdan damladı.
Kiralık bir evde sabahın Akdeniz’den çamaşır odasına doğduğu, sisli bir denizi ucundan gören günler geçirdim.
Viski bardağında çay içtim!
Tanımadığım korkular vardı, daha önce duymadığım keskin kokuları olan korkular!
Orada kuşkularımın bir sonuca bağlanması mutlaktı.
Başıma gelmeyen kalmadı.
Ay dede diye saygı duyup, gecelerce izlediğim yetinmeyip yastığıma suratını işlettiğim ‘’o koskoca’’ ay beni yakalayıp silkeledi.
Öyle böyle değil ama!
Bir daha mı, yaklaşmam yanına.
Bitti mi, bitmedi!
İlkokulda iki de bir onu çizdim -üstelik saçlarını diken diken çizdim- diye bana yapmadığını bırakmadı güneş.
Akarsular, ağaçlar birbirinden tehlikeli ağaçkakanlarla uğraştım siz yokken.
Yara bere içindeyim beni kim attı buraya diye sormak için geldim.
Gittim evet!
Hiçbirinizin yapamadığını ben yaptım!
Şahtım Baylar & Bayanlar ‘Şahbaz’ oldum...
Geldim.

Şimdi bir denge oyunundayım.
Yanımda bilgin kuşum Bay Filonga!
Bundan böyle her gün size yazacağım
Beni oyalamazsa !

elçingörengri ekim’2010

21 Ekim 2010 Perşembe

Eylül’de Gel!


Takdim edeyim; İşte benim mağrur Sevgilim!
Ona adil davranmadığımı söyleyip ayaklarını altına topladı yine.
Konuşmuyor benimle...
Ama anlatıyorum, nefes boşluklarım uzayınca dikkat kesiliyor.
Anlatıyorum!

Çünkü sadece o verebilir; ‘’Uzun yolların sonunda temiz çarşaflı, dikdörtgen güneşin düştüğü bir yatağa uzanmak gibi, hayatıma yerleşen varlığı için, kelimelerden oluşmuş bir teşekküre’’ gerçek kıymetini.

Birlikte çekiştirdiğimiz mevsimlerden sonra uzanıp, ışığı biraz daha az olan yıldızı aynı anda işaret eden parmaklarımızın bittiği yerde başlamış bir hikâyeyiz biz.
Biraz uzunuz, biraz dolambaçlı, çakıllı, taşlı.

O hikâye, kimseyi çekemediğimiz zamanlarda, sadece kendimize katlanabilme kabiliyetimizin bir kişiye daha yer açabilmesine şaşkınlık duyduğumuz bir ay’a, yıl’a, gezegen’e bırakıp kaçıyor bizi.

Zamanların, mekânların, tatların dokuların ve dokunuşların gezegeninde birlikte çağlar geçip dinleniyor, yola devam ediyoruz.
Önümüze kar çıktığında havuç ve kömür arıyor ellerimiz.
Yelkenli geçerken ve mavi olabilmişse sonunda deniz ‘’Güney’e diyoruz en güney’e’’ gitmeli.
Dudağımızdan bardağı çektiğimizde öylesine bir geçiş anında.
Bu defa aynı anda, aynı şeyi düşünür gibi değil, aynı anda aynı şeye dokunur, seçer gibi değil.
Ne yazık ki anlatılabilir gibi de değil…

Sessizce durmak, kıyıdan evlere bakmak, belli belirsiz gölgelerde sokaklar seçmeye çalışmak oyununu birbirimizden habersiz yan yana oynuyoruz.
Dalga seslerinin karıştığı gece şarkıları dinlerken, çoktandır duymadığımız birinin kokusunu alıp bu köşeye sıkışma halini gizlemek yerine yolumuzu, burnumuzun da eşlik ettiği bir kahkahaya çıkarıyoruz.

Ağzımızda yalan yokken sesimiz daha güzel oluyor.
Bunu bazı gecelerde sahilde, bazen günbatımlarına yürürken yollarda prova ediyoruz.
Ortak esaretlerin incelttiği bir ömrün varlığından şüphe duymuyor olsak da Kaf dağının ardındaki Anka kuşunun bir tüyünü avucumuzda sıkı sıkı tutuyoruz.

Çocukları yanımıza çekmek için bak avucumda ne var? Dediğimiz zamanları aklımızda tuta tuta sıkıyoruz Anka’nın tüyünü, evrende doldurduğumuz bütün boşluklarda!

Birbirimizi çok eskiden beri tanıdığımızı hissettiğimiz anların sıklığı bundandır belki!
Kırılganlıklarımız zaman zaman bir Kâhin’i anımsatıyor evet!
Peşin hükümlerimiz inanırlığını besliyor.

Ama çok sürmüyor, şaşalı kostümünün eteklerini toplayan Kâhin kapıyı sessizce çekip gidiyor.

Onun ‘’Sevgilim’’ olması beni taçlandırıyor!
Bana şekerlemelerle dolu bir sepetin içinden Ağustos’u verdi.
Daha önce Temmuz’u çok farklı bir seremoniyle getirmişti.
Az önce Eylül’ü bıraktı gitti.

-Öyle telaşsız yaşa ki dedi; Birlikte bir bank bulalım seninle.
Sarı-kahverengi desenli yapraklar dökeceğim yollara.
Biraz yaz, biraz sonbahar var içinde bu kutunun. Sakın birdenbire açma!
Rüzgârı, meltem sanıp çıplak ayakla dolaşma…

Şimdi gitmeliyim Bayanlar& Baylar!
‘’Sevgili Günlük diye başladığım cümleler bittiğinde kendiliğinden gelen, kollarımı açıp karşıladığım bir diğer adı ‘’Hayatın ta kendisi olan’’ Canım Sevgilim! Benden milyonlarca yıl büyük olmanı önemsemediğinde daha yakışıklı olduğunu söylemiş miydim bilmiyorum!’’ Yazan notumu yastığının kenarına bırakıp döneceğim.
Bilemiyorum belki yine onda kalırım bu gece, vedalaşmak en iyisi gibi!

Elçin’den öneri;

· Koca yazı tükettik tatil yapamadık! Stresinizi Eylül’ü paralayarak harcamamanızı

· Tatile bir güzel gidilmiş ve istiridyelerin içindeki incilere varıncaya kadar her bir şey yeniden keşfedilmişse bununla bir dahaki yıla kadar yetinebilmenizi

· Kum taneciklerinin hala cüzdanınızda gezmesi ile işe giderken ayaklarınızın geri geri gitmesinin bir bağlantısı olduğunu bilmenizi

· Ancak bunun baş edebileceğiniz türden bir sorun olduğunu hissetmenizi öneririm.

· Hayat boyu ismi Eylül olan kızları kıskandım. Siz yapmayın!


Not:Alpay'ın şarkısı kulaklarımda, sözleri başlıkta...

elcingören1ağustos2010



''Eylül'de Gel'' MAG Dergi 2010 Eylül ayı sayısında yayınlanmış ''elçingörengri''yazısıdır


8 Ekim 2010 Cuma

Sürprizler güzeldir!



Sizi bir kuleden bakarken gördüm Baylar Bayanlar!
Sizi önüne atlas okyanusu uzanmış bir verandada İngiliz çayı içerken!
Yüzünüzde memnuniyet ifadesi…
Bekleyin, anlatacağım!


elçingören’ekim2010