Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

29 Haziran 2010 Salı

ETEĞİMDEKİ TAŞLAR...


SANKİ BİRKAÇ YÜZYILDIR TANIYORUM BU SESİ… Diye yorumlanmış bir seslendirmemin sonrasında soluğu köşemde aldım.

Yorum sahibini;
UZUN ZAMANLARDAN BAHSEDENLER İYİ İNSANLARDIR
ÇÜNKÜ BAĞLAR KURARLAR!
Çünkü geçmişi şimdiye oranla önemsizler klasörüne iliştirmezler... Teşekkür ederim! Diyerek cevaplamış olsam da yetinmedim.

Aslında tuhaf bir tedirginlikle sıralıyorum kelimeleri bu gece.
Yaklaşık bir yıldır çeşitli dergilerde ve bu blog’da yazıyorum oysa.
Duyduklarımı -derinden tattıklarımı- yazarken bir tek kez hissetmediğim bu şey de neyin nesi?
Tekinsiz bulduğum ‘’mekân’’değil.
Bu kez kendi kendimin başına dikilmiş olabilir miyim?
Evet !

Pekâlâ, bu gece samimiyetimin uç notalarını törpüleyerek ses verip, uzatmadan huzurunuzdan çekileceğim.
Ancak tabii uzun bir zamandır elçingörengri’yi takip edenlerin kısa dediğimden anladıklarının bilinen ölçülerin dışında seyredebileceği düşüncesiyle bütünleşeceğini bilmek beni duygulandırıyor!

AMAN DİYEYİM SAKIN HA DUDAKLARIMDAN DÖKÜLMESİN BİLDİKLERİM!

Geçtiğim yollarda, ÖNÜMÜZE GELENE BİN TEKME! Diye dolaşan plaza hatunlarından bahsetmeyeyim.
Yapımcı olabilmiş ‘’AMA NE YAPTIĞINI BİLMEYENLERDEN’’ söz açmamak en iyisi.

Radyo’da o ses ve olmayan diksiyonla hatta sesinden hangi cinsi temsil edebileceği ilk on dakikada anlaşılamayanlarla dolu anonsların arasında çat diye ‘’kapatma’’tuşuna basmaya uzanmışken, ŞU GÜZELİM TRT TÜRKÇEMLE HAFİF KÜFÜR ETTİĞİM İSE ASLA DUYULMAMALI!

Televizyon kanallarını kuşatmış ‘’niteliksiz programların’’ her birine ayrı ayrı söyleyecek sözüm var ama susacağım.

‘‘Hayattan’’ anlamayanların ‘’Evlilik programı’’ sunması vakasına hiç girmeyeyim en iyisi.
Zaten anlasalar böyle saçma bir yayını yapmazlar ki!

Mutlak doğru herkesin kendi medeniyetini kurması iken şu harikulade dilimiz Türkçeye‘’Emeklisi var mı?’’ gibi bir soru cümlesini eklemekte nedir yahu?

-Beğenmiyorsan izleme! Cümlesinin yaklaşık bir milyon yüzyıldır zekâ pırıltısı içermediğini hatırlatmama gerek yok zaten değil mi?

Ayrıca birkaç televizyon yayınında
- Ben bu kızı seviyorum! diyen Entelektüelleri anlamıyorum.
Sevin.
Bende seveyim, herkes sevsin…

Ama sonra çıkarıp önümüze koyduğumuz şapkamızın içinden şu soruyu çekmeyelim ne olur;
BU MEDYA NEREYE GİDİYOR?
Bir yere gittiği yok Baylar&Bayanlar!
Öyle olduğu yerde duruyor, daha kötüsü gideceği varsa da ümidi kesmiş olmalı çoktan!
Yoo hayır bütün bunları söylemeyeceğim elbette.

Babasının, amcasının, olmadı üç beş günlük ilişkisinin verdiği ‘’tanınmışlıkla’’
bir iki gece kulübü önünde sevişgenlik, üzerine yatta verilmiş yarı çıplak ‘’yakalanma pozuyla’’ köşe yazarı! Olabilmişlerden hiç söz etmedim, etmeyeceğim.

Aşkın içine etmiş adamların ‘’aşk’tan söz ettiği’’ gazete sayfalarında küçükte olsa fotoğraflarını görmekten iğrendiğimi de bu yazıya eklemeyeceğim.

KENDİMİ TUTABİLİRİM BEN!
Bu güne kadar sabrettiysem yine başarabilirim.

Geçtiğimiz hafta sosyal paylaşım sitelerine olan güvensizliğimi, ilgisizliğimi son derece altüst edebilecek bir siteye, gülümsemesi dünyayı kaplayacak kadar ışıklı bir dostum sayesinde üye oldum.

Her geceye bir seslendirme ekleyeyim diye gecemi gündüzüme kattım.
Kusursuzluk diye bir şey olmasa rahat eder miydim acaba?
Bunu sıklıkla düşündüm.
Çünkü montajlarıyla uğraşırken
- E ama blog’a yazı ekleyeceğim bu gece! Oooo saat kaç oldu ama gören! Diyerek acele ettikçe daha çok uğraştım.

İlk kez radyo ve tv yayınlarımın dışında, evimden yaptığım seslendirmelerle algılara ulaşan sözcüklerim ve sesim,
BENİ VARLIĞIMA DUYDUĞUM SONSUZ İYİ HİSSİN GERÇEKLİĞİNE BİR KEZ DAHA İNANDIRDI!

Etrafımda son birkaç yıldır olup bitenler kendime olan güvenimi kemire kemire, ayakları güvensiz bir masaya dönüştürmüştü.

ÜZERİNE NE KOYARSAM KOYAYIM YERLE BİR OLACAK KADAR
GÜÇSÜZDÜ AKADEMİK İSKELETİM!

Sonra fark ettim ki Medya’da başvurduğum neredeyse her kurum, benim olmadığım bir güvenli kara parçası yaratmak için seferberlik ilan etmiş!

BEN OLSAM BENDE İSTEMEZDİM BENİM GİBİ BİRİNİ EVET!
Sözleri sıkça doğrudan geçen,
çat pat dizili cümleleri olan, ama patavatsızlığın doruklarında gezinmeyen biri
en fazla sinir eder etraftakileri.

Ben sadece işim yaparım Efeler!
İş konuşacağız diye davet ettiğiniz içki masalarınızda görsellik olmam!
Beni ve özgürlüğümün sınırlarını işinize geldiği gibi esnetemezsiniz diyen biri,
elbette çekiç örs ve üzenginizi tırmalar!

Tabii böyle biri olunca, en fazla hayal kurar;
O radyo bu televizyon olur ve hatta şu gazetede yazarım ben diye!

Bir Fransız pastanesi açıp,
portakallı tartlar, elma marmelatlı ponçikler yapmak düşer sonra bu kıza!
Bu ödüller, bu şilt en fazla salonuna kırmızı hakimiyeti katar o kadar!
Ne işi var medya’da!

OTURUR PASTANESİNDE;
GÜNEŞTEN RENGİ HAFİF AÇILMIŞ BİR ŞEMSİYENİN ‘’TÜHÜNÜ VAHINI’’ İZLER
AMA İZLEMEZ KANALLARI
ŞARKISINI SÖYLER ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA
AMA RADYOLARI HEP KAPALI
BİR ŞEYLER YAZAR
AMA OKUMAZ, OKUYAMAZ KURŞUN KOKAN SAYFALARI!

Tüm yakınları onun için ‘’MEDYALI GELECEK PLANLAMALARI’’ yapıyor olsa daşimdilik gerçekleşemeyecektir rüyaları.

En başa almaktan sıkılmadığı kasetleri vardı bir zamanlar.
Şimdi eline onları aldı!
Yeniden başlamak için bandını yokladı.
Ona göre o;
Hiçbir şeye geç kalış sayılmazdı!

Bütün bu satırları bunca eğitime, ödüle, donanıma rağmen yazıda geçen ‘’MEDYA’DA
- televizyon kanalında, radyo yayınında, gazete köşesinde-
Yer edinemeyen biri yazdı.
İçiniz rahatlayacaksa ondan böyle de bahsedebilirsiniz tabi;)
Olacaktır o kadarı!

Bu arada;
Şimdilik sakinliğinizi koruyabilirsiniz, pastanemde ponçiklerimin üzerine pudra şekeri döküyorum çünkü ben.
Ama şimdilik!

Sizin için hazırlanan bir ‘’hüzün’’var planlarımda!
Bu işleri hepinizden çok daha iyi yapacak yeni nesil ‘’isimlerden’’sadece biriyim ben.
Sadece ben bile, o yapıştığınız koltuğu alıp sonsuza fırlatabileceğime neredeyse eminken, sonunuz geldi - geliyor denebilir.

SEVGİLİ HAYAT, İYİ Kİ BEN, BENİM!


NOT 1:
SANKİ BİRKAÇ YÜZYILDIR TANIYORUM BU SESİ diyen site sakini, işte böyle.
Sesimi tanımıyorsanız bile, söylediklerimi tanıyorsunuz.
Bu bana uzun yollar –yolculuklar-veriyor.
Sizi temin ederim
İnsan bir cümleden en fazla bunu alabiliyor!

NOT 2:
Keskinleştim! Farkındayım...

NOT 3:
BU KIZ YARATICISINA AŞIK!
BİLİRSİNİZ, BAZILARI BAZI İŞLER İÇİN YARATILMIŞTIR.
BİR SORUN VARSA TANRI ENİNDE SONUNDA BU KONUYA EL ATACAKTIR!

NOT 4:
Bazıları için tek şans kendileri olmaktır.
Hayatta sadece kendi omzunun üzerine tırmanmış insanlar olsa hiçte fena bir şey olmazmış!

Not 5:
Sabah oldu!

SON NOT:
Dünyanın en güç işi birşeyin nasıl yapılacağını bilirken, başka birinin nasıl yapamadığını ses çıkarmadan seyretmektir. dedi H.White, belki inanmayacaksınız ama -İyi yaptın bunları yazmakla! dedi ve gitti...



elcingoren
29haziran2010
04.54
Bu kez Notre Dame’dan değil
Yüksek kürsüden!

28 Haziran 2010 Pazartesi

SÖZ VERELİM BİRBİRİMİZE...


Ön Not: Bu yazı bir interaktif deneme, diğer denemelerime kıyasla dokusunda faklılık gösterebilecek bir yanını içinde gizlemekte.
Her hafta yalnızca bir kez interaktif deneme yapma fikrindeyim.
Belki ama belki...
Bilginize;)


I BAŞLARKEN

Söz verelim birbirimize...
Hep kısacık kelimelerdir hayatı bağlayan-ayıran şeyler...
Söz, Bağ, Uç, Dur, Git, Bak, Ten, Son…

Belki bu gece bana öyle geldi.
Kendiliğinden başlayan bir oyun gibi, hani gözlerimi kapattığımda ebe olabildiğim!
Ne aradığımı bilip sesini, sessizliğini sevdiğim birine bakıyorum.
Çıkacağım!
Kısacık kelimelerden dökülür diye, cümleleri kesiyorum.
İlkokul fişlerim vardı şurada bir yerde onları arıyorum.
Sağınıza solunuza bakın ama beni bekleyin şu ağaca yetişemeden ebelemeyin sakın!

Bilmiyorsunuz ki;
Kaç kıymık battı ellerime, kaç ayrılık geçtim fersah fersah…
Kollarımdan kaç yıldız kaydı gecelere, kaç uçurtmayı çarpıştırdım gök deniz yer bulut mavilerde.
Söz verin
Bana yetiştin diyeceksiniz hep bir ağızdan!
Yetiştinnnn!

-Verelim o zaman
-Peki Söz!
-Sonra peki sonra?

Sana söz yine baharlar gelecek, sana söz ışık hiç sönmeyecek, ölüm yok ki tuana uyannnnn, şimdi yaşanacak diyen şarkıları ezberleyelim!

Ama söz uçar! Demeyin!

Şarkılardan tutarız o halde, illa düşmeyeceksek gerçeğin içine, notaların mola yerlerinden ilerleriz, şöyle tek sıra halinde…

Bir benzeri olmayacaksa şarkımızın, söylenmeli, yeni sözcükler bulunmalı içine
’’söz verelim'' derken belki buydu bütün mesele.
Söz verelim birbirimize, sözler verelim!

II SÜRERKEN

Sana dur diyemememin kelime anlamsızlığıyla boğuşmalıyım, eski tarihlerden kalma en eski Türkçe sözlüklerde
Eski olan her şeyin bir hikâyesi var çünkü...
Eski olabilmesine yasladığı bilgelikle güveniyoruz eski sözlere!

Aslında sana ait bütün cümlelerimin bir hikâyesi de vardı ya olsun varsın raflar sitemkar kalsın duvarlarımda, varsın çatlaklarından anılar fışkırsın şakaklarıma

Oldu olacak bir kandil aydınlığında kırk odalı hanın, hep aynı sözcüklerden kurayım cümleler, ama bitmesin sözler.
Zaman incinmesin, istediği neyse alsın sözlerden...

Bütün sözlerinin her harfini dize dize yaptığım kerpiç duvarlı evimde, büyükannemden kalma gaz lambasının ürperten ateşi dize getirebiliyor beni bir tek
ve bir tek zaman karşı koyabiliyor bu ürperme korkusunun senin sözlerine yıkılma isteğinden!

Çıkan islerden yazıyorum cümlelerimi, gözlerimin hasretle kararmış ufkunda
Söz diyorum kendime!

Yine posta arabaları geçiyor, yine Lady’ler çaylarını sütle içiyor şehrimde.
Sana çok uzaklardan yazmam bundan, sözcükler uçup gider diye...
Benim şu uçucu cümlelerim hasretle kararmış bir ufuktan sana yaslanır diye

Bir çekirge parçalanıyor faytondan posta arabalarının tekerleri altında, küçük çığlıklar gıdıklıyor kulaklarımı, içim yanıyor bir seninkini duyamadığımdan ötürü...

Benim olduğun bir zaman ile bağ kuruyorum şimdilere!
Adına da umut deyip ekliyorum satırlarımı gittiğin yere

Bana sözler vermiştin, bana daha önce hiç duymadığım kelimeler bulmuştun bir yerlerden şimdi sesler örtülü, kurduğumuz bağ ile gerçekliğinden şüphe ettiremeyecekse de örtülü.

Bütün bağımız ayak tırnaklarımın ucundan saç tellerimin ucuna kadar kısacık ama bir o kadarda uzun mesafeli bir yol kadardı aslında, bunca uzun olamazdı ayrılık!

Ama şimdi yaşam kadar uzun bir yola getirip bıraktı beni!
Bu bir yerlerde bir şeylerin dağılmasının sesi mi?
İz mi bu omzumun üzerindeki?
Yoksa bir el mi?
Döndüğümde yine belli belirsiz mi olacak gölgesi.

İstediğin buysa artık daha kısa cümlelerim, daha uzun kelimelerden başlangıçsız ve sonsuz cümleler türetmekteyim.
Ama yine de
Daha uzun aramızdaki yollar! Demeyeceğim

Ellerim hala omuzlarında, arkandayım her zaman gölgende saklıyım, dudaklarım hala yanaklarında.
Aklında mıyım?
Öyleyse her zaman içinde saklıyım...
işte bu benim sesim.
Bu gece kısacık kelimeler seçtim kitaplardan bu gece bile isteye kısalttım onları.
Kısalsın diye yollar…

Çıkan islerden yazdığım satırlar sandıklarının da dışındayım işte!
Bak bu benim sesim bunlar benim sözlerim.

Bu gece, yarına hiç bir söz bırakmamaya söz verdim!
Senin kısa kelimelerine inat en uzun cümlelerimi biriktirdim.
Gerçeklerin içinden geçmeye gücü yetmeyecekse bile
Rüyalarından geçen açık yeşil sarmaşıklı yolda bir adam göreceksin

Bak bu senin dirilişin, ertesi güne, içime dirilişin!
Bana rüyaların ışıklı ellerinden bahsetmek için Sir, biraz geç kalmadınız mı?
Dediğini duyar gibiyim!

HİÇ BİR GECİKMELİ AŞK, DUYULASI BİR HİS OLAMAZ LEYDİM!
HER DAİM RÜYALARIN OLACAK, BENLİ YA DA BENSİZ…

K.İskender bir şey demişti eğilirsen İnci küpelerinin altından söylerim;
UZUN SÖZCÜĞÜNDEN KORKACAKSIN,
HANİ BİR DE KISAYSA YAZILIRKEN BİLE!


III BİTERKEN

Bizim için mesela Leydi, böyle bir son yok mesela!
BİZİM BAŞLANGICIMIZ YOK Kİ!
’An’larımız var sadece, kısa olmasından ötede bir yerde.

BİSİKLETİNİN FRENLERİ KOPMUŞ BİR ÇOCUK GİBİ ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA
BİR BAYIR BULMAYA GİDİYORUM KENDİME.
ÇÜNKÜ SANIRIM BÜTÜN BU UZUNLU-KISALI KELİMELERİ
AVAZ AVAZ ORADAN BIRAKABİLİRİM YERE!

AMA ÜZÜLME YİNE DE!
BİLMENİ İSTERİM Kİ;
EVİMDEKİ BÜYÜKANNE LAMBASININ YAĞI BİTTİ.
KARANLIKSA BU GECE SADECE BUDUR SEBEBİ!


WithmanWriter
SerdarKemal
cecilll
Burak E
Geronnimo


yazı/revize
elçingören
03:15
28haziran2010
Notre Dame

NOT: Yıllar beni neden daha önce istemediniz aranıza?
1800'lü yıllarda doğmalıydım ben, gerçekten!

21 Haziran 2010 Pazartesi

BİR YOLUNU BULUP, BİR DÜŞÜNÜ BULUP GİDECEĞİM!



Söz verdiğim gibi; Bu sabah saatlerinde yetişmem gereken görüşme için hazırlanacağım sırada önüme çıkan ve beni ekrana yapıştırıp bırakmayan Yakın Plan! Planlarımı şimdi yazıyorum Bayanlar&Baylar.
Beni nerde okuyorsunuz peki?
Bir balkon bulsanıza, bir geçit kursanıza zihninizden, çok çok uzaklara atıp ucunu öyle en eski şarkılarınızdan birini tuttursanıza.

Size önerimi sunmuşken bende balkonuma taşındım. Şarkımı bile başlattım…
Oya-Bora/herşeyehazırımseninle

Çapraz apartmandaki komşum duvardaki saate bakıp buğday rengi saçlarını tarıyor.
Gökte tek bir yıldız!
-Bu gece buraların efendisi benim! Diyerek parlarken
Portakal-kızıl, biraz mavi ama çokça lacivert gün batımı
-Hadi kalk elektrik düğmesine bas! Komutunu verdi şimdi.
Sıcak!
Ama iki kıtanın rüzgârı dolacak gibi birazdan…
Pekâlâ! Bu satırlara, kimilerine uçuk gelebilecek bir planın peşine düşüp geldiğinizi biliyor, mekân detaylarımı bir tarafa bırakıyorum.


Elime geçen ilk toplu parayla balkonu beton ve hatta kızıl kırık taşlı bir yaz evi alacağım.

Her öğlen sıcaktan yanan ayaklarımla parmak uçlarıma doğru yükselerek o balkonu yıkayacağım...

Fesleğendi, hanımeliydi, yasemindi! Ne bulursam devasa saksılara dikeceğim.

Gece yaklaştığımda bana geçtiğim sahil şeritlerini anımsatan tüm ''yaz'' kokulu çiçekleri bulabileceğim bir fidanlık vardır elbet.

Bir tek bu yazı masamı alacağım yanıma, hantallığından utanacak gibi olduğunda ona dokunup- Ama dirseklerimi yalnız sen bu kadar okşadın! Diyeceğim.

Sonra ‘’Mızıka çalabilen bir komşu edineceğim!’’
Gözbebeklerinde mevsimlerin dönüp durduğu, saatler süren sohbetimizin sonunda, sustuğunda sesini hatırlamakta zorlanacağım türden dümdüz konuşan bir komşu.

Tonlamasını-o şiir gibi konuşmalarını- yıllar yıllar önce, büyük halka küpelerini bir ırmak kadar ışıltılı boynunun köşesindeki benle tamamlayan, unutulması mümkün olmayan bir Meksika güzelinde bırakmış olan.

Söylemek yerine, üflemeyi seçtiği için neredeyse bütün şarkıları çalabilen ,
yoo çalamayan! Yaşayan bir komşu edineceğim.


Yel değirmeni bulacağım! Ve hatta balkonumdan selam verebileceğim kadar yakında olacak.
O beyazdan da beyaz değirmeni seveceğim.
Sadece orda durduğu için, kendi olduğu için, başka bir şey olmayı aklından hiç geçirmediği için…

KENDİME, SÜREKLİ UZANIP RENKLİ İPLER BAĞLADIĞIM SAÇAKLI AĞAÇTAN;
BAHÇELERDE YANAN TİTREK IŞIKLARIN, TÜNELLERİN, YOLLARIN VE SU YATAKLARININ BENİ NASIL BÖYLE ÇEKTİĞİNİ DÜŞÜNEBİLECEĞİM,
ETRAFLARINDA DOLANIP SICAK- SOĞUK OYUNU OYNAYABİLECEĞİM KADAR İNCELİKLİ BİR HAYAT DÜŞÜRECEĞİM!

Sonra ellerimi aynalarda izlemeye başladığım günlerden geçip, büyük şehirlerden gelen dostlarımı misafir edeceğim.

Çocuklarını çiçeklerimi kopartırken,
karıncalarımı yerken,
yazı masamı gazlı kalemle hunharca çizerken yakalayıp kahkahayı basacağım.

Kalbi kırılanların, uyuyup unutmaya gelenlerin, susup sakinleşmek isteyenlerin bir yaz evi, o eve asılı fesleğenli, hanımelili, yaseminli balkonunu öreceğim.
Bilmiyorum belki satın alırım, belki kendim yaparım!
Ama size o balkondan da yazılar yolacağım.

BİR YOLUNU BULUP,
BİR DÜŞÜNÜ BULUP GİDECEĞİM! DİYORSAM;
GİDECEĞİM!
Sevgili hayat o balkona ulaştığımda senden bir kaç parça şey daha isteyeceğim…


elçingören
21haziran2010
21:10-23:05
İstanbul

Not1: Oya-Bora/herşeyehazırımseninle dedikçe yılları saydım…
Beni buraya getirip bırakan aşklara, ayrılıklara, tutkuya, sayısız anıya, şu karşımdaki ufka yaslanıp yazdım.
Sesimi tanıdınız mı?

Not 2: Bugün yazıya ara verip görüşmeye giderken, en çok ihtiyacım olan şeyi buldum!
Artık Maçka’da İstinye’de Emirgan’da Caddebostan sahilde ya da denize kıyısı olan İstanbul’un harikulade herhangi bir köşesinde
ya da uzanıp Ege’de Akdeniz’de susmasından güvenli sessizlikler dökülen birini istiyorum.

Bir dost, bir yabancı, bir sevgili, bir kadın-bir erkek, gerçekten kim ve ne olduğunu önemsemeyeceğim kadar yakınıma yerleşmiş birini…

Ya da öyle uzakta kalabilmiş ki, retinam onu görmek için eğri büğrü pozisyonunu alıp görüşü netleştirmeye çabalasın.
Görmediğim için beni deli etsin…
Orda kimse var mı dedirtsin! Evet evet tam olarak böyle birini istiyorum!

SON NOT:
Her yazıdan sonra onlarca iletiyle bana ulaşıp, sözleşmiş gibi yorumlarının sonuna
– Her gün bir köşe yazısı yayınlasanız olmaz mı? Cümlesini ekleyen pek muhteşem blog sakinlerim;
Olur evet, ama inanın ben sandığınız kadar çalışkan, biri değilim!
Tamam, süper egom araya girer mi girer ama her gün yazarsam kendimden sıkılırım.
Hayatı dinlemek- okumak -çok daha eğlenceli bi şeydir, bana inanın;)

YAKIN PLAN! Planlarım var...


Elime geçen ilk toplu parayla balkonu beton ve hatta kızıl kırık taşlı bir yaz evi alacağım.

Her öğlen sıcaktan yanan ayaklarımla parmak uçlarıma doğru yükselerek o balkonu yıkacağım...

Fesleğendi, hanımeliydi, yasemindi!

Gece yaklaştığımda bana geçtiğim sahil şeritlerini anımsatan tüm ''yaz'' kokulu çiçekleri bulabileceğim bir fidanlık vardır elbet.

Bir tek bu yazı masamı alacağım yanıma, hantallığından utanacak gibi olduğunda ona dokunup- Ama dirseklerimi yalnız sen bu kadar okşadın! Diyeceğim.

Şimdi işim var çıkmalıyım bu gece bu yazının ‘’şimdilik bitmiş gibi görünen’’ ama bu sadece zihnimde olduğu için sizin okumanızı mümkün kılamadığım halini cümleler yoluyla vücuda kavuşturup blog’da paylaşacağım.

Ne çok şey bilmeye başladınız frakında mısınız?

Neymiş; Kızıl kırık taşlı beton balkon lazım mıış!

Acaba gereksiz bilgilerle dolduruyor olabilir miyim hayatınızı?
Öyleyse bile bu bir hayal, bakarsınız ömrümüze gerçeklerden çok daha büyük şeyler katar;)

elçingören
21haziran2010
11:50
İstanbul

20 Haziran 2010 Pazar

BABA! Blogumu takip ettiğini düşünüyorum!


Bir kravat daha aldım bugün ve bir pipo tütünü daha, daha!

Ancak;
Şimdiye dek bütün yıllarda ''Sevgililer gününü'' yalnızca babasıyla kutlayan bir kız çocuğuna ''Babalar gününden'' bahsedilmemelidir.
Eğer o yakışıklı Baba, artık sevgililer gününü kızıyla kutlayamayacak kadar uzaklardaysa...


elçingören
19haziran2010
03:10
kayıpada

Not 1: Birgün uzaya çıkabildiğimde seni bulacağım.

Not 2: Sana küsücem galiba! Şirinleri koca kafalı çizdiğim resimlerimi kasanda saklamış olsan da!

Not 3:Senden sonra birçok şey oldu, ödül aldım mesela, sonra gelinlik giydim! Olmadı, çıkarttım!
Ankara’daki evimden taşındım, Marmaris'e Kıbrıs'a ... Gittim.
Ah sonra ne çok kez başka evim oldu.
Göremedin, saati duvara çivileyemedin!


Not 4: İstanbul'a döndüğümde Erenköy’deki Migros’a gittim.
Renkli makarnalar aynı yerdeydi ağladım! Bir bambu aldım, şimdi semtin en havalı çiçeği oldu, bugün narin yapraklarını senin için okşadım

Not 5: Bugün seni aradım! Açmadın...

Not 6: Bana güçlü olduğumu ilk sen söylemiştin, yokluğunda bu gücü çokça duydum, dahası yaşadım!

Not 7: Şiir defterini ele geçirdim :)Korkma yayınlamayacağım...
Ama mürekkebin dağıldığı satırlar vardı içinde onlara fena halde takıldım!

Not 8: Yazmaya başladım.

Not 9: Sana verdiğim sözleri tuttum... Biliyorsun, eminim izliyorsun
''Hep o bildiğin elçini hayata kattım''

Not 10:Mutluluktan kanatlarım oldu Baba, kırmak istediler!
Nasıl da engel oldun!

Not 11:Seni sevdiğimi bu blogdan bildirmek isterdim, ama yetmiyor...

PEK ÇOK ÖNEMLİ NOT: Bana Kadıköy’den mor paten aldığın yeri hatırlıyor musun? Oradan büyüyen ayaklarım için yenilerini almanı istiyorum...

SON NOT:
Biliyorum
Ne kadar korkmuş olsam da yanımdasın!
Toprağa dokunduğumda avucumdasın...

Fotoğraf; Anneciğim&Babacığım 1967

19 Haziran 2010 Cumartesi

Lunaparkta eteği buruşmayan kız! Siz ona BALERİN 'de diyebilirsiniz...


Hey Siz! İnatla en şekilsiz yazımı okumakta kararlıysanız o zaman gönderiye düzen getirmenin tam zamanı!
Şu an Tarih temmuz 2011/ taaa 2010 Haziran'ında yazdığım satırlar şöyleydi;

Söyleyecek çok bir şey yok aslında!
Yok ki bir atlıkarıncam, çocukları indireyim üzerinden!

Ne yani bunu mu beğendiniz siz şimdi?
Blog bir istatistik sayesinde bana hangi sözcüklerle ulaştığınızı hangi ülkeden ve hangi işletim sistemiyle bağlandığınızı! -Ahh ne güzel sözcük bu ''bağlanmak'' sözcük olarak ama!-söylüyor.
Böyle olunca alkış toplayan içeriğe yeniden -yeniden- göz atıyorum.
Bu yazı kısa ve söyleyip geçtiğim bir kısa durumdu.
Belli ki içinizde benim de tanımadığım bir meseleyi özetledi!
Öperim sizi;)


elçingören
19haziran2010 -yeniden düzenleme temmuz-2011' 02:26-
02:15
İstanbul


Not: O balerini yazacağım…
Şimdilik bir kaç cümle döküldü dudaklarından;

Işıklar yanıyor gece, en güzel gece görebilirsin beni
Ama kalabalık oluyor, hiç sevemediğin gibi…
Otomobiller çarpıştıkça ve çocuklar bağrıştıkça uğultu oluyor.

Bu kaçıncı şikayetim bilemezsin.
En iyisi gelme! Seni duyamayabilirim

16 Haziran 2010 Çarşamba

YAZMAK İNTİKAM ALIR, ŞARKI SÖYLEMEK AFFEDER!*


Yazdıklarımı da dinlediğinizi söylediğinize göre,
SESİMİ DUYDUĞUNUZ İLK YER BURASI DEĞİL…
Bir kaptan köşkünden bahsetmiştim ya size hani dalgalar boyunca mavilerim var demiştim.
Onları getirdim, şöyle koyuyorum köşeye!

MFÖ söylüyor evimde!
İçinden kış, kar, soğuk, geçse bile bir yaz gecesi şarkısı bu!
Öyle olmasa Jean De La Fontaine gelip sesini açar mısın, cırcır böcekleri bu gece hiç susmuyor diye seslenmezdi bana.

Tam ortasındayım her bi şeyin
Haziranın ortasında, koşumun ortasında…
Öyle geçerken bir merhaba demek istedim!
Hayatın yara beresinden, türlü neşesinden geldim!

Bu öğlen, gece kelebeği fotoğrafı olan yatak örtüme uzandığımda uzun uzun gökyüzüne baktım.
Kuzuların sırtı gibi beyaz-şeffaf dalgalı bulutlarla dolu gökle konuştum.
Bana söylediklerini, gülümseyişimle cevaplayarak, susmaya-o bir yerlerde birini dinlerken, konuştuğumu sandığım-yere dokundum.

Ne aynı, ne bambaşka denilecek kadar ortada kalmış yere!
Öyle ince bir ipin üzerindedir ki bazen insan;
Bir ip cambazı gibi usta hamlelerle yerçekimi ve ağırlığının çok ötesinde -çoğu zaman kendiliğinden gelişmiş olan- hünerine minnet duyar.
Minnet ne güzel kelimedir.
Ne kalpten bir vurgudur dudakta!
İnsanın yalnız kendine duyabileceği hislerden kopmuş bir parça gibi bulurum onu.
Benden düşmüş!

Tam ortasındayım yağmurun, karın, soğuğun ortasındayım!
Nasıl da paylaşıyor insan isterse, nasıl da birmiş meğer hasretler…
Nasıl da mecburmuşuz meğer sevmeye, öğrenmeye!
Tam ortasındayım yolun, koşunun, ortasındayım!
Tam varıyorum ki hedefe bir yenisi başlıyor
Bu oyun hep aynı, değişmiyor!
Hala devam, hala figan!
Hem de bile bile…



Dün gece yine benden önce semada söylenmemiş söz bırakmayanların evinde sabahladım!
Sustum, kokladım kelimeleri, dokunup, tattım, duydum…
Küçük İskender’in Eflatun Suflelerini kitaplığımdan çekip, zamanımı seve seve sayfalarına adadım.
Bu sırada evimi dolduran şarkıyı sıklıkla başa aldım.

Hayat bazen yaralar açar, çizikler atar!
Ne zaman açıldığını bilmediğiniz, kimin çizip geçtiğinden habersiz yola devam ettiğiniz ve nihayetinde bir taşa oturduğunuzda uff diye eğilip fark ettiğiniz türden yaralar.
Onları hatırladım!

İNSANA İNDİRİLMEMİŞ OLSA DA BAĞIŞLAMAK
BAĞIŞLADIM, BAĞIŞLANDIM!
YAZMAK İNTİKAM ALIR! ŞARKI SÖYLEMEK AFFEDERMİŞ YA HANİ.
İNTİKAMIMI ALDIM!
AFFETTİM!
İÇİMDEN BEYAZ TÜYLÜ Bİ KUŞ SALDIM!

Kelimelerin, şarkıların olmadığı bir dünyada ne yapardım dedim içimden,
iyi ki var iyi ki…
Hasta değilim evet yine de’’ iyileşiyorum’’kelimelerle…


Gelelim habersiz olup bitenlere…
Bulmacalarda kimi zaman ‘’AFT’’ olarak yazılan ‘’YARA’’nın diz ve dirseklerdeki şekli aynıysa, duygusal bedende durum nedir?

Kalbine, o kalbin kapak uçlarına, ruhuna, fotoğrafik hafızasına darbe alanların olduğu yerde bir şarkıyı birlikte sevmek o bedenlerde omuz omuza fotoğraf çektirmek gibi midir?

Nerde, hangi zamanda kim üflerdi yaralarıma bu kadar! Dedirten şarkılar vardır hani,
radyolar aracılığıyla aynı anda eşlik ettiğimiz ‘’hep bir ağızdan şarkılar’’
Böyle başlar bazı tanışıklıklar!

Her gülün vakti yeter, yaprağını onarmaya demek için geldiğini söyleyen Küçük İskender gözlüğünü kaybetmiş evimde.
Ona ortak şarkılarımızdan birini sonra bir diğerini dinlettim.
Dostlarını hatırlamasını, isimlerini anmasını söyledim.
Böylelikle yaşam bir makasın ipeğin üzerinde kayması gibi sürer evet!
Sözlerin gerçekse gözlerini hiç açmadan ilerleyebilirsin İskender!
Ancak tekrar bi şey yazmam gerekiyor diyorsan komodinin üzerinde olmalıydı al!
Evet al ve yaz…

Fener bekçileri güneşi çeke çeke,
bin bir aynanın kırılarak sonsuzluk çizgisine gitmesini söndürdüğünde başlayabilir uyumaya.
Onlar için gece nedir bilmiyorum.
Hoş ben kendi gündüzlerimi de bazen seçemiyorum!

Yaşasııııııın! Az önceki mühim ‘’yara bereye ‘’dönmek için doğru yerdeyim!
Onlar sarılır, üflenir,olmadı o parça kesilir atılır da olup biterken beş duyu organının aç kurtlar gibi saldırarak hafızaya işlendiği zamanlar için yakın gelecekte yapılacak ne az şey vardır.

BAZI ANLARDAN ANI OLUR BAZILARINDAN ACI!

Ve sevgili zaman ‘’her şeye’’ değilse de iyi gelir çoğu zaman bazı ‘’şeylere’’!

Kısacık kelimelerle ‘’TÜH, vah, UF, of, AH’’ diyerek ilerlediğiniz yerlerde hep birileri vardır.
Böyle yollarda insan neden hiç yalnız kalamaz peki?
İlk bakışta ikiye, sonra kol kol binlerce gruba ayırabileceğiniz kadar kalabalıktır etraf.

Kimileri, gördükleri ilk ışıktan, ilk delikten içeri girmeye çalışırlar.
BENİM FELAKETİMDEN SİZE KAHRAMANLIK ÇIKMAZ Kİ! Dedirtirler mi size de?

Ayna tutarlar mı farkında olmadan;
Onlar omurgalarını delikten geçirmek için kıstıkça, kendi kendinizin gözlerini kamaştırır mısınız sizde!
İyi ki pabuç bırakmayacak kadar güçlüyüm der misiniz?
İYİ Kİ BEN, BENİM!

Birkaç gün önce yazı boyunca üzerinde durduğum, çevresinde dolaştığım fotoğrafik hafızama bir kare eklendi.
Bir bıçakla, güzel kalabilecek anılarımın üzeri çizildi gibi
Neye sarılırsa sarılsın gizlenmeyecek kadar çirkin gibi
Gibi, gibi...

Onu silmem gerekiyor!
Bunu başarabileceğime neredeyse eminim

Eflatun Sufleler alıyorum bu gece.
İskender yine tepemde!
İzninizle…

elçingören
15haziran2010
İstanbul
03:21



Not1:
Sabah olmak üzere, yarın çok işim var:(
Bütün uğraşlarıma! rağmen içinde sesim olan bu ''şeyi'' bloga yükleyemedim.
Bir sürpriz yapayım diyen, gece gece eline yüzüne bulaştıran bir elçinim ben.

Not2:
Bir an önce geçen hafta bana armağan edilen www.elcingoren.com ve www.elcingorengri.com'u ne yapalımmm, bloga yönlendirmeden kaldırıp resmi olarak açalım, sesimize de kolaylıkla duyuralım;)


Not3:Hey gidi güzel dünya!

SON NOT:Kendi fotoğrafımdan çok otoban fotoğrafı çeken ve biriktiren ben, tam ortasındayım yolun, koşunun, ortasındayım! diyen MFÖ dinleyerek uyumadan önce, yazının üstüne bir yaz sabahını giymiş otoban fotoğrafını yapıştırırım...


Başlık *Burcu Erbaş
Çok özlediğim, güzel sesli, güzel gözlü,şahane sohbetli kadın…

13 Haziran 2010 Pazar

İnsan kendini yalnızca insanda tanır! Diye bağırır karşı balkondan Johann Wolfgang Von Goethe


Saat 23:48 sadece 12 dakika sonra Blog’da yayınlanması gereken bir yazı için geç kalmış gibi görünebilirim.
Bu güne dek ertelediklerimin üzerinde sıçrayarak geldim bu yazıya.
O yüzden zamana takılmıyorum!

KİM NE DERSE DESİN!
BENİM BİR GİZLİ BİLDİĞİM VAR! diyen Turgut Uyar cümlesi az önce yanımdaydı.
Gelip nasıl olduğuma bakmak istemiş.
-İYİYİM dedim, PEKÂLÂ!
Öyle boşluk doldurur gibi değil, yaşayarak geçtiğim onca anın içinden, gözlerimi kısa kısa söyledim…
Şimdi yazı masamın hemen üzerinden geçen uçağa nasıl bakıyorsam öyle baktım yüzüne!

İlişkiler, benzin depoları, yazlar, şarkılarla doludur yaşam, bitişli şeylerle!
Sonu en başından görünenlerle.
Asla çoğaltılamayan; Hacmi ile sınırlandırılmış şeylerle işte!
Kimi zaman;
BİTTİ! Dediğinizde bittiğini anlamayan beyinlerle benzeştirdiğiniz!

-BENDEN NE İSTİYORSUN? Diye sorduğunuzda
-Mutluluğunu emmek, iç sıkıntısı vere vere ur olup hayatına yerleşmek istiyorum! Cevabını veren çıkmamıştır sizinde karşınıza değil mi?
Hep tek bir cevabı mı vardır bu sorunun peki?
-SENİ!
-Ya git işin gücün yok mu? Ben benim, gayette mesudum benimle!
Elimde bi tek bu var, niye vericem yaa ben sana beni! Denmez de,
-BEN ZATEN SENİNİM! klasiğiyle aşkı da, aşkın romansını da yerle bir eden gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmayan şahane! cümle kurulur.

Elimin tersini unutuyorum dediğiniz şeyler var mıdır sizinde?
O nazik ellerin tersinin ne çok şeyi itebileceğini gösteren-öğütleyen -bir bilge belirir mi aydınlıktan, ellerinizi incelediğiniz olur mu gecelerde?
Ben o bilgeyle diz dize oturuyorum şimdi!

Bu yüzden ilk kez duyuyorsunuz benden bunları…
Yaşamda;
Nazan Öncel şarkıları gibi, tornistan yapmayan, havalı, kimi zaman ukala bulunduğum için bünyeye zararlı olarak işaretlendiğimi bilirim.

Yıllardır uygun adım gitmeyi asla kabullenmeyen bu beni, ohhh ipek yorganların içinde ucu sonsuza bağlanmış bir salıncakla zamana iterim!

GÜVEN DUYGUMU UCUNDAN UCUNDAN KEMİRMEK, ÖMRÜMÜN TEĞEL YERLERİNİ SÖZCÜKTEN İĞNELERLE YUKARI ÇEKİP, DİKİŞLERİMİ ATTIRMAK İSTEYENLERİN İÇİNDEN GEÇERİM!

Radyoda çalan şarkılardan bu benim olsun, bu benim ona söylediğim ve bir sonraki de onun bana söylediği şarkı olsun! Dedikleri şarkılar varsa reklam gibi araya girer, ümitlerini çizerim.

Masaldan, rüyadan, kristalize çiçek tozlarından bahsettiğim gibi, çürümüş içlerin kokusunu da bilir ve söylerim.
Bu gece bu bilge ile çok sıkı muhabbetteyim!

Ne diyebilirim ki?
Kağıt kalemle oynanan çocukluk oyunlarımızdan biri 'adam asmaca' olduktan sonra! Der Küçük İSKENDER
Astığımız adamlardan-kadınlardan- utanalım diye gözümüzün bebeğine işler!
Ortak suçlarımızı ortaya serer.
Peki bu yakınlaştırır mı bizi bir kez daha birbirimize?


İnsan kendini yalnızca insanda tanır! Diye bağırır karşı balkondan Johann Wolfgang Von Goethe
Tanıdım! Tanıdım! Diye seslenirim…

Bugüne kadar köşeleri yumuşatılmış yazılar yayınladım.
Hep birkaç kez revize ettim yazılarımı Blog’dan önce.
‘’Uçucu ‘’ cümleler kurdum.

Yazarın söylediği benim bir köşe yazımda söz ettiğim gibi;
Benden daha az mesut olan birine, saadetimden bahsetmek istemedim.
Ancak artık hayatımın başka, bambaşka bir ışıltıya gittiğini görüyor, kedime olan hayranlığımı! Gizleyemiyorum.

Hayranlık kelimesinin beni okuyanlar tarafından nasıl algılandığını bilmek ile mutlanıyorum.
Beni okuyorsunuz!
Belli ki büyüdünüz….
O halde uzun bir yolculuğun sonunda,
kollarını kocaman açan bir sevgiliye sarıldınız ve
başınızı onun boynunun altına sıkıştırmakla başlayan kavuşma hali ile yorgunluğunuzun dindiği bir yere çıkabildiniz bu güne dek.

Belli ki duygulara hayran kaldığınız anlardan biriktirdiniz şimdiye dek.
Birini okumaktan anladığınızın ne olduğu halkında kesin bir fikre sahip değilim.

BENİ OKUMANIZA KADAR GELEN YOLDA HAYATIN BANA YAPTIKLARINI SİZE DE YAPTIĞINI, TEK SAHNE OLDUĞUNA GÖRE ŞİMDİYE DEK BİR YERLERDE KARŞILAŞMIŞ OLDUĞUMUZU DÜŞÜNMEKTEYİM.

Hiç yabancı olamadıklarımız vardır ya, belki biz yabancı olamadık hiç birbirimize!
Bunu düşündünüz mü hiç?
Bugün fotoğraftaki elçin yeni bir yaşamın ilk dakikalarını serdi önünüze.
Yine yine karşılamak dileği ile!

NOT :

Tüm seferlerimden kaptan köşkümün dalgalar boyu biriktirdiği sonsuz maviyle döndüm.
Bana güvenin, güzel bir yolculuk var önümüzde!

elçingören
13haziran2010
İstanbul

11 Haziran 2010 Cuma

Best Fm'li Konuk Yazar! ;)




Serdar Gökalp yazıyor!

Gecenin bir yarısı internette geziyorum, bahsettiğim gece ve yarısı bu gece değil, geçmiş bir gece.
Bayılırım internette gezerken linklere tıklayıp oradan oraya gitmeye.
Biri çıktı karşıma Blog sayfasında yazılar yazıyormuş, okudum.

Desen ki adı ne? İnan bilmiyordum o zaman.

Ertesi gece yine internette gezerken farklı bir yazısını okudum ve bir şey dikkatimi çekti bu kız konuşur gibi yazı yazıyordu!
Aynen konuşur gibi.

Radyoyu kalemine taşımış gibi hissettirdi bana, benim gibi yazıyordu ama benden bir farkı vardı, bu kız yazardı.

Kim bu kız dedim kendi kendime baktım ki Elçin Gören yazıyor adında, eski de bir radyocuymuş zaten.
Birkaç zaman okudum yazılarını fırsat buldukça…

Sonra zaman bizi karşılaştırdı. Kısada olsa konuştuk.





Serdar: Neden olduğunu bilmediğim bir sebeple yazılarını takip ediyorum.

Elçin: Güzel! Pek muhteşem yayıncı Serdar beni okuyor bu daha güzel!

S: Sadece beni dinlemek için bile denk gelmelisin bence.

E: Neden?

S: Sen konuşur gibi yazıyorsun, ben yazıyor gibi konuşuyorum.

E: ;)

S: Sen çok daha iyisini bilirsin ama seni takip eden bir sevenin olarak bir şey söyleyeceğim.

E: Evet lütfen…?

S: Her konuda yazmalısın! Çünkü bir kere daha söylüyorum, sen yazmıyorsun, kağıdı konuşturuyorsun.

E: Her konuda hımmmm?

S: Aklına gelen her konuda, ama her konuda…

Konuşmamız biraz daha devam etti, ara sıra ben yayındayken de denk geldik birbirimize.
Sohbetimiz güzel oldu, ama hiç neticelenmedi…

Bir gece erkek cesaretiyle sordum bu kıza, ne zaman yazacaksın?
Cevap hemen geldi
- Zaten yazıyorum!

-Hayır, hayır her konuda ne zaman yazacaksın?
Hani akıllıya? Ki zaten de akıllı cevabı verdi yine

-Bir konu bul yazalım

Bende aklımca buldum ona konuyu;
-Her konuda yazmak için yazmaya başladığını yaz!

Güldü bana, sorun etmedim hiç, insanların bana gülmesine alışığım zaten.
Benden bir şey rica etti, bir arkadaşı onun için internet sitesi açmış oraya yazıp yazamayacağımı sordu.

-Hayır! Dedim.
Belkide kızdı bana ama sorun değil, bu yazıyı görünce sanırım yüzünde en yakın arkadaşına kızgınlık sonrası duyduğu sevgi gibi bir gülümseme olacak, hem de şaşkınlıkla.

Benim gibi bu kızın yazılarını okuyanlara değil lafım, yazılarını okurken sözcüklerini duyanlara, bu kız artık her konuda yazsın!

Yazacağı ilk yazıda bu yazıya cevap sayılsın!

Serdar GÖKALP
10haziran2010 İstanbul


Vee Elçin Gören cevaplıyor!

Her kelimene seni radyo yayınlarında dinleyenlerin yıllardır hissettiği duyguyu yerleştirmeyi başarmışsın.
Samimisin…

Uzun ve görkemli cümleler yerine, damıtılmış şeyler koyuyorsun ortaya.
Şimdi Sezen çalıyorsun. Şarkın bitti Pırasa’dan bahsediyorsun.
Hımmm yok birine Pırasa diyorsun!

Hayatı yan yana gelmesi zor olan şeylerle ördüğün için mi yaşar gibi konuşuyorsun?
Öyle denk geldiği gibi;
OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ DEĞİL DE OLABİLDİĞİ GİBİ!

Beni dinlediğim, takip ettiğim, öyle uzaktan uzağa gözümü üzerinde bıraktığım yayıncılar, yazarlar, editörler, okudukça hep yeniden başlıyorum.

İlk harfimi titreyen ellerimle yazdığım ilkokul defterimden bu yana değişmeyen bir tek şey kaldı, o da harfleri yerleştirme çabamı sevmek!

Bütün bu başlangıçlarda işte aynı gayretin peşinden giden elçin oluyorum,yazarken.

YAZARKEN KENDİMİ GERÇEKLEŞTİRİYORUM!

Sanırım her konuda yazmaya başlamak için geç kalmış sayılmam.
Bunu sen istiyorsun… Bunu ben istiyorum…

ANI biriktirmek ne güzel demiştim ilk anılarım gelip beni bulduğunda.
Senin bu yazın bir anı olacaksa hep bulsun beni! HEP!

Kısacık kelimelerden böyle uzun değerler dökülsün üzerimize!

Hayat karelerden ve sözcüklerden oluşuyor evet!
’’Her konu’’ilgimi çekecektir.

Yazdığım ilk yazı dilediğin gibi söylediklerini ‘’Konu’’aldı.

Bana‘’HAYATI’’ işaret ettin.
PARMAĞININ GÖSTERDİĞİ UFUKLARA GİDECEĞİM!

Elçin GÖREN
11haziran2010/ İstanbul

NOT

Bana hediye edilen sitelerde yazmanı istediğim şey buydu Serdar Gökalp!
elçin ya-ya da cümleleri hakkında aklında birikenler…
Yani yazar olarak değil de okuduğun elçin’i birkaç cümleyle yaz bana demiştim…
Olsun istediğim şey kollarıma uzandı işte…

NOT

SERDAR GÖKALP BEST FM’ de
‘’Serdar Yayında’’ isimli radyo programıyla 22:00-01:00 saatleri arasında kulaklarınızda olmalı.

Buraya yayın günlerini yazacağımı düşünmeyin, size ihtiyacınız olan her bi şeyi bu Blogdan veremem ;)

10 Haziran 2010 Perşembe

Bésame Mucho!


öp beni çok öp
bu gece son gecemizmiş gibi öp
öp beni, çok öp
çünkü öpüşmenin ardından beni bırakacakmışsın,
seni kaybedecekmişim gibi geliyor bana...

Orman meyveleri gibi gözalıcı, bir çoğu gibi dikenli,
ellerimizi dirseklerimize kadar çize çize giden,
iz bırakan,
her seferinde bu ilk bu ilk diye çenemizi düşüren AŞK!
Marina'da demirli teknelere selam verdiren, tramvayda buğulanan cama isim yazdıran,
''Hayatı bir ilkbahar yatağına çeviren'' sonsuz duygunun evini kurup- yıkan Aşk!

Melankoli kahramanı,
Alaycı Eros oklarını fırlattıkça şarkılara sarılan Baylar&Bayanlar?
Şimdi sarıldığımız şarkılardan birinin yüzüne bakmak için şimdi en doğru zaman.
-Beni nerde okuduğunuzu bilmesem de , sıkı durun çözülüyorum-
Böyle bir nefeste anlatıp çekileceğim huzurunuzdan.

-Ben de bir gün, bir şarkının içinde kaybolur muyum acaba? dediğim anda yetişen 1940 yılında Consuelo Velázquez'ın on altıncı doğum gününden önce yazdığı Meksika şarkısı "Bésame Mucho" ya şöyle bir uzanalım.

"Bésame mucho" İngilizce "kiss me a lot" a kaşılık geliyor.
İlk olarak Emilio Tuero plağından duyulan "Bésame Mucho" bir çok şarkıcının özellikle de Beatles'in albümünü süsleyecek kadar sevildi, seviliyor.

1962 yılında Beatles'ın tüm canlı konserlerinde söylenen eser, grubun belgesel filmi Let It Be'de de yer alarak ününe ün katmış, hayata sızmıştı.

Bestelendiğinden bu yana şarkıya veya melodisine, Miami Vice, "Viking Bikers From Hell" gibi bir çok filmde rastlamış olmalısınız.
"Bésame Mucho"'nun başka dillere çevrilmiş
"Kiss Me Much", "Kiss Me Again and Again", "Embrasse-Moi", "Stale Ma Bozkavaj" ve "Szeretlek én" gibi karşılıkları mevcut ama şu an evimde Emilio Tuero plağında geçen ilk şekli dolaşıyor...

Öyle samimi bir şarkı ki kim söylerse söylesin güzel.
Güçlü !
Dünyanın belki de en çok coverlanan şarkısı olmayı hak ediyor bu gücüyle.

Beatles, Elvis Presley gibi efsanelerinin de kayıtsız kalamayıp söylediği şarkının bestecisi ve söz yazarının erkek değil de kadın olduğu düşünülmemişti.
Sözlere bakınca bir erkek tarafından yazıldığını söylenebilir.

Erkek böyle bir aşkın itirafına daha yakın noktada durur gibi gelebilir,
ama öp beni, çok çok öp beni gibi iç gıcıklayan sözler daha kadınca duruyor evet!
Sözlüklerde şarkının bir kadına ait olması üzerine şu ifadeler yer alıyor;
Erkek için öpüşmek çoğu zaman bir aşk ifadesinden çok kazanılan bir savaşı temsil eder.

Oysa öpüşmek kadından talep geldiğinde, aşkı çağırır beraberinde
Ancak kadın öptüğünde aşk süzülür dudakların arasından öylece...

Velázquez, şarkıyı yazdığında henüz hiç öpüşmediğini belirtmiş.
Öyleyse dünya üzerindeki yazarlar- özellikle şarkı sözü yazanlar -
Bayan Velázquez'in o şarkıya dek,
''hiç öpüşmemiş olmasından'' memnuniyet duymalı!

Bilmediği -tanımadığı- bir konu hakkında böyle sözler yazması etkileyicilikten öte yükseklikte.
Acaba bilse bu kadar tılsımlı olabilir miydi şarkı?
Ne yazık ki bu meraklı soru için fazlaca geç kalmış durumdayız.

Consuelo Velázquez 2005 yılında, 84 yaşında hayatını kaybetti.
O yıl bir haber merkezinin sorumlusuydum.
Meksika'da yayınlanan El Universal gazetesi, Meksikalı Bayan Velazquez'in, kalp rahatsızlığı olduğunu ve bir hastanede öldüğünü duyurduğunda, göğsümün üzerinden kalbime eğilip haberi verdim;
Bayan Velázquez şarkılarını alıp gidiyormuş bu geceden sonra bir daha hiç "Bésame Mucho" diyemeyecekmiş...

Haşmet Babaoğlu 2005 yılındaki köşe yazısında BESAME MUCHO için,
Öyle bir şarkıydı ki,akşamın lacivert şalı Moda Koyu'nu, Kalamış'ı, Suadiye'nin denize inen sokaklarını örtmeye başladığı saatlerde, sanki herkes bu şarkıyı mırıldanmaya başlıyormuş gibi gelirdi bana diyor.

Ölümünden sonra, İflah olmaz bir romantik olduğu söylenen Consuelo Velasquez hakkında yazılanları okuyunca o da benim gibi şaşırmış-hüzünlenmiş.

öp beni çok öp
bu gece son gecemizmiş gibi öp
öp beni, çok öp
çünkü öpüşmenin ardından beni bırakacakmışsın,
seni kaybedecekmişim gibi geliyor bana...

Benim için Santorini'dir kalkıp yerleşilecek yer!
Ama dürüst olmak gerekir "Bésame Mucho'' yu Andrea Bocelli'den dinlediğimde,
Küba ya yerleşme isteği uyandıran bir başka gitme hissiyle sarsılıyorum.

Belki bu gün,
Bacaklarının içinde puro yuvarlayan esmer güzellerden biri, Karayiplerin berrak sularının bir kıyısında bu şarkıyı kendi dilinden söyler.
Çok sözünü ettik diye!
-Bu şarkı dilime nerden takıldı şimdi! der.

Ve hayat bu ya;
Günün birinde Küba'ya yerleşirsem bir sokakta karşılaşır içimizden aynı şarkıyı söylüyor oluruz;
Comosi fuera esta noche la ultima vez
Besame, besame mucho
Que tengo miedo a perderte perderte después
Besame, besame mucho
Perderte otra vez
Quiero tenerte muy cerca mirarme en tus ojos
verte junto a mi piensa que tal vez mañana yo ya estare
Lejos, muy lejos de aqui
Besame, besame mucho...

Ellerimizi dirseklerimize kadar çize çize giden...
İz bırakan,
Her seferinde bu ilk bu ilk diye çenemizi düşüren
Hayatı ilkbahar yatağına çeviren AŞK...
Buyur ''Şarkını dinle!''

Not:
Andrea BOCELLİ Romantizmin üst notalarından söylüyor bu şarkıyı.
Ben en çok ondan dinlemeyi seviyorum.
Çünkü Bocelli, zırhından az önce soyunmuş bir Şovalye nasıl şarkı söylerse öyle söylüyor.
The BEATLES ve Elvis PRESLEY'den dinlemek ayrı bir duygu elbette...
Plak tadında bir Besame Mucho için 1945 kaydı ile Tino ROSSİ dinlenir.

elçin'den öneri;
YAĞMURLARIYLA GELEN ''NİSAN'' da,
Bésame MUCHO'yu yanınıza alıp
Saçlarınızı ıslatan ilk damla ile
Alın kendinizi çıkın iç yolculuğunuza!

Kilometre taşları boyunca gidin
Otoban çizgilerini eritin
Yükseklerde hava koridorlarından geçin
Aşağıda diplerinize bakıp, okyanus bitkilerinizi selamlayın
Vagonlarınızı ekleyin birbirine, uymazsa tekrar dağıtın
Toz taneciklerinin güneşle göründüğü yaz sabahlarını izleyin
Parmak uçlarınızı uyuşturan kışlardan yürüyün
Baharlarınıza dalıp gidin
Durdurabilene AŞK olsun
DERE TEPE SİZİN, GÜMÜŞ OVA HER ADIMIYLA!

BU İÇ SEFERLER, HER DEFASINDA
GETİRİP BIRAKACAKTIR SİZİ, VARLIĞINIZIN KUSURSUZ TAHTINA!
HER İNSAN BİR ÜLKEDİR SONUÇTA
BAYRAĞI, DİLİ, COĞRAFYASIYLA...
e.


İnsan bir şarkı için yaşadığı yerden vazgeçip, henüz dilini bilmediği bir ülkeye yerleşebilir mi?
Benim için bu sorunun yanıtı EVET!
The BEATLES ve Elvis PRESLEY'den dinlemek ayrı bir duygu elbette...
Plak tadında bir Besame Mucho için 1945 kaydı ile Tino ROSSİ dinlenir.
Dany BRİLLANT, Cesaria EVORA, DALİDA...
Tarihte bir çok ismin dudaklarından dökülmüş bir şarkıdır o, aşkın şarkısı...


SON NOT;
Bayan Velázquez
Meksika'nın aristokrat ailerinden birinin kızıymış; dört yaşında piyano öğrenmiş, klasik piyano kariyerini sürdürmüş.
Biyografiler de Consuelo Velasquez'in iflah olmaz bir romantik olduğunu yazıyor...
Şarkısı ünlenince Hollywood çağırmış.
O da 1944 yılında bu davete uymuş, rüyalar kentine gitmiş.

Genç ve çok çekici bir kadınla; üstelik de iyi bir müzisyen ve şarkıcıyla karşılaşan prodüktörler onu hemen film yıldızı yapmaya karar vermişler.
Teklifleri reddetmiş Velázquez
Ve daha önce tanışıp içten içe âşık olduğu radyo programcısı Mariano Rivera'yla evlenme kararı alıp Meksika'ya dönmüş.


MAG Dergi Nisan sayısında yayınlanan elçingörengri köşe yazısını okudunuz;)