Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

26 Temmuz 2010 Pazartesi

MIŞIL...


En son ne zaman yaptığımın bir çocukluk olduğunu söylediler hatırlamıyorum bile.
Anlayacağınız o kadar geçmişim kendimi!
Kalbimin dokusunu boydan boya çizerdi isteklerim, şimdi daha çok şey istiyor ama çizmiyor, çizilmiyorum...
Masalı mutlu sona bağlanmamış, elinden kamyonu alınmış bir çocuk gibi hüzünleniyorum bazen…
Ama idare ediyorum!


Ey hayat beni salladın, mışıl dedin rüyalara yatırdın.
Büyüttün...

Artık kendime kendime giyinebiliyor üstelik aşka tek başıma soyunabiliyorum.
Kalbim ister istemez çiziliyor bazen, büyüdüm ya dayanabiliyorum!
Gözlerim daha sık doluyor kırpıyor kırpıyor başka tarafa bakıyorum.
Bazı kokuların, tenlerin, gün batımlarının içinden geçiyorum, bazen onlar benim.
Biliyor musun daha çok susuyorum.

Gözlerimin kenarına kazların ayakları bile geldi!
Ama uyurken gidiyorlar, umursamıyorum.
Yıldızların uzun kollu pijamalarla rüyalarımdan geçmedikleri bir yerdeyim.
Bazen sıkılıyorum.

Huzuru arıyorum…
Onu geçerken sende unuttuysam bana sesleneceğini biliyor, hatırlatma gereği duymuyorum.
Kareli naylon giysisiyle pazar arabalarının geçtiği geniş sokaklar,
ağaçların yollara şapka yaptığı, yeşilin türlü tonunun göğe uzandığı yollar,
altın sarısı buğdaylarla dolu uçsuz bucaksız tarlalar arıyorum.
Vardı hatırlıyorum!

HATALARIMIN BAĞIŞLANDIĞI BAHÇELER,
BEŞ PARMAĞINI İNCİR GİBİ BİRLEŞTİRİP, BANA BİR ŞEYİ KIRK DEFA ANLATAN BÜYÜKLER VARDI EVET!
İŞARET PARMAĞININ İNDİĞİ YERDE SAÇLARIMI OKŞAYAN AVUÇLAR GÖRMÜŞTÜM.

Şimdi bir efsane gibi anlattığıma bakma!
Küçük, küçücüktüm…

Gördüğüm duyduğum yaşadığım her şeyi bir sünger gibi içime çeke çeke yürüdüm.
Düştüm.
Fena düştüm!
Dostlar verdin; Kaşımı diktiler, yarama üflediler, ruhumun taşını toprağını elediler.
Ey hayat beni salladın, mışıl dedin rüyalara yatırdın.
Eline sağlık ne güzel ağırladın!

Artık büyükler kısmına aldın beni anladım, anladım!
Mışıl’ı gitti rüyalarımın!

Onu aldın yerine, kredi kartı, araba, kocaman ülkeler bıraktın
Bana sorsaydın bu değiş tokuşa razı olmazdım…

Hatalarımın bağışlandığı bahçelerde, elleri incire benzeyen sabırlı büyükler vardı.
‘’Özledim’’ desem bu gece ‘’MIŞIL’’ olup karşıma çıkarlar mı?

Not: ‘’Hayatın ta kendisi’’ oralardaysan dinlemelisin beni!
elcingoren
24-26temmuz
İstanbul/2010

14 Temmuz 2010 Çarşamba

HEZARFEN yaptığın doğru mu ÇELEBİ'yi ?


Bugün bir şeye takılmış gibi gözlerin.
Ama sana anlatacaklarım var benim!

Bütün bir yaşam boyu seni tam karşından fotoğraflayanlara inat, diz çöküyorum sol köşende.
Kalbine en yakın yerden üflüyorum sözcükleri.
Sıkışıyor nefesim.
Bir sokak yapmışlar buraya dar mı dar!
Ama enseni görüyorum, kokun uçuşuyor.
Avucumda toplayıp burnuma götürüyorum…

Gelip geçenlerin rüzgârı dirseğimi çiziyor.
Aşk gibi, o rüzgâr üzerimden geçtikçe derinleşiyorum.

Bana geçmişinin üzerindeki örtüyü araladığın günler bahşedip, yıldızları parmak uçlarında gezdirdiğin geceleri vermesen de olur!
Gördüğün gemileri, saydığın dalgaları, kollarında kurulan hayalleri gözlerinden okumak istiyorum.

Senin bir tarafın var, Çelebiyi ayartan!
Bunu da biliyorum.

fotoğraf okanbarlas
yazı elçingören
istanbul2010

12 Temmuz 2010 Pazartesi

ÇOKOPRENS YİYORUM, YOK O PRENS BİLİYORUM!



Gece başlıyor yine.
Aralıklarla yaklaşan uçakları izliyor, Temmuzun ortalarına ilerliyorum.
Birkaç yazdan atlaya zıplaya geldim
Akdeniz’deki makileri sevdim,
gün batımlarında işten kaçıp ayaklarımı denize soktum,
telefonumu kapattım da geldim!
Sığla ağaçlarının gölgesini getirdim, hiç değilse bir gece
sakince uyuruz bu büyük kentte diye.

Gelene kadar, onlarca sivrisinek öldürdüm,
adımı ‘’avcı’’ olarak değiştirdiler ses etmedim.
Pembe şalımı sırtıma attım,
kendime bütün seslerin silindiği gecelerin içinden uzun uzun baktım!

Bana kalsa kırlangıç olur yazın peşine takılırdım.
Bana kalmamıştı yaz olmak!
Bunu küçük yaşta anlattılar, anladım!

İçim dışım;
Med-cezir,
dolunay,
yıldızlı göklerle dolmuştu, hepsinden yıkandım.

ÇOKOPRENS YEDİM
YOK O PRENS BİLDİM,BİLDİM!

Geldiğim yerde
YALANLAR SÖYLEMİŞ, YALANLAR İSTEMİŞTİM.
AY IŞIĞINI İZLERKEN GERÇEKLER KİMSEYİ MEMNUN ETMEZ DEMİŞLERDİ.

HEY BAYIM!
KAPATTIM KULAKLARIMI, SİZE GELDİM…

Ben,
PRENSLER,
SÜPER KAHRAMANLAR,
YEDİ CÜCELER,
ŞİRİNLER DERKEN
’’ALİCE’’ kapıyı açtı.

Bütün oyuncaklarımı fırlattım!
’’Harikalar diyarındayım’’
HEYY BAYIM ORDA MISINIZ?

elçingören
12temmuz2010
01:33

Not: Best Fm Serdar Gökalp dinleyenler bilir zaten; Çokoprens'se yoktur o prens:)))

11 Temmuz 2010 Pazar

BİLEMEDİM...


Bir posta kartına sığmayacaksa da; Nasılsın? ve Ben İyiyim!ler.
Sanırım şu karıncayı takip edip gitmeliyim artık ben!
Aynada çizgilerim, yok hayır o kadar da büyümedim…

Şimdi elimdeki dev haritada; UZAK DİYE BİR YER!
Ben yaklaştıkça,
yerleştikçe ,
yıkandıkça
uzak olmaktan çıkacak bir yer.

Her sabah değilse de uyanır uyanmaz içimi derin bir kimsesizliğin kaplayacağı günlere mi gidiyorum?
Yakıcı bir özlemin içime sızdığı gecelerde evimi dolduran tek şey karşı apartmanlardaki neonlar mı olacak yoksa?
Orada da sevecek miyim başkalarını?
Yaklaştıkça
Yerleştikçe
Yıkandıkça
’’Başka’’ olmaktan çıkmaları, benim için yeterli olacak mı?

Hayata bütün canlarımla sarıldığım için gözüm kara evet!
Yeter ki, YOL ÇIKMIŞ OLSUN KARŞIMA!
Bu gitmek -kendimden soyunur gibi yapıp sonra yine aynı bedenle karşımda durmakta- nedir anlamadım ki?
Tamam oyunlar güzeldir…
Tamam çocukluk eteklerim hala olmaktadır bana!
Ama bugün yakaladım aynamda;
Çizgiler! ! ! Tanrımmm!


Gülüşlerimden,
sızılarımdan,
aşklarımdan,
inkârlarımdan,
duyduklarımdan,
korktuklarımdan,
vazgeçtiklerimden… Akıp yerleşmişler göz kenarlarıma.
Derinleşmek için pusuya yatmışlar.
Bir aşk daha olsa önlerine kimse geçemeyecek mi ne?
Bir yenilgi daha olsa hooop! Diye oturup gitmek bilmeyecekler mi ne?

O hain çizgiler yüzünden bu akşam;
Gümüşsuyu’ndan Taksime çıkarken,
Taksim’den Pangaltı’ya giderken içimden neler geçti neler!
İstanbul son hız Cumartesi gecesine hazırlanırken,
uzaktaki köprü ışıkları yanmaya başlamışken, belli belirsiz sesler sadece uğultu olup uçuşurken…
SANIRIM BÜYÜDÜN! Dedim kendime…

Fransız sokağından çıkıp Galatasaray lisesine yürürken ardımda kim bilir neler bırakmış olacaktım.
İşte bu düşüncemi
- Bir de Cezayir vardı, iki adım ötede! Cümlesiyle taçlandırıp
yola daha hızlı devam etmeyi göze aldım.
Yani aslında gitmek gibi, kalmak gibi.
Ne kadar gidersem o kadar bağlanmak gibi…


AKLIM KALMIŞTI Bİ KERE!
Eğer kendimi birazcık tanıyorsam bu;
BAŞIMA DÜNYA ÜZERİNDE GELEBİLECEK EN SAKINCALI ŞEYLERDEN BİRİYDİ.
Neee! demek bu ruh orda kalmak istiyormuş!
Ama beden sinsi planını uygulayıp uzaklara savurmuş!
Tez dönüle.
Tez varıla, ruhun keman sesleri eşliğinde bir kez daha bulduğu romansı hafızaya nakşetmeye!

Hemen geri dönmezsem,
Ayhan Işık sokağının hemen altında tramvayın arkasındaki orkestranın kamerasına yakalanmış bir surat olurum işte böyle!
El sallarım.
Bu belki şapşallığımı bir nebze hoş görmelerini sağlayabilecektir! Diye.
Bugün iki adımlık yerde olduğu gibi; YA AKLIM KALIRSA ÜLKEMDE?

Ama benim için gitmek;
Geç kalmış olmadan bütün bir hayatı toplamaya çalışmak aslında!
Bilirsiniz kelimeler yaşar!
Ben size elma derim, siz rejim dersiniz, sevgili dersiniz, kırmızı, yeşil, tatlı, ekşi dersiniz…
Elma size ne vermişse bu güne dek, onu söylersiniz.
Ben ’’kesik’’ derim!
Bir elmanın iki yarısı sözüne gönderme yaparak;
AMA YARIM OLAN HER ŞEY ÇÜRÜR DERİM!
DOKUNMAYIN ELMAYA DERİM…



İşte ’’gitmek’’ son zamanlarda bana birden fazla şey veriyor.
Bu aralar en gözde kelimem hapşırıyor hapşırıyor çok yaşıyor!

Gittiğimde;
Yine tanıdık bir ses- dil- duyduğumda o sese, o lisana doğru hızlıca yürüyüp ne söylerse söylesin sanki iyi, mutlu, faydalı şeylermiş gibi dinleyecek miyim oralarda?
Alışabilecek miyim sokaklarına?
Yemeklerine
Seslerine…
Bilmiyorum.
Zaten nice kentte kurduğum evlerden birini orada görmeden önce cevaplayacağım şeyler değil bunlar.


Benden bir parça kalacaksa geriye,
-Bir zamanlar işte tam şurada oturmuş yine yazıyor gibi konuşuyordu! Olacak belki.
İşte şu sokaktaydı, şu balkondan başlamıştı evini temizlemeye diyecektir birkaç kişi.

Yarım bıraktığımdan değil!
İçime ’’gitmek’’ girdiğinden de değil işte!
UZAK ÜLKELERİN RUHUMDAKİ ÇEKİM YASASINI ÇÖZMEYE ÇALIŞMAKTAN
ÖTE BU GİDİŞ!
Gülünce gözleri çizgi olan insanlar daha çok orada!

Bu ülkeden gi-de-ce-ğim! Dediğimde
Gitmeyeceksin!... Diyen dostuma ;
SANA EN BÜYÜK GERÇEKLERDEN ÇOK İNANDIM HEP, ÖNÜME GEÇTİĞİNDE VİZEMİ SAKLADIM.
HEP BİR İP ATTIN ÇIK YUKARI! DİYE.
TUTTUM.
YİNE İNANIYORUM !!!
AMA SANKİ BU DEFA BAŞKA.
BİLDİĞİN GİBİ HER ŞEY İŞTE...
BANA BİR KEZ DAHA GÜLÜMSESENE!!! Dediğim günden beri gitmeye başladım.

Sayısız sorunun içinden net cevaplara rastladığım söylenemese de başladım gitmeye.

Ayrıntılı yol haritası isteyen bir diğer dostuma seslenemedim bile!
Yok ki bir haritam, sadece gidilecek yer belli…
O kısmı da pek dumanlı, pek isli…
İZİN İSTESEM VERMEZ YANİ!
SADECE TUTTURMAM GEREKLİ!


Yüzümde çizgiler çıkmış diyorum size!
Yerleşir mi yerleşir bunlar, zamanla şaka olmaz.
Yılların samur bir fırçası var, ince ince geçiyor üzerimden.
Bana hak verin…
Bana güç verin…

-ANNE BUNLAR NE? Diye soracak bir oğlum bile yok henüz!
Ama cevabım var;
ONLAR ÇİZGİ BEBEĞİM…
SEN ÖP DİYE BİRİKTİRDİM!

Git-me-li-yim!
Hadi bana hak verin
Hadi bana güç!
Hadi bana bir kez daha gülümseyin...

elcingoren
istanbuldaki evi

10temmuz2010 /14:20
Gri suratlı bir gökyüzünün altında şimdi!
11temmuz2010 /03:18
Galata Kulesi ne şahanedir şimdi!



Not: Gidebilirim, kalabilirim…
Bilemedim! Bilemedim!

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Bilginize; Bu gece ''GİTMEK ÜZERİNE'' Yayınlanacak!


Bir posta kartına sığmayacaksa da; Nasılsın? ve Ben İyiyim!ler...
Sanırım şu karıncayı takip edip gitmeliyim artık ben!
e.

6 Temmuz 2010 Salı

GERÇEKTEN ;)




Yeni bir metin belgesinin ilk satırları.
-Hehh çok akıllı bilgisayarım buna yüklemsiz tümce dedi, kırmızıya çevirdi rengini, yüklemi yok be bebek, aradım bulamadım, sen kızartma suratını gel öpeyim de geçsin, yüklemin olmasa da güzelsin-

Nasıl oluyor da her defasında sanki bu ilk!
İlk değilse de diğerleri karalamaydı hissiyle başlayabilir insan yazmaya?
Koltuğuma gömüldüğüm yerde kaburgalarımın iç içe geçmesi ile küçülen, mini minnacık olan iskeletimi görseniz belki bana acırsınız bile.
Ama yazdıklarım beni yeniden yaratacak bu satırların sonunda, o yüzden bana kaçamak hüzün bakışları yerine, yine kaçamak eğlenceli bakışlarınızı fırlatabilirsiniz.

Genellikle küçük uçaklarda yaşadığım bir duygudur bu; Belli belirsiz o anlık bakışlarla- buna kaçamak bakışta diyebiliriz elbette- yanımda oturanın nasıl biri olduğunu anlamaya çalışırım.

Herkesin önünde bir dergi vardır ama yanımda oturanın baktığı sayfaya bakarım.
Ne okuyor?
Okuduğu onu ele verecektir!
Nasıl biri olduğunun ne önemi var ki demeyin! Az sonra dirseği koluma değecektir!

Aslında boşluktur aradığım.
Bir boşluk olsa da baksam, kendimi de etrafı da rahat bıraksam olmaz mıdır?
Hayır çünkü bu tür uçaklarda boşluk yoktur.
Yoktur işte!

Bu yüzden genellikle kredi kartı reklamlarının ve millerin kocaman puntolarla doldurduğu kuşe kâğıt sayfalarda yazılara-fotoğrafa değil renklere bakarım.

SON UÇUŞLARIMDA GENELLİKLE GÜNEŞİN BATTIĞI ANLARDA ‘’ORDAYDIM’’
NEREYE BATTIĞINI GÖREMEDİM ELBETTE, AMA SÖNÜYOR GİBİYDİ İŞTE!

O renkler dergilere cicili bicili basılmışsa da,
birbirlerine uyumlulukları çizerlerce oluşturulmuşsa da
pencerenin dışında tek rengin onlarca tonuna olan kusursuz geçişini izlerken o anın bir masal olduğunu düşünürüm.

Sonra bulutlara üflemek isterim. Dağılınnnn biz geçiyoruz diye!

Ve mutlaka bu kez nar suyu içmeyeceğim, içersem inince söylenmeyeceğim derim içime içime…

O sırada ben böyle derin mevzularla boğuşurken yanımdaki kişinin dirseğini hissederim bileğimde-kolumda.

O anda içimden hep şu satırlar geçer işte, hızla;

TANRIM HER SEFERİNDE KENDİ SINIRLARINDA YÜRÜMEYİ BAŞARAMAYAN BİR ŞAPŞALI BENİM YANIMA OTURTUYORSUN BUNU ANLADIM.
FAKAT BANA BİRAZ YARDIMCI OLMALI VE HİÇ DEĞİLSE BİR JET AYARLAMALISIN!

UÇMAYI, UÇ UÇ BÖCEĞİ OLMAK İSTEYECEK KADAR ÇOK SEVEN BİRİYİM BEN.
DAĞLARIN TEPELERİN -YAZILARIMDA SIKÇA SÖZ ETTİĞİM- UFUK ÇİZGİLERİNİN,
DENİZ FENERLERİNİN VE KABUKLARININ,
BALIKÇI AĞLARININ, YÖRESEL ŞARAPLARIN,
BİTKİLERLE DOLU YEMEKLERİN BENİ BAŞTAN ÇIKARTMADIĞI BİR TEK GÜNÜM YOK Kİ BENİM!

PASİFİK’İN, KÜBA’NIN, KORE’NİN, İRLANDA’NIN… SAYISIZ GİDİLESİ YERİN EN HEVESLİ YOLCUSUYUM.
BU YÜZDEN BANA BİR JET LAZIM.ACİL AMA!

220 Mil kadar yolu 2 saatte alabileceğim türden bir şey olsa yeter!
İçime küçük yaşta yerleşen gitme duysunu sen verdin.
Pekâlâ, bu aracı da sağlayabilirsin…

KOLUMA DEĞEN DİRSEKLERDEN ZİYADE;
HAZIRLANIP ÇIKTIĞIMDA RUHUMUN SINIRLARINDA TEK AYAK YÜRÜYEBİLECEĞİM İNCELİKTE BİR HATTIR İSTEDİĞİM.

Nezaket sahibi biri olduğum göz önüne alınırsa işe gidip gelirken kullanmayacağım zaten bilinir!



Ahh evrendeki isteklerim, hep böyle ayaklarımı yerden kesecek şeylerdir!

Aşkın, jetin, gece gece başlamış bir radyo yayınının, küçük bir fotoğrafla günlük gazetelere- hafta sonu eklerine- basılmış köşe yazılarımın dışında daha nerelere kadar uzanabilir ki dileklerim.

Elbette sonu gelecektir.
Gittiğim yerlerden birinde bir hamak bulup;
-İŞTE BUUU! Diye bağırmaya başlayıp tepe taklak olduğum bir sevinç anına kadar isteyeceğim ama ben!

Elimi diğer hamaktan uzanıp tutmaya çalışan bir güneyli verirsen belki düşmem.
-Düz dur elçin! Çatlak olduğun bugün anlaşılmamalı! Dayan dayaaan diyince kendime, düşmem belki, belki ama belki…

Verdin belki o güneyliyi, ama hamak yok ortada!



Zamanlama hataları vardır evet!
Mekânın ve kişilerin özelliğini çoktan yitirdiği türden ‘’büyük zaman hataları’’
Birini tanıdıktan sonra baştanbaşa dağılır hayat.

Kuş kadar aklımızdan türettiğimiz kelimelerin önüne- ezber dediğimiz yere- gelip elindeki sopayla
-romantik olacaksa o sopaya değnek de diyebiliriz tabi-
bir çizik atar gelen!

-Dur etrafta dağınıktı, fırsat bulamamıştım toplamaya! Diyecek olduğunuzda orta ve işaret parmaklarını dudaklarınıza koyup
-Ş iii Sorun değil! Gerçekten… Der.

Sizin zamanlama hatası dediğiniz yeri alıp, o hareketle yerle bir eder!
Gelenekselleşmiş, artık ona huy -mizaç- karakter diyerek geçtiğimiz şeylerin üzerine oturur.

Neye benzediğini düşünürken sözlükten küçümseme cümleleri seçilir.
-ÖYLE BİRİ İŞTE! YOK DİĞERLERİNDEN FARKI ASLINDA.
SANIRIM BENDE Bİ BAKIP ÇIKACAĞIM RUHUNA!

Ne kadar küçültülür ve sıradanlaştırılırsa o kadar ‘’tehlikesi’’ dinecek gibidir işte.
Ama dinmez.
Hissetmek ne tuhaf şeydir.
Eyleme döneceği yoksa da düşünceyle dönüşür işte!

Mesela ben ;
-Gelip geçecek bak geçip gitti bile! desem de;

AÇIK YEŞİL, TÜRKUAZ, MAVİ, LACİVERT DİYE ÖNÜME UZANMIŞ BİR OKYANUSTUR AŞK!
ONUN ÖZGÜRLÜĞÜNE KIYAMAM!

Hoş benim için özgürlük kutsanmıştır, zirvededir, ona bir şey olamaz ki.

ÇÜNKÜ TAKILMAM GEREKSİZ AYRINTILARA.
GİDER Mİ GİDER DEMEM, DÖNER Mİ DÖNER HİÇ!
GÜVERCİN BESLEMİYORUM NETİCEDE.
ÖZGÜRLÜK DEDİĞİMİZ MED-CEZİR'E BAĞLANMAZ Bİ KERE! DİYE DİYE GEÇERERİM YAŞAMDAN!

Evet; AÇIK YEŞİL, TÜRKUAZ, MAVİ, LACİVERT DİYE ÖNÜME UZANMIŞ BİR OKYANUSTUR AŞK!
Dokunamam bile.
Nerde kaldı gelip geçmesi!
Nerde kaldı ruhuna bakıp çıkması.
Gözlerim kamaşır aslında, zırhım eriyebilir yatağında ama fark ettirmem!

İşte böyle…
Uçtum, yazdım geldim buraya.

Hey sen!
Bİ HAMAK BULSANA BANA!
ACİL AMA!

elçingören
5temmuz2010
23:39
İstanbul
Önünde palmiye olan bir yaz evine bakıp
Tae-Hyun Cha / Farewell Britge dinlerken evimde!


Bu yazının notu yok!
Varsa bile şu olacak;
-Not!
-Daha önce de söylemiştim kısa kelimelerdir hayatı bağlayan!-

5 Temmuz 2010 Pazartesi

OTUZLU YAŞLAR DEDİĞİMİZ, KUYRUĞU RÜZGÂRA YAPIŞMIŞ UÇURTMADIR! İpi elimizde diye telaş yapmadığımız...


Bi taraf sen
Bi taraf ben
Gelde toplayıver bizi…
Yaşar Günaçgün şarkısını söylüyor...

Onlarca konu içinden çıkıp gelen duyguyla yazının başını sonunu henüz mantıksal bir iskelete dönüştürmeden başladığım çok nadir yazılarımdan biri bu.
Ancak şaşkın değilim.
İtiraf etmeliyim ki bugünlerde kendimden böyle bir eylemi beklemekteydim
Tedirginliğim omuzlarımdan akıp gitmiş olmalı.
Rahatım yani.
İyimser Polyanna saçlarını kurutmak için uğraşıyor bir taraftan.
Sesler birbirine karışıyor yine evimde.

Sevdanın yükü bende, yüzümün çizgisinde.
Kaçmadın mı be benden senelerce!
Eriyor birer birer benimle aşkım yeter be! Diyen şarkı bitiyor, başlıyor…

Tüm yaşadıklarımız bizi bir yola çıkarıp bırakıyor Hanımlar&Beyler
Bazen çocukluk sokağımıza
Bazen bir dört yol ortasına
Amazon ormanlarına
Kenarlarında kaktüslerin sıralandığı, sıcaktan buharlaşmış bir asfalta.
Bugün o yollardan herhangi birinde ancak başka bir biçimde ilerleyeceğiz.
Seçin ama atlamayın…
Hangi yoldasınız?
Nereye çıkardı sizi hayat?

Geldiniz işte buradasınız!
Nerde olduğumuz değilse de kiminle olduğumuzun önemiyle sarmalandığımız bir yoldayız bu defa!

Oysa buraya gelene dek, yalnızlığımızı kutsamış, özgürlük ve zafer çığlıklarıyla sakinleşmek nedir bilmeden yaşamıştık değil mi?

Geçilen her tepeye diktiğimiz bayrakları saymıyorum bile.
Bir taş bulup üzerine çıksak, son üç bayrağın neşe ve ahenkle dalgalandığını görecek oluruz.

Tanrıya şükür ki;
YAKIN GEÇMİŞE BAKTIĞIMIZDA, NE KADAR DEĞİŞTİĞİMİZİ GÖSTEREN BİR AYNA HENÜZ BULUNAMAMIŞTIR.

Sadece fotoğraflar vardır.
Ancak onlar ya albümler ya da bilgisayar dosyaları marifetiyle ortamdan uzaklaştırılmıştır.

Bilirsiniz işte; İNSANIN KENDİNE OLAN BİR DÜŞMANLIĞI VARDIR.
Çok çok eski zamanlara dayanan ve aslında hep ‘’Barış’’ var diye yaşatıldığımız
‘’Savaşın’’ hep uzaklarda bir yerlerde yaşandığını,
bize bulaşmadığını düşündürecek kadar iyi örgütlenmiş bir düşmanlık.

Öyle ki dün gece;
Seni son defa uyarıyorum kâinat!
Bana benden başka yanlış yapma sakın! Dedirtecek kadar K.İskender’i öfkelendirmiştir o düşmanlık.
Gördüm! Öfkesinden gözlerindeki bulutlar bile korkup kaçtı!



İşte böyle hayatı sadece manşetlerde yaşarken,
kariyer planlamalı, bütçeli, istatistikli, mütemadiyen iş seyahatlerinin doldurduğu yolculuklardan yapılmış biraz fazladan gezginci hale sokmuşken
İçimizdeki o kendini bilmez düşmana yer vardır da
Bir başkasının gölgesine bile razı olmayız!

HER GÜN ÖPÜP OKŞADIĞIMIZ MUTLU ÖZGÜRLÜĞÜMÜZ,
YALNIZLIĞIN O İNCE -AMA KİMSELERE HİSSETTİRİLMEYEN- SIZISIYLA SEVİŞİR!

KAPIYI ÇARPIP GİDERKEN;
-DÖNERKEN NESCAFE AL! Diye sesleneceğimiz türden güven dolu bir birlikteliği,
ne kadar uzağa giderse gitsin gece bitmeden döneceğini bildiğimiz bir tutku sarmalını özleyebiliriz oysa!

YAŞAMADIYSAK ŞEHVETLE,
YAŞADIYSAK DERİN BİR HAZLA KARIŞMIŞ ÖZLEMİ SOĞUTMAYA ÇABALAYARAK GEÇER GÜNLER!
Ama bunu gün yüzüne çıkarmak ta ne demektir!
Gerek yoktur böyle şeylere…

HEM ’’YALNIZLIK ’’, ’’GÜÇ’’ İLE YAN YANA İFADE EDİLMEYE BAŞLADIĞINDAN BERİ, DAHA ÇOK YAKIŞIYORDUR ARABAMIZIN ÖN KOLTUĞUNA!

Ama geçip gider işte yaşam…
OTUZLU YAŞLAR DEDİĞİMİZ KUYRUĞU RÜZGÂRA YAPIŞMIŞ UÇURTMADIR.
İPİ ELİMİZDE DİYE TELAŞ YAPMADIĞIMIZ!

Bir köşesinden hanımelinin sarktığı balkonda, bacaklarını altına almış bir sevgili olsa fena olmaz aslında! Diyecek olduğumuzda hapşırık gibi onu tutmaya çalışırız.
İnsanın beklendiğini bilmesi kadar önünde eğilebileceği kaç duygu kalmıştır bu ‘’yenidünyada’’ peki?

Ayrıntılar değil midir hayata gerçek şeklini veren!
Kabası alınmış, eskizi yapılmış, montajı tamamlanmış bir şey verir hayat ayrıntılarıyla.

Detayları ruhun makası, tığı, iğnesiyle hazırlanmış özgün eserler sunar hep!
Yüzlerin daha net seçildiği, bakışların aslında gerçeğin kapısını araladığını fısıldar yollara, duraklara, otobanlara, gişelere,iskele ve mendireklere!

Yıllar önce okuduğum bir yazıda* Aşk için söyle söyleniyordu;
Ondan bize kalan her zaman net çıkmamış fotoğraflardır!
Bu yüzden yanımdayken bile özlüyorum deriz
.

Aşık olunanın hafızada bıraktığı o flu fotoğraflar gibi,
netleştirmeye çalıştıkça başaramadığımız, bu duyguyla daha da asıldığımız fotoğrafik hafızamız, duyu organlarımızı da harekete geçirecektir evet!
BU TELAŞ, BU ADAM SENDE! CİLİK,
EN BAŞTAN VAZGEÇMİŞLİK BUNDANDIR EVET EVET!

Çünkü Aşk;
Kim bilir hangi Mayıs’ta duyduğumuz ’’bahar kokusunu’’ getirir bir gece.
Öyle tüpte, fanusta da değil, bildiğimiz etten kemikten bir omuzda hem de!

Masallar dinlediğimiz bir kış akşamından kalma ‘’ Mutlu sonlardan kurgulanmış’’cümleler kurar kulaklarımıza.

Tadını, eskilerde bir sonbaharda yenmiş cevizli-tarçınlı kekte bıraktığınız o şöleni pekâlâ verebilir dudağıyla!

Dokununca değilse de diğerlerinden biraz büyük bir dalgayla yıkılacak kumdan kalelerimizi gösterecektir bir tende.
Pullarının avuçlarımızda kaldığı balıklar gibidir o ten, bir süre daha dokunmasak daha mı iyi olacaktır ne?
Çok kıymetli eserlerin sergilendiği bir salona girmişiz de fil olmuşuz gibi gelecektir belki de.
Dokunursak gücümüzün asla yetmeyeceği bir dağılışı yaşayabiliriz elbette!

İLK EV ÖDEVİMİZ
2 SIRA DÜZ ÇİZGİYDİ UNUTTUNUZ MU?
2 SIRA SAĞ EĞİK ÇİZGİ
2 SIRA SOLA EĞİK ÇİZGİYLE BAŞLADIK HAYATI OKUMAYA, YAZMAYA!

Dahası şimdi yeni tanıştığımız isimler en çok o fotoğrafımızı seviyor aslında!
O HER ŞEYE HENÜZ BAŞLAMIŞ HALİMİZİ
-EN SADE EN DURU ANLARI- DAHA YAKINDAN GÖRMEK İÇİN
YAKINLAŞTIRDIĞI BİR FOTOĞRAFTA KENDİNİ ARIYOR BELKİ DE.
KADRAJA GİREMEDİYSE DE, BAKIYOR İNCE İNCE…



Önünüzden tek potada eritilen türlü duygunun bir karışımla iksire dönüştüğü anlar geçerken –her bi şey olup biterken- anlamadığınız,
çok sonra, -Ben bunu nasıl fark edemedim? Dediğiniz yerde
denizle, ufukla, yelkenlilerle, konuşur musunuz benim gibi?

Büyür müsünüz gözünüzün önünde?
Frigo yediğiniz yaz sinemalarını özledikçe hem de!
Dahası otuzlu yaşlarınızın ipini aşksız çekiştirirken gecelerde…

elcingören
5temmuz2010
02:34
İstanbul

Not 1:
Size anlatacaklarım var ama sonra!

Not 2:
Aşk hep var!

Not: 3
Fotoğrafına baktıkça kendimi aradığım Cem E. 'nin çocukluğuna teşekkürümle.

Son Not:
KORE’ye yerleşebilirim.
Gülünce gözleri çizgileşen insanların arasından size daha umutlu şeyler yazabilirim;) Bu bir teselli değil biliyorum evet evet!
Bu konuda ciddiyim.
Bir kaç gün içinde kesinleşebilir yolum, izim…


*Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi I. Psikiyatri Kliniği Şefi
Dr. Erol Göka /Aşkın Fenomolojisi