Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

31 Mart 2010 Çarşamba

Sonsuza dek konuşmak istediğiniz biri ile susmaya başladığınız bir yer vardır!


Nereye gittiğinizin önemini yitirdiği yolculuklar vardır
Yalnızca ‘’gitmek üzerine’’ kurulu olan.
Kollarınızın iki kanada dönüşüp sizi gerçek zamandan daha kısa sürede bir yere ulaştırmasını,vardığınızda yine aynı zamanın bu kez daha yavaş geçmesini istediğiniz gitmeler.

O iki kanadın birinden korku sarkmıştır, diğerinden ümit.
Ama nihayetinde hayat bu yolculukta iki kanat vermiştir size!

Giderken ardınızda kalanların üzerine bıraktığınız ‘’son bakışlar’’ içinize bir yağmur bulutu gibi ekilir evet.
Ve o bulut Çiçek pasajında bir gece kemancının gülümseyerek çaldığı bir şarkıda bırakır damlalarını.
Ancak geldiğiniz bu yerde,
geçtiğiniz yerlerdeki sızıdan daha derin bir memnuniyet taşıyorsanız
keman ile kanuna ve onlara katılan klarnete eşlik etmek gerekmez mi?
Hak ettiği coşkuyla...
Derin mavi denizleri geçmek gibi, bu coşku sizi bir limana götürecektir...
Madem ki buraya geldiniz işte karşınızda yelkenliniz!

Rüzgarla dolup sizi uzaklara götüren, direkleri bulutlara değen bir yelkenli.
Her zaman değil, nadir.
Öyle az ki okuduğunuzda hatırlamakta güçlük çekeceğiniz türden.

Sizi şahken şahbaz yapan dünyanın! yolunda gitmeyen –gitmeyecek olan- ne varsa kullanılmayan bir odaymışsınız gibi üzerinize yığdığı zamanların birindeyseniz,
asla göremeyeceğiniz, umut limanından geçmezseniz binemeyeceğiniz bir yelkenli!

Bütün zırhlarınızdan soyunduğunuz sevişmelerden sonra,
göğsünüze uzanmış bir suratın olduğu uzaklar vardır!
O limandan hareket edilmemiş, gizli bir geçitten gidilmemişse,
Sadece rüyalarda beliren uzaklar...

Geçtiğimiz yıllarda bir dostuma ;
Masallara inanmak kimseyi mutluluk ülkesine yerleştirmez! Demiştim

Oysa masallar vardı, uzaklar vardı hep
Bir gün mutlu sonla bitmeyecekse de masal olmaktan çıkmayacak kadar ‘’masal’’ olabileceklerdi.
Ancak ben gitmemiş görmemiştim henüz.
Olduğunu söyleyen büyükler de tanımamıştım...

Bazen masumiyet görürsünüz...
Koklarsınız onu, dokunabilir, tadabilir, hissedebilir ve duyabilirsiniz...
Beş duyunuza birden aynı anda ulaşan bu masumiyet karşısında o yelkenlinin sizi getirdiği yerin neresi olduğunu çözersiniz.
Masal denilen şey işte o masumiyetin ardında belirir


Birinin hiçbir şeyi olmak bile değerlidir bazen...
İsmi yeterlidir, soyadı ve diğer tüm ayrıntılar hayatın kendisinde kalabilir!

Sanki kulağınıza eğilip şöyle demiştir;

'Herkes bu meydana bir zafer için gelir, ben ise sâde sana yenilmek için geldim *

Yenilmesine müsaade etmeyeceğiniz, bu meydanda onu incitebilecek her şeyi o gelmeden yok ettiğiniz bilinmesin istersiniz.
Dahası bazen zehirli oklar gibi hızla fırlatabileceğiniz sözler hazırlar, söylersiniz!
Çünkü kaybetmek istemediklerinize bir gün gidebileceğiniz korkusunu vermeniz öğütlenmiştir.
Korku tabletlerinin bir ucu her zaman görünen yerlere yerleştirilir!

Masum, suçlu anlamını içinde barındıran bir sıfat değildir!
Lekesizdir.
Durudur...
Ve kaç meydanınız varsa her birinde korunmaya değecektir.
Korursunuz onu...
Masumiyeti hiç değişmez...

Masal gibi flu değildir çevre, bilinen hayatın bir köşesinden çıkıveriri karşınıza...
Onu bir halı sahada yağmur altında koşarken,
denizde dibe dalıp çıkarken, tenindeki tuzla güneşte yanarken
bambaşka bir şeyi düşünürken aklımdasın! diyen şarkılar dinlerken bulursunuz

Çok basamaklı merdivenleri atlayarak indiğiniz çocukluğunuz gibi
-oyuna gider gibi-
koşarsınız kollarına...

Bütün zırhlarınızdan soyunduğunuz sevişmelerden sonra,
göğsüne uzanıp ruhunuzdaki ağırlıklardan kurtulduğunuz uzaklar vardır!

O limandan hareket edilmemiş, gizli bir geçitten gidilmemişse,
Sadece rüyalarda beliren uzaklar...
Sonsuza dek konuşmak istediğiniz biri ile susmaya başladığınız bir yer vardır!
Ama o yer, bu masalda değildir!
elcingoren
30mart2010
03:40
TR

Not 1:
Okuduğu kitap kadar yakın olmayı isterdim
Böylelikle, yorgun gözlerini dinlendirirken son sayfalarımda uyuyakaldığı için bütün gece onun kucağında olurdum.
O masala erebilir, yelkenliyi dilediğim kadar uzağa götürebilirdim.
Bunu gerçekten isterdim!
İstiyorum!

Not 2:
Tüm Zamanların en iyi şarkıları! Olarak hazırlanan listeler boyunca,düşündüm.
Bir şarkının içinde sesini duydum!
Aylarca yıllarca duyduğum seslerin üzerinde bir netlikle,
ondan duymadığım kelimeleri bile nasıl telaffuz edebileceğini düşündüm, duydum...
Bir gün o şarkıyı da yazacağım; BRYAN ADAMS – Have you ever really loved a woman

Son Not:
Kaybetmekten korkmak varsa, o ‘’masal ‘’sizindir!
* S.A. - Yusufçuk

28 Mart 2010 Pazar

AŞK BANA HÜKÜMRANLIK VERDİ, İLK GECE TAHTIMDA UYUYAKALDIM EVET!

PAZAR GÜNÜ
Kulağımda şarkım…
Bu kez içinde özlem olan bir PAZAR GÜNÜ
Kalbimde şarkım…

1993 yılı Haziran ayında tanıştığım MED CEZİR, bu gün içimden söylediğim şarkıların önüne geçti.
UZUN YOLCULUĞUN ARDINDAN YORGUN GÖVDEMİ BIRAKTIĞIM ŞEHİRLER GİBİ, DİNLENDİRDİ.
Söz verdiği gibi, başucundaki kitabı –uzakta tanımadığım asla tanımayacağım kokuların,dokuların içinde- okuyan bir sevgili gibi gülümsetti .
NE ZAMAN YARALANDIĞIMI ANLAMADAN GEÇTİĞİM SAVAŞLARI UNUTTURDU SÖZLERİ…
NE GÜZEL ŞEFKATİ!
Her bi şeyim diye kollarınızı açıp yürüyebileceğiniz biri, ona gün içinde ismiyle seslenseniz bile ‘’gerçekten’’neyinizdir düşündünüz mü hiç?
HER ŞEYE BİR İSİM VERMEKTEN VAZGEÇELİ ÖYLE ÇOK OLDU Kİ…
BEN BULAMIYORUM ŞİMDİ, ARASAM DA BULAMIYORUM İSİM!
İlk yardım için gerekenleri marifetli elleriyle gecenize tepeleme dolduran biri, sessizliğini sevdiğiniz ama konuştuğunda susmasa da olur hepsine peki dediğiniz biri en çok neyiniz olmuştur sizin?
Sevgili demeyiniz!
Bu isim de yetmeyecektir…
Peki derinlerde olan neyiniz varsa ortaya dökülürken sakince çay yudumlamanızı sağlayan serinkanlılığınıza bakıp;
FIRTINAM FELAKETİM HASRETİM! diye diye konuşmaya devam etmeniz de neyin nesidir?
Kaç kez çizgi gibi incelerek, yanılsama gibi akıp giden zamanın içinden geçtiniz.
Kaç kez doymak bilmeyen bir kara deliğe doğru düştünüz!
Düştüğünüz yerden yukarı baktığınızda karanlıktan başka bir şeyin görünmediğini hatırlatmadılar mı size?
Önünüzü aydınlatacak bir ışığı varsa bunu memnuniyetle yolunuza tutacağını bildiğinizden mi yürüdünüz sizde benim gibi, doymak bilmeyen karanlığa?
ŞİDDETİN NE HOŞ!
NE GÜZEL ŞEFKATİN!
SEVDİKÇE SEVESİM GELİYOR…
Her gün bir şeyler başlıyor farkında mısınız?
Bir şeyler bitiyor…
Umut hiç tükenmiyor!
Bir başkasına kendinizi yeniden en baştan anlatmanın imkânsız olduğunu ve hatta zaten buna hiçte gücünüz olmadığını düşünürken bir de bakıyorsunuz ki bu kendiliğinden oluyor.
Siz en ufak bir zahmete girmeden…
Ki bunun için yorulacak hatta çok bitkin düşecek olsanız da şikâyet etmeyeceğiniz kadar çekici bir hale de geldiğini yaşadığınız günleri kenara atmayın.

BİRDEN BAŞLAYAN KUM FIRTINASINDA,
GÖZLERİNİZE VE BURNUNUZA KAÇAN TOZ TANELERİNİN
ASLINDA O VAHAYI GÖZÜNÜZE KESTİRDİĞİNİZ ANDA KARŞINIZDA BELİRDİĞİNİ BİLİRSİNİZ…

BAZI ŞEYLER YAŞAM BELİRTİLERİNİZİ KUVVETLENDİRİR,
BU HAYATIN DAHA ÖNCE TAKTIĞI ÇELMELERİN BİR TÜR TÖVBESİDİR!

Bir daha düşebileceğinizi bilseniz de artık yanınızdaki kişiyle nice zorluğun üstesinden gelebileceğinizi hissedersiniz.

AŞK SİZE BÖYLE GÜVENLİ BİR HÜKÜMRANLIK VERDİYSE DE
HEYECAN VE TUTKU İÇİNDE, İLK GECE TAHTINIZDA UYUYAKALMIŞSINIZDIR.

Asla kaybetmemeliyim dediğiniz türden bir şeydir
BU YÜZDEN KAYBETMEZSİNİZ!

Yakın arkadaşlarımdan biri –geçmişteki başarılı ve pek kibar ses yönetmenim- bu hafta Mısırdaydı.
R A RA diye başımda dolandığını hatırlamıyorum ancak fotoğraflarından anlaşıldığı kadarıyla gittiğine çok memnun.
Dayanamayıp yorumlarımı yaptım;
‘’Şimdi benim parmağımın suçu ne?Neden piramit üstünde estetik durup duramadığını bilemiyorum...
Bende bu akşam bizim arka bahçeyi kazıp piramit bulmazsam!
Vee Allah kimi nereye göndereceğini biliyor...Bak seni yollamış efendi efendi durmuş poz vermişsin.Ben olsam kollarımı sonuna kadar açar piramitlere doğru çılgınlar gibi koşardım! ‘’


Benim gibi biri için bir yere ulaşmak şart ise;
Yolun emniyeti sorgulanmaz.

Kollarımı açıp gitmem gerektiğini düşündüğüm yere bir fotoğraf karesinde biçimsizce koşan biri olmak pahasına giderim!

Ve hatta sürekli hareket ettiğimden bir insan mı yoksa bir kütle mi ne olduğum bile anlaşılmaz.
Korkutucu bulunabilirim
Ama sonunda oraya ulaşırım...
Ben bir çılgın mıyım?
Belki evet... Belki hayır!
Hayatı ıskalamam, bunu bilirim...

DENİZİN SESİ KOKUSU VE TUZUYLA SIFIRLANAN BİRİYSENİZ
SEVERSİNİZ SİZDE BU ŞARKIYI…
Siyah başta olmak üzere bütün renkleri
Bebekleri koklayarak öpmeyi sevmek gibi seversiniz…

AŞK BANA HÜKÜMRANLIK VERDİ
İLK GECE TAHTIMDA UYUYAKALDIM EVET!
Bu gecede aynı duygudayım, tahtımda sabahladım…
-KENDİNİZE ÜZMEYİN SULTANIM
SİZ BU ÜLKENİN SAHİBİSİNİZ! Diyecek biri olmayacaksa da karşımda
Kollarımı açıp koşma niyetindeyimdir…
Şarkımı kulağıma tıkar yine yine söylerim;

KARIŞIR TENİME KARIŞIR TENİNİN TUZU BİRTANEM
VAZGEÇİLİR GİBİ DEĞİL
BU MED CEZİRLER!

elçingören
27-28 mart 2010
güney/TR


NOT1 :
Vazgeçtiğiniz şeyler de vardır.
İçindeki ‘’KIYMET’’ tükenmiş ve belki hatta hiç var olamamıştır…
BU YÜZDEN ESKİR AŞK;
YILLANMADAN ELİNİZDE KALAN KOCA GÖVDELERLE UYUR, UYANIRSINIZ
KAZIMAK ZORUNDA KALABİLİR İNSAN BİR ZİHİNDEN SESİNİ, SÖZÜNÜ…
Bunları söyleyen birine hak vermeniz için aynını yaşamanız gerekecektir.

Böyle anlarda zorlaşsa da hayat güzeldir.
Umut bitmez…
İyi ki bitmez;)

NOT 2 :
Kitabı bitirdiğinde ne hissettiğini bu şarkının içinde çözümlemeye çalıştığım Cumartesi’deyim…
Pazar! Hatırlatayım, bugün seni sevmeyeceğim!

Not 3 : Söz: Sezen Aksu Müzik: Levent Yüksel
Sevgi ve teşekkür ile…

27 Mart 2010 Cumartesi

ŞARKILARIM / Zaman komitesine başvurmak ve bazı anları durdurup, bazılarını hızlandırmak istiyorum…



İki yıl kadar önce Ocak ayında yaptığım radyo programlarını dinleyenler hatırlayacaktır
Şöyle bir anons’u uygun cümle öbeklerine yapıştırır dururdum;
Keşke takvimi -zamanı-hızlıca okur gibi yaşayabilsek; Ocak HAZİRAN TEMMUZ AĞUSTOS!
Anonslardan sonra, ülkenin ve dünyanın birçok yerinden destekleyici ve karşı çıkan mesajları aynı anda alıyordum.
Kimileri -Evet evet harika olur! Derken,
Kimileri - Ya o aylarda hayatınızın fırsatıyla karşılaşacak olursanız,
YAŞAMADAN GEÇTİĞİNİZ İÇİN ‘KAYBETMİŞ’ OLMAYACAK MISINIZ? Demişti.
O ocak ayında Ağustos’ta gerçekleşeceğini düşündüğüm bir ROMANS’A hemen ulaşmak istiyordum…
Zaman kendi hızında da olsa geçti ama ne yazık ki beklenen olmadı.
Dinleyicilerimin pek çoğu benimle ilgili engin! Bilgileri zaman içinde edinmişti.
Yayında gazoz içtiğimi, sevmediğim yazarlar hakkında- bin kitabı bir haftada çıkarmış olsalar da- tek kelime etmeyeceğimi, kayıt yayınları canlı olanlara asla değişmeyeceğimi, yayın bittiğinde uzun uzun veda etmek yerine sözü ve ayrılığı kısa kestiğimi… ve daha bir çok şeyi.
Turuncu teknik masanın önünde durup, dünyaya seslendiğim mikrofonun değerli -hemde hayatımdaki çok şeyden daha değerli – olduğunu hissettiğim yayınlar boyunca şarkılarımı da dinlemiş olurdum arka arkaya…
SEVDİKLERİMLE DEĞİL,
ŞARKILARIMLA ÇIKMAK İSTEDİĞİM YOLCULUKLARIM VARDI
HALA VAR!
Kaç müzik direktörü ile uzun tartışmalara girdiğimi anlatmayacağım.
Müzik direktörlerimi sevdim, şahane adamlardı, hepsi işinin en iyileriydi.
Ancak mesele benim yayınımdaki şarkıların seçilip sıralanmasına gelince, bende bir huysuzlanma bir sinir katsayısı yükselişi, ardından yüksek sesli itirazlar başlardı.
Ya benimle bu konuda daha fazla tartışırlarsa bir daha asla eskisi kadar sağlam sinirlere sahip olamayacaklarını bildiklerinden,
Ya daha önemli! İşleri olduğunu düşündüklerinden
Ya benim yayınımı her şeyiyle kabul edebilmenin aslında kötü bir fikir olmayabileceğini düşündüklerinden
Ya da beni gerçekten sevdiklerinden…
Sonunda hep benim şarkılarım olurdu yayında.
Bu bir zafer narası değil!
Bütün müzik direktörlerimin sabır ve başarısını bu uzak yıldan baktığımda da görüyor
Vee teşekkür ediyorum, kırmadıkları için onca yıl bir tek kez bile…
Şarkılarım zaman zaman tekrara düşüyordu evet!
Ama hak verin üst üste dinlediğiniz şarkılar yok mudur sizinde?

Bu gece yine şarkılarım var yanımda.
Santa Esmeralda -Your my everything
Bryan Adams- Have you ever really loved a woman?
The myth - Endless love
Elvis Costello – SHE
Andrea Bocelli -Besame Mucho
Elvis PRESLEY - Besame Mucho
James Blunt- Goodbye my lover
Sezen Aksu- Kış masalı, Yine mi çiçek? Şanıma inanma, Aşktan ne haber?
Yeni Türkü- Aşk yeniden, Yağmurun elleri
Levent Yüksel – MED CEZİR, Uçurtma Bayramları
Erol Evgin- Tüm bir yaşam, Hep böyle kal
Ajda Pekkan- Yaz yaz yaz, Oyun etti gözlerim, Haykıracak nefesim kalmasa bile!
Işın Karaca- Ana dilim aşk, Kalp Tanrıya emanet, Sevgiliye son sözler
Mirkelam- Erenköy, Her gece
Ümit Sayın- Kırılgan, Hicran, Güzel aşkım…


Sanki sonsuza kadar uzanacak bir liste gibi öyle değil mi?
Günler içinde bu şarkıların-sıraya uymadan- benim için ne anlama geldiklerini, hayatıma ilk nerede düştüklerini de yazacağım - geçtiğimiz hafta söz verdiğim gibi-

Pazar yazısı MED CEZİR olacak sanırım
Şarkı bütün gün benimleydi…
Zaman komitesine başvurmak ve bazı anları durdurup, bazılarını hızlandırmak istiyorum…
Delice bir şeyse de istiyorum…

Pazar! Cumartesi gecesinde söylemiş olayım;
Bu gün seni sevmiyorum!

elçingören
27 Mart 2010
güney/TR


26 Mart 2010 Cuma

TANRILAŞTIRMAK MI? HAYIR HAYIR! ''MAHATMA'' DİYORUM...


Hayatında ‘’YAZI İŞLERİ’’ vardır!
Herkes kendi yaşamının edebiyatçısı, editörü…
Kelimeler ah yan yana gelince bizi paramparça edecek kadar,
dağılmış olanları toparlayacak kadar kuvvetli
Kelimeler !
ATOMDAN BÜYÜK
KAYISIDAN KÜÇÜK KELİMELER…

KULLANDIĞINIZ KELİMELERE DİKKAT EDİN( olumlu olsun) ONLAR KADERİNİZ OLUR! Diyen Mohandas Karamchand Gandhi , bilinen adıyla Mahatma Gandhi’;
Sözcüklerin değerini özümseyebilmek için haftada bir gün konuşmayıp “söz orucu” tutarmış.
Külleri Yamuna nehrine bırakılmış lideri tanımayı ne çok isterdim.

Onunla söz orucu tuttuğu bir günde de olsa, yanında susmayı ama tanışmış olmayı.
Sözlerin uçuştuğu evrende sessizce çay yudumlarken,
porselen fincanın nazik sapının üzerinden onu izlemeyi, her karesini hafızama kaydetmeye çalıştığım o tanışma içinde, ülkesi için yaptıklarını alkışlamayı.

Mesela o tanışma gününün, ayakları sancak ve iskeleye dışa doğru 45 derecelik açıyla yürüdüğü gün olması bile muhtemeldi.
Yürüyüşünün paytak olup olmadığını soran olursa evet belki biraz! diye cevaplayabileceğim bir anım da olurdu…
Hayata kattıklarının, aldıklarından fazla olduğunu bildiğimden, başkalarının ‘’KUSUR’’ olarak gördüğü şeyleri göremeyeceğim için belki yoo hiç de değil! Diyebilirdim.

İngilizlerden hiç korkmayan GANDHİ karanlıktan korkarmış
Bu yüzden de uyurken yatağının başında hep bir ışık yaktırırmış.
Onun korktuğu gecelerden birinde kandili yakmak isterdim…
Bana armağan ettiğin kitap başucumda duruyor! Diyen benim yüzyılımdaki birinin bile yanında olamazken,
Gandhi’nin yatağının başında olmayı istemek nasıl bir akla hizmet ediyor bende çözemiyorum tabii…

”BAŞARMAK İSTİYORSAN ÇABANIN SONUCUNDAN VAZGEÇEREK, SADECE ÇABALAMALISIN…” demiş bir gün evet evet bunu benim için söylemiş olmalı Hindistan’da “yüce ruh” anlamına gelen Mahatma!

Sevdiğimiz her kişi bizim ‘’MAHATMA’mız olmuyor mu sizce de?
Onun karanlık gecelerini, korkularını, gözyaşlarını eritip kollarımızla sardığımızda başka isimlerle tanımış olsak bile ‘’bir yüce ruh’a’’ dokunmuş olmuyor muyuz?
Onun omuz başından öpüp, onu koklamış, onu yaşamdan o an için çalmış olmuyor muyuz?
HİÇ BAŞARAMADIM ‘’ANI YAŞAMAYI’’!
AMA BAZEN YAŞANILAN ‘’AN’’ O KADAR PARLAKTIR Kİ DEĞER CARPE DİME’Cİ OLMAYA!
Dikenli, taşlı toprak yollardan geçmektir bazen AŞK evet!
Ellerinizi kollarınızı çizer söylemiştim size.
Ve olup bitenin sorumluluğunu alacaksanız -bu yara bereye değecek derseniz-başlarsınız yolculuğa.
Sonunda birlikte bir tek mehtabı izleyemeyecek olsanız da,
Galata kulesinin korkuluklarından belinize kadar sarkıp, neşe taşan fotoğraf karelerini dolduramayacak olsanız da yürüyün dikenli yolunuzda.
CANINIZI YAKSA DA ÇİZİLİN BİRAZ!
Değiyor ama ne yalan söyleyeyim! Derken kendinize yakalanın işe giderken, onun olmadığı bir eve dönerken…
NASIL OLDUĞUNU ANLAMADAN DAHA HOŞGÖRÜLÜ OLACAKSANIZ!
ÇÜNKÜ ÇİZİLİRKEN BAŞKALARINI KANATAMAZSINIZ!
Biri gelir ‘’MAHATMA’’ olur karşınızda!
Dahası avukat, devrimci ve hindu’da değildir!
Bildiğimiz, herkesin yaşadığı gibi sıradan sayılacak hayatlardan birinden çıkıp, sizin sıradan hayatınızın karşısında belirmiş Mahatma’nız! Yaşadığınız şehirden sadece birkaç yüz kilometre uzaktadır, ya da aynı semtte…
SEVDİKLERİNİZİ TANRILAŞTIRMAKTAN SÖZ ETMİYORUM.
BUNDAN HOŞLANABİLECEĞİMİ DE SANMIYORUM…
SADECE SEÇİLMİŞ BİR RUHTAN -ÜZERİNDE FAZLADAN UĞRAŞILMIŞ OLABİLECEĞİNİ DÜŞÜNDÜĞÜNÜZ BİRİNDEN- BAHSEDİYORUM.
Yeni yaşınızın armağanı olan,
bir süre ‘’FLU’’ kalsa da netleşmesi mümkün olabilecek birinden…
Şarkıları, sözcükleri, masallardan çıkmış bahar ağaçlarını hayatın bir köşesine onun için seve seve ayıracağınız biri.
Her zamankinden çok, daha çok cömert olduğunuz;
Sözcüklerde, düşlerde, yetindiklerinizin bittiği yerde bile!
ÖNCE SENİ YOK SAYARLAR.
SONRA SANA GÜLERLER.
ARDINDAN SAVASIRLAR SENİNLE.
VE SONUNDA SEN KAZANIRSIN! Demese de- vaatten yapılma senaryolar yazmasa da- o seçilmiş biridir bilirsiniz işte!
Sizden önce başka birileri tarafından seçilmiş olsa bile, bu duyguyla yaşamak gerçekten katlanılmaz bir şey olup, sizi hasta etse bile;
Korkmayın! İyileşirsiniz…
KENDİ KAZANINIZDA KENDİ EVRENİNİZİN ŞİFALI OTLARINI KAYNATIRSINIZ.
YA DA O GELİP İYİLEŞTİRİR SİZİ;
SİHİRLİ BİR KAPSÜLLE…
GÖZLERİNİN İÇİNDE GÖRÜLMEMİŞ ŞEHİRLER, KEŞFEDİLMEMİŞ UYGARLIKLARLA SİZE BAKIP GEÇECEK! DER.
BU BİR MUCİZEDİR! GEÇER!

‘’BASİT YAŞA Kİ BAŞKALARI DA VAROLABİLSİN’’ dememiş, büyük sözler etmemiştir
İngiltere’de MADAME TUSOT müzesinde mum heykeli yoktur ve hiç olmayacaktır.
Ama pürüzsüz yüzeyiyle KARALANMAMIŞ SAYFADIR
Üzerine kolaylıkla düşünebileceğiniz KUSURSUZ BİR FONDUR!
BİNLERCE HAYAL KAHRAMANINA BÜRÜNDÜREBİLECEĞİNİZ KADAR YAŞAM VAAD EDİYORDUR!
RED KIT’TE OLABİLİR,
ROBİN HOOD’DA
RAPUNZEL’DE OLABİLİR,
PRENS’TE…
En başta söylediğim gibi;
Hayatında ‘’yazı işleri’’ vardır!
Herkes kendi yaşamının edebiyatçısı, editörüdür…
ATOMDAN BÜYÜK
KAYISIDAN KÜÇÜK KELİMELER’DEN ÖRÜLMÜŞTÜR HAYAT.
VE SİZİN BAKTIĞINIZ YERDEN İSMİ NASIL OKUNUYORSA,
ODUR KARŞINIZDA DURAN.
Bu dikenli yolun her adımında,
Yıpranmış bir çift sandal ve gözlüğünü miras olarak bırakan Gandhi’yi düşünüyorum,
onun gibi koca bir ülkeden değilde, karanlıktan korkuyorum bende…
Güçlerimin tükendiği yer var işte!
Bu tozlu dikenli yolda nefesim kesilirse
Hadi ama devam etmelisin! Der mi ? Dönüp dolaşıp buna takılıyorum.
Dün gece rüyamda buluta benzeyen bir ağaç gördüm.
Sanki ardında biri vardı
Gözlerimi daha az kırpsam görebilecektim gibi geldi…
O dev ağacın altına gidiyorum şimdi
Ona bu yazıyı okuyacağım ve uzanıp göğsüne yaslanarak susacağım…



elçingören
26 mart2010
03:03
Türkiye/Hindistan


NOT1:
Yazının ardından birine bir kez de olsa ‘MAHATMA’ demek isterseniz kendiniz tutmayınız;)

NOT 2:
Dünyada görmek istediğin değişimin parçası ol diyen Mahatma Gandhi’nin Küllerini Yamuna nehrinde gördüm bugün bir kez daha bir kez daha…

25 Mart 2010 Perşembe

''HAFTA SONU EKİ'' GİBİ MİYİM?


Gözlerini adımlarından kaldırıp gözlerimin içine bakarak;
SEN HAFTA SONU EKİ GİBİSİN! demişti
Büyükada’da Aya Yorgi’ ye giderken…
Bir gazetenin eki gibiydim o gün, bunu duymak herkesi neşelendirir miydi benim kadar?
Güvenli bir sessizlik sardı etrafımızı- Bu, yaşam içinde ne az rastlanan bir andı-
Berrak sularda aksimi görmek gibi, bana benim neye benzediğimi söyledi.
Planlanmamış, dudaklarından hissettiği anda uçuşan sözcükler olduğunu yüzündeki ifadeden anlamam zor olmadı.
Faytonlar geçti sonra, Ada her zamankinden daha sakindi
Tepeye varmadan onlarca yıldır önünden geçtiğim banka oturduk.
Küçükken Ada’nın çöplüğünde nasıl kaybolduğumuzu hatırladım birden.
Geldiğimiz yoldan değil de diğer tepeden aşağıya inelim dediğim arkadaşlarım bana uyup soluğu çöplükte almıştı.
Sızlandıklarını hatırlamadım;
Daha mı az kızıyorduk eskiden?
Daha mı çok seviyorduk birbirimizi yoksa…
Başımızı derde sokanları kolayca affedebiliyor ve bir suçlu aramak için vakit kaybetmek yerine çözüme mi gidiyorduk hemen?
O yükseklikten fındık kabuğu gibi görünen teknelere bakıp, yolumuzu Ada çöplüğüne çıkaran gezgin maceracı ruhuma gülümsedim.
Hiç değişmedim dedim içimden.
Hiç değişmedi olmayan yolları oldurma çabamdaki direnç.
Üstelik hafta sonu eki kadar dolmuşum yıllar içinde, boşaltmışım da içimi bir güzel ,
editör de çıkarmışım içimden daha ne!


Ada’da yaşamak insanın varlığına pek çok duyumsama ve pırıltı katar.

BEDENİNİZİ , ALTINDA BİNLERCE DALGA BOYU SUYUN GEZDİĞİ BİR KARA PARÇASINA BIRAKIP, HUZURLA UYUDUĞUNUZ GECELERDE GÖRDÜĞÜNÜZ RÜYALAR VARDIR.

O rüyalar kadar güzel olan öğretiler de…

GÜVEN DUYGUNUZUN SADECE BİR İNSANA ÖZGÜ OLMADIĞI DA ÇIKAR ORTAYA;
İNSAN YAŞAMDAKİ ’’ŞEY’’LERE DE GÜVEN DUYAR !

O ‘’şeylerin’’ beslendiğini gördükçe kendini güçlü kılar.
Yaşamının azımsanmayacak kısmı Ada’da ve bir Ada ülkesinde geçmiş biri olduğumdan bunu yaşamanın bir tür ödül olduğunu biliyorum.
Tabii belki başka birkaç kişiye sorsak, kendini sıkışmış-kıstırılmış- hissettiği Ada günlerinde;
Nereye gitse, hangi yöne dönse yol bittiğinde karşısına çıkan denize kükremek istemiş,
ama bu nafile çabaya girmek yerine geri dönüp bisikletini tamir etmiş olabilir…

Bostancıdan Adalara giden son vapura binmek için sıra beklerken hissettiğim, gelen vapurla İstanbul’a dönenleri izlediğim günleri,
Beşparmak dağlarının yanından geçerken Kıbrıs’ı kokladığım sonbahar akşamlarını özledim.
Bir başka yazımda söz ettiğim gibi ‘’ZAMAN YOKTU’’ ADALARDA…
Ya da ben zamanı unutuyordum altımdan geçip giden dalga boylarıyla.

Şimdi ne zaman bir adadan ayrılsam aklıma düşer sözleri.

SEN HAFTA SONU EKİ GİBİSİN! DEMİŞTİ
BÜYÜKADA’DA AYA YORGİ’YE GİDERKEN…
NE ÇOK ŞEY DUYDUM O CÜMLEDEN SONRA BAŞKALARINDAN
NE AZ ŞEYLERDİ ONLAR…

elçingören
25mart2009
02:30
Güney/TR

21 Mart 2010 Pazar

UZUN BİR KORİDORDAN, KENDİME GEÇTİM!


Fotoğraflar hakkında yazmak, her bir karedeki dondurulmuş zamanı anlatmak için birkaç günümü albümlerimi karıştırarak geçirdim.
Gözlerim doldu bazılarında,uzun süre baktım ekrana, fotoğraf kağıdına.
Bazılarını hızlıca geçtim, belli ki bir duygusu yok bana vereceği-zaman kaybetmedim-
Yalnızım birinde gözlerim ışık ışık
Diğerinde kalabalık...
Bir toplantı salonu Genel Müdür konuşuyor ben çoktan çıkmışım ama sandalyede tıpkı ben! Biri hala oturuyor.
Sunumdayım ayakta ve ellerim kollarım hep havada hep havada...
Bir aile toplantısı Ankara’da.
Yemek masası tedirgin ama yüzler gülüyor.
Yanımda sevdiğim adam, karşımızda babası ve Ankara soğuk kışlarından birinde daha beni misafir ediyor akşamına.
Ve işte balkondayız sırtımızda yine Ankara!
Sonra inceden bir sızı o anda, geçiyorum fotoğraftan bir başka ana...
Kağıt helvanın yarısı yenmiş yarısı fotoğrafta, günlerden Cuma ve Çamlıca sırtları baharı kucaklamakta...
Sonra İstiklal caddesi görünüyor, montuma sarılmış rüzgarı itiyorum
-Hani bahar gelmişti? Demiyorum.
Sonra Heybeliada ve adanın ilk erik agacı çiçekleri, kıyıda boyanmış sandallar ve ben, bir merdivenin kırık taşları arasından çıkmış çimenler.
Ve daha nice ayrıntı, bakışımdan uçuşan ve yalnızca benim çözebileceğim şifreler.
Kıbrıs, cevizli ekmek ve hellimli sabah kahvaltısı, havuzdan çıkmayan elçin, denize koşan elçin, denizden dönen elçin, havuz kenarında uyuyakalan elçin...sonra deniz kenarında balık yiyen, deniz taşları biriktiren, gece havuz başında bu ülkede zaman yok! Diye şaşırmış söylenen elçin...
Çok gülüyorum kendime bu karelerde.
Çok eğleniyorum zamanla kendi halimde...
Ve işte İstanbul
Taaa eski çağlarımın gömülerini saklayan şehirdeyim yine.
Bir televizyon kanalının stüdyosu, haberci olmuşum yine yine...
Maçka’da bir cafedeyiz, parmaklarımızın arasında çaylar, gün bitmese diyoruz içimizden.
İki kişiyiz ama pek fazlayız dünyaya...
Moda’dayız şimdide, ve kırmızı kağıt duvarları harika filtre kahvesiyle o cafeden yağmuru izliyoruz sessizce-Pekala kabul ediyorum bu fotoğrafik hafızamın bir karesi-
Ve Ataşehir’deyiz...Arabayı parktan çıkartamıyorum yine yine...

Marmaris’te omzumda kamera Yatch Ödül törenini görüntülemekteyim...
Sayısız fotoğrafın içinde kayboldum kaybolacağım.
Bu anların her biri içimde tozu alınmamış vitrinleri hatırlattı,
nicedir duymadığım sesleri derinden özletti.
Önünden geçip asla çalmadığım kapıları işaret etti.
Ellerimi midemin üzerine kapatıp avuç içlerimle ceketimi çekiştirerek,anlarımdan yürüdüm.

Çocukluğumun üzerini örttüm, yaşıma yakın yıllarımı bağışladım.
Velhasıl;Uzun bir koridordan kendime yürüdüm...

Kalabalık karelerde kendime, yalnız olduklarımda yine kendime daha dikkatli bakmayı öğrendiğimden bu yana fotoğraf çektirmeyi hep sevdim.


Derin kuşkularla uyandığım sabahları da gördüm!
Yenilgiyle başladığım günleri, bitmeyen öğlenleri, unutma diye aklıma not düştüğüm sevimsiz geceleri de gördüm.-Unutma bu çelmeyi sen kendine taktın şekerim!-
Ama uzun uzun yazmaya ve düşünmeye yetecek değerde olmadıklarını da...

Her bir karede değişmeyen çok az şeyin kaldığını gördüm
kendi karanlığımı tanıyacak kadar iyiyim dedim, iç sesimden.
Gölgenin olduğu bütün fotoğraflarda güneşte var demektir!
Bu yüzden yaşamasam da olurmuş dediklerimi ayırmadan dosyaları bir bir taradım.
Bulduğum bir kurtarma programı sayesinde –programın ismi RECUVA, ama kesinlile ŞAHANE olmalıymış- silinmiş yıllar önceye ait onlarca zamanı tekrar tekrar inceledim.

Her bir zamanda durup yeniden oynattım beni, çevreyi, yanımdakileri.
Araya hafızamda birikmiş onlarca görüntü de girdi, kuralcı olmayıp onları da bu sürece dahil ettim.

Bilirsiniz işte metinlerini yazdığım bir oyunu izlemiş gibiyim!
Tekrardan ibaret ama hala çekici!

En çok etkileyen kare ise şu dağınık ev halim oldu.
Onca hazırlığın ardından, ardıma yasladığım deniz derya manzaradan bu kendini çıkarıp en üste yerleştirdi.
Bilemedim ki neden en çok bu fotoğraf dile geldi?
O evimi mi özledim?

Zaman makinesi varsa bu karenin içine götürmeli beni.
Pazar Mazar dinlemem, çalıştırmalı sistemlerini!

BU GECE UZUN BİR KORİDORDAN KENDİME GEÇTİM!
BU GECE HEDEFİMİN GELECEK OLMASI GEREKTİĞİ FİKRİNDEN DE GEÇTİM


BAZEN BİR TEK GEÇMİŞTİR;
BÜTÜN BİR GELECEKTE ARANAN !

İŞTE BEN FOTOĞRAFLARDAN BUNU SEÇTİM!
OMZUMDA BİR KESİK EL Kİ HALA DURMADAN KANAR! DİYEN SEZEN’E SADECE BU GECE HAKSIZLIK ETTİM...

elçingören
21mart2010
01:20
Güney...


not:

Günlerdir blogdan ayrı düştüm...Yazılardaki gecikme için yürekten özür dilerim...

Şehirlerarası yollarda uzun kilometre taşları boyunca, kuzeyden güneye bolca düşündüm.
Kaybettiklerini, kazandıklarını, zafer çığlıklarını, vazgeçtiklerini hayata ait küçücük ayrıntıları ve en önemli olanları hızlı akan yol manzaralarında daha derin düşünenlerden biriyim ben.
Varlığıma olan yürekten bağlılığım, beni bu defada yarı yolda bırakmadı.
Doyulmaz sohbetlerin sevgi dolu gözlerin özlenmiş lezzetlerin içindeyim.
Bugün planlamamda çok başka şeyler yazmak vardı...
Sabah erkenden uyanıp kahvaltıya gitmeyecek olsam-benim gibi şehir dışında olanlara yöresel ve organik bir kahvaltı öneririm- daha uzun bir yazı sizi bekliyor olacaktı.
Ve elbette atlamadan ilerleyecektim...

Sizden çaldım, kahvaltıma verdim zamanı, bambaşka anlatılası anlar biriksin diye ...

19 Mart 2010 Cuma

AKILLI/USLU

Bugün SİGMUND FREUD' u dinliyorum

Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun! diyor...
Sözünü kesmiyorum

elçingören
19mart2010
01:00
İstanbul

14 Mart 2010 Pazar

BUGÜN BOMONTİ'DEN BİR DE ELÇİN GEÇER !



Zaman;
Sokakları ipek şal gibi saran begoviller ile süslü olsaydı,
biliyorum bu vapur böyle erken yol almazdı!

Zamanlamasını asla tutturamadığımız aşklar,ayrılıklar, kavuşmalar, ihanetler ve entrikalar hayatı kapladıkça aklın -mantığın- ucunu bulamadığımız olur.
Aklımızın ucu neresidir ki zaten, bir türlü varmaz düşünce oraya!

Omuzlarındaki güneş yanıkları henüz yerleşmiş biri değilde,
saçlarında sulu karla terkedilmiş,
ya da vazgeçilmişler ne çoktur...
Mevsimlerin biraradalıklakla ilişkisi olduğunu düşünürüm hep
ve ayrılıkların aşklardan çok daha önce yazılıp çizildiğini söyler söyler dururum.

Bu yüzden ağaçları soyan sonbaharın şekildeki gibi içimizi de azalttığını
ama yazı fısıldayıp ümitlerimizi hep ayakta tuttuğunu bilirim ki bu entrikadır.
...
Bazen giden;
Yükselmek için kum torbalarından kurtulmaya çalışan ''balondaki kadın'' olur .
bazen kalandır rüzgarda ters dönen şemsiye elinde, saçlarında yağmurlar ya da sulu karla.
Böyle zamanların birinde;
Verdiği sözler hatırlatıldığında artık onların hiç birini tutmayacağını söyleyenlerle karşılaşırız ki bu EN BÜYÜK İHANETTİR İNANANA!
Siz Kalamış'ta yolun köşesinde biriyle kol kola dudak dudağa yakalasam, bu kadar şiddetli acımazdı kalbim diye diye yaşarken
tutmadığı sözleri bağışlatmaya bile kalkmaz kimileri...

Oysa o cümleleri ilk duyduğunuzda pabuçlarınız bile kuş bakışı görüyordu değil mi
İzmir'i, İstanbul'u, Ankara'yı !


ÇARPIŞMADIR, aşk ve ayrılık
Şiddeti artar kimi zaman.
Ancak, ortak yara berelerle çıkanlar şanslıdır bir bakıma, TEK BAŞINA ALDANANDAN!

Birileri sonsuza dek gider
Birileri her gün döner !

İşte böyle,
ya buruş buruş iki kişi kalır geriye;
nice zamandır aynı tabaklardan yemek yiyen, aynı suyu paylaşıp, aynı yatağa uzanan
ya da sonsuza dek,
yabancıdan daha yabancı yaratılır bir zamanlar en yakın olandan.

Birde zamanlama hataları vardır...
Ki böyle anlar;
Geç kalınmış, erken gidilmiş vapur iskeleleri gibi,
BOMBOŞ BİR BEKLEME SALONUNA DÖNÜŞTÜRÜR İÇİNİZİ...


Pazar günü için bu kadar dağılma yeter!
Sizin için yaratılmış bir dünyada neyse ne canııımmm, olmuşta olmamışta gitmişte kalmışta...
''Pazar gününüzü'' bol okumalı ya da sohbetli bir kahvaltıyla başlatıp,
payınıza düşenler ile düşmesi gerekenleri hesaplamanın yanından bile geçmeyip,
kendinize şahane bir tatil! armağan edin.
Şöyle eli yüzü düzgün çıkın Pazartesiye.

Bu arada ben Moda'dayım bugün yine.
Eh malum babamın ve annemin yetmişli yıllarda eskittiği yolları yenilediler.
İzninizle değerli okurlar;
Bugün Bomonti'den bir de elçin geçer...

elçingören
14mart2010
03:10
İSTANBUL

13 Mart 2010 Cumartesi

İÇ SEFERİM / HER SEFERİM


Bazen hayatın dört mevsimi birden yaşattığı yüksek gövdeli ağaçlarında,bir şeyler asılı kalır.
Ellerimiz baş hizasında, o dalları parmaklarımızla boyumuza çekmek isteriz .
Hani mümkün olmayacağını bilerek, kolların asla birleşmeyeceği o geniş ağacı
sararız ya büyük bir tutkuyla.
Olmayanı oldurma çabamızı alkışlayıp,
bu çabanın verdiği yorgunluğu bağışlarız ya
İç yolculuklar da böyledir.
İnsan kendini bazen fazla önemser böylece yabancılaşır, aslında yaptıkları ve hayatının zaman harcadığı çok büyük parçası onun istediği şeylerin dışındadır.
Öyle gibi olmak! hayatını kolaylaştırdıkça
''Hayır'' demek zorlaşır.
Kendine sarılamaz büyüyen egosu yüzünden, kendini seçemez bazen yüzlerinin içinden...

İç yolculuğa çıkmadan önce;
Geniş gövdeli o ağacın yüksek dallarının gökyüzüne uzanan bir sarmaşık gibi büyüdüğünü görürsünüz.
Parmak uçlarınızda yükselme çabası işe yaramadığında, sırtınızı o ağaca yaslayıp biraz düşünmeniz, sakinliğinizi yitirdiyseniz onu bir an önce bulmanız gerektiğini çözmeniz
-zaman ve sessizlik-gerekecektir.

SONRAAA VER ELİNİ DÜNYA!
Yaz sıcağında Akdeniz'de çıtalardan yapılmış küçük köy yolu tabelalarını saymak mı dersiniz,
Sığla ağaçlarının gölgesinde bol oksijenli şekerlemeler mi
Arjantin'de dünyaca ünlü bifteklerden yiyip, tango izlemeye gitmek mi
Nasıl isterseniz öyle, malum bu iç yolculuk kimi zaman uzun sürer
ve sizi çok çok uzaklara kadar iter.

Ezberlenmiş bir yolun kenarından, önce başka yollar yürünür.
Atıl, tozlu bir dağ yolundan, medeniyetine sapar kendini geçer insan.
Gitmediği,söylemediği,henüz yaşamadığ şeylere dokunur,sonra olduğu yere geri bırakır
Az gider uz gider, bıraktığı yeri anar içimizden bazıları...

Sefere çıkmış ''Mağrur bir Komutan '' gibi, geçilen ovalara bereket dağıtılır emrimize amade ordu aracılığıyla
Sırf ordan geçtik diye birkaç hayat yarınlara olan umudunun fişeğini ateşler.
Yolculuk bitmek üzereyken sırtımızın üzerinden ışıklar yükselir, kulaklarımıza o ışıklardan hemen sonra mutluluk sesleri dolmaya başlar ...
Omzumuzdaki ince sopanın ucuna taktığımız küçük bez torba ile-azdan da az azığımızla-
''Sıska gövdemizi sürüklediğimiz'' bir yolcukta olabilir bu.
Nasıl olursa olsun bildiklerimizden yapılma bir yolun yolcuyuz, o yüzden yoksulluk yüzümüze vurulamaz asla!

Ah ezberlenen şarkılar,görülen kusursuz manzaralar, susulan nice anlar.
Kayda aldığı özenli fotoğraflarla bize kendimizi izleten hayatın bir yerinde,
Ne zaman o satırların, fotoğrafların önünden yürünse, kucağındaki kavanoza ıtırlı bitkilerin kokusunu koyup getirmiş olan bir ''geçmiş zaman bekçisiyle'' dertleşmek.

Kandilleri yaka yaka,
Arnavut kaldırımlarının ortasındaki büyük taşları bastonunun ucuyla tık tık vura vura yürüyen bir bekçiye yıllardır içten içe hayran yaşamak.
İç yoldaki her sefer, böyle bir güvenin temsilidir,
yabancı ama ''GÜVENİLİR BİR YABANCI'' oluveririr insan kendine.
Bekçi olur, gezgin olur, kuş olur, ağaç olur.
Yasa olur, suç olur.
Tamir eder kendini, ele verir kimi zaman...

Bir kitabede yazsa çok daha iyi bir rehber olduğu düşünülür ama siz bir dergi sayfasında karşılaşsanız da dikkate alın önerimi;


O TANIDIK NİSAN YAĞMURLARI SAÇLARINIZI İLK ISLATTIĞINDA

Alın kendinizi çıkın iç yolculuğunuza
Kilometre taşları boyunca gidin
Otoban çizgilerini eritin
Yükseklerde hava koridorlarından geçin
Aşağıda diplerinize bakıp, okyanus bitkilerinizi selamlayın
Vagonlarınızı ekleyin birbirine, uymazsa tekrar dağıtın
Toz taneciklerinin güneşle göründüğü yaz sabahlarını izleyin
Parmak uçlarınızı uyuşturan kışlardan yürüyün
Baharlarınıza dalıp gidin
Durdurabilene AŞK olsun
DERE TEPE SİZİN, GÜMÜŞ OVA HER ADIMIYLA!

BU İÇ SEFERLER, HER DEFASINDA
GETİRİP BIRAKACAKTIR SİZİ, VARLIĞINIZIN KUSURSUZ TAHTINA!
HER İNSAN BİR ÜLKEDİR SONUÇTA
BAYRAĞI, DİLİ, COĞRAFYASIYLA...


elçin gören
13MART2010
03:14
Bir Cumartesi YazısI / iSTANBUL

10 Mart 2010 Çarşamba

Bésame Mucho


BESAME MUCHO

öp beni çok öp
bu gece son gecemizmiş gibi öp
öp beni, çok öp
çünkü öpüşmenin ardından beni bırakacakmışsın,
seni kaybedecekmişim gibi geliyor bana...

Orman meyveleri gibi gözalıcı, bir çoğu gibi dikenli Aşk!
Ellerimizi dirseklerimize kadar çize çize giden...
İz bırakan,
her seferinde bu ilk bu ilk diye çenemizi düşüren...
Marina'da demirli teknelere selam verdiren kalp çarpıntılı açıklanmaz hareketlerimizin volkanı.
Tramvayda buğulanan cama isim yazdıran ey Aşk!
Hayatı bir ilkbahar yatağına çeviren sonsuz duygunun evini kurup- yıkan şey hey Aşk!

Melankoli kahramanı,
Alaycı Eros oklarını fırlattıkça şarkılara sarılan Baylar&Bayanlar?
Şimdi sarıldığımız şarkılardan birinin yüzüne bakmak için şimdi en doğru zaman.
-Beni nerde okuduğunuzu düşünecek vaktim yok, sıkı durun çözülüyorum-
Böyle bir nefeste anlatıp çekileceğim huzurunuzdan.
-Ben de bir gün, bir şarkının içinde kaybolur muyum acaba? dediğim anda yetişen 1940 yılında Consuelo Velázquez'ın on altıncı doğum gününden önce yazdığı Meksika şarkısı "Bésame Mucho" ya şöyle bir uzanalım.
"Bésame mucho" İngilizce "kiss me a lot" a kaşılık geliyor.
İlk olarak Emilio Tuero plağından duyulan "Bésame Mucho" bir çok şarkıcının özellikle de Beatles'in albümünü süsleyecek kadar sevildi, seviliyor.
1962 yılında Beatles'ın tüm canlı konserlerinde söylenen eser, grubun belgesel filmi Let It Be'de de yer alarak ününe ün katmış, hayata sızmıştı.
Bestelendiğinden bu yana şarkıya veya melodisine, Miami Vice, Season Three Episode, "Viking Bikers From Hell" gibi bir çok filmde rastlamış olmalısınız.
"Bésame Mucho"'nun başka dillere çevrilmiş
"Kiss Me Much", "Kiss Me Again and Again", "Embrasse-Moi", "Stale Ma Bozkavaj" ve "Szeretlek én" gibi karşılıkları mevcut ama şu an evimde Emilio Tuero plağında geçen ilk şekli dolaşıyor...
Öyle samimi bir şarkı ki kim söylerse söylesin güzel.
Güçlü !
Dünyanın belki de en çok coverlanan şarkısı olmayı hak ediyor bu gücüyle.

Beatles, Elvis Presley gibi efsanelerinin de kayıtsız kalamayıp söylediği şarkının bestecisi ve söz yazarının erkek değil de kadın olduğu düşünülmemişti.
Sözlere bakınca bir erkek tarafından yazıldığını söylenebilir.
Erkek böyle bir aşkın itirafına daha yakın noktada durur gibi gelebilir,
ama öp beni, çok çok öp beni gibi iç gıcıklayan sözler daha kadınca duruyor evet!
Sözlüklerde şarkının bir kadına ait olması üzerine şu ifadeler yer alıyor;
Erkek için öpüşmek çoğu zaman bir aşk ifadesinden çok kazanılan bir savaşı temsil eder.
Oysa öpüşmek kadından talep geldiğinde, aşkı çağırır beraberinde
Ancak kadın öptüğünde aşk süzülür dudakların arasından öylece...

Velázquez, şarkıyı yazdığında henüz hiç öpüşmediğini belirtmiş.
Öyleyse dünya üzerindeki yazarlar- özellikle şarkı sözü yazanlar -
Bayan Velázquez'in o şarkıya dek,
''hiç öpüşmemiş olmasından'' memnuniyet duymalı!
Bilmediği -tanımadığı- bir konu hakkında böyle sözler yazması etkileyicilikten öte yükseklikte.
Acaba bilse bu kadar tılsımlı olabilir miydi şarkı?
Ne yazık ki bu meraklı soru için fazlaca geç kalmış durumdayız.
Consuelo Velázquez 2005 yılında, 84 yaşında hayatını kaybetti.
O yıl bir haber merkezinin sorumlusuydum.
Meksika'da yayınlanan El Universal gazetesi, Meksikalı Bayan Velazquez'in, kalp rahatsızlığı olduğunu ve bir hastanede öldüğünü duyurduğunda, göğsümün üzerinden kalbime eğilip haberi verdim;
Bayan Velázquez şarkılarını alıp gidiyormuş bu geceden sonra bir daha hiç "Bésame Mucho" diyemeyecekmiş...

Haşmet Babaoğlu 2005 yılındaki köşe yazısında BESAME MUCHO için,
Öyle bir şarkıydı ki,akşamın lacivert şalı Moda Koyu'nu, Kalamış'ı, Suadiye'nin denize inen sokaklarını örtmeye başladığı saatlerde, sanki herkes bu şarkıyı mırıldanmaya başlıyormuş gibi gelirdi bana diyor.
Ölümünden sonra Consuelo Velasquez hakkında yazılanları okuyunca o da benim gibi şaşırmış- hüzünlenmiş.

öp beni çok öp
bu gece son gecemizmiş gibi öp
öp beni, çok öp
çünkü öpüşmenin ardından beni bırakacakmışsın,
seni kaybedecekmişim gibi geliyor bana...

Benim için Santorini'dir kalkıp yerleşilecek yer!
Ama dürüst olmak gerekir "Bésame Mucho'' yu Andrea Bocelli'den dinlediğimde,
Küba ya yerleşme isteği uyandıran bir başka gitme hissiyle sarsılıyorum.

Belki bu gün,
Bacaklarının içinde puro yuvarlayan esmer güzellerden biri, Karayiplerin berrak sularının bir kıyısında bu şarkıyı kendi dilinden söyler.
Çok sözünü ettik diye!
-Bu şarkı dilime nerden takıldı şimdi! der...

Besame, besame mucho
Comosi fuera esta noche la ultima vez
Besame, besame mucho
Que tengo miedo a perderte perderte después
Besame, besame mucho
Perderte otra vez
Quiero tenerte muy cerca mirarme en tus ojos
verte junto a mi piensa que tal vez mañana yo ya estare
Lejos, muy lejos de aqui
Besame, besame mucho...

Ellerimizi dirseklerimize kadar çize çize giden...
İz bırakan,
Her seferinde bu ilk bu ilk diye çenemizi düşüren
Hayatı ilkbahar yatağına çeviren AŞK...
Buyur ''Şarkını dinle!''

elçingören
02:35
10Mart2010
İstanbul

Not 1:
Andrea BOCELLİ Romantizmin üst notalarından söylüyor bu şarkıyı.
Ben en çok ondan dinlemeyi seviyorum.
Çünkü Bocelli, zırhından az önce soyunmuş bir Şovalye nasıl şarkı söylerse öyle söylüyor.
Not 2:
The BEATLES ve Elvis PRESLEY'den dinlemek ayrı bir duygu elbette...
Not 3:
Plak tadında bir Besame Mucho için 1945 kaydı ile Tino ROSSİ dinlenir.
Dany BRİLLANT, Cesaria EVORA, DALİDA...
Tarihte bir çok ismin dudaklarından dökülmüş bir şarkıdır o, aşkın şarkısı...
Not 4:
İnsan bir şarkı için yaşadığı yerden vazgeçip, henüz dilini bilmediği bir ülkeye yerleşebilir mi?
Benim için bu sorunun yanıtı EVET!

SON NOT:
Bayan Velázquez
Meksika'nın aristokrat ailerinden birinin kızıymış; dört yaşında piyano öğrenmiş, klasik piyano kariyerini sürdürmüş.
Biyografiler de Consuelo Velasquez'in iflah olmaz bir romantik olduğunu yazıyor...
Şarkısı ünlenince Hollywood çağırmış.
O da 1944 yılında bu davete uymuş, rüyalar kentine gitmiş.
Genç ve çok çekici bir kadınla; üstelik de iyi bir müzisyen ve şarkıcıyla karşılaşan prodüktörler onu hemen film yıldızı yapmaya karar vermişler.
Teklifleri reddetmiş Velázquez
Ve daha önce tanışıp içten içe âşık olduğu radyo programcısı Mariano Rivera'yla evlenme kararı alıp Meksika'ya dönmüş.

9 Mart 2010 Salı

KADININ ADI VAR!




2006 yılında Ankara'da cinsiyetime olan şükranımı
'' KADIN'' olmanın hissettirdiklerini;
Kadının Dünyadaki,
Dünyanın Kadındaki yerini kapsayan bir sahne metni yazdım.

Çalıştığım yayın grubunun Genel Müdürü M.Yusuf Kulaksız ile birlikte hazırladığımız çalışma izlenmeye değecek kadar dolu bir içeriğe sahipti.
Kadının Adı yok! diyen yazara dönüp söyledik.

KADININ ADI VAR!
Yetmiş dakikanın üzerindeki metin ile anlatıcı ve birkaç tiyatro sanatçısının karakterleri canlandırdığı oyunun turnelerini bir süre ertelemek zorunda kalmıştık.
Sonra da İstanbul'a gelip Radyo üzerine başka ve daha büyük projeler hazırlamak gerektiğinden, gösteriye ayıracak zaman bulamadık...
...
Anlatıcı olarak sahneye çıktığım o çok az gösterimde her seferinde yabancılaştığım metnin beni etkilemeye yetecek kadar özenli yazıldığını hissediyordum.
Ne yazık ki bu gösteriyi size sunmadan tam olarak fikir sahibi olmanızı sağlayamam.
Ancak üzerinden geçen dört yıl içinde ''KADININ ADI VAR!'' dediğim onlarca şey yaşadım.
Batı'da ekonomik özgürlüğü başta olmak üzere bütün özgürlüklerini hayatın elinden kanatarak almış kadınlarla tanıştım çokça.
Ancak hayattan çok daha fazla kan akıtmış kadınlardı!

Metin ile ilgili yaptığım araştırma sırasında ;
Bazı dinlerin ya da medeni dediğimiz ülkelerin
-uzaktan bakınca insana ve yaşama daha hoşgörülü olduğu firine kapıldığımız şeylerin-
''Kadının bir şeytan ya da cadı olduğu fikrinden ilerleyip,
Bakire
Kadın
ya da Anne olan tüm hemcinslerime çağlarca türlü eziyetler çektirdiğini gördüm
Venedik ticaretin merkezi olduğu yıllarda insan tacirleriyle dolup taşmıştı.
O yıllarda dünyanın hiç bir yerinde bu kadar çok kadının gözyaşı düşmemişti yere.
AŞKIN BİR SERAMONİ HALİNDE YAŞANACAĞINI DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ KANAL GEZİLERİNİ OLUŞTURAN,
VENEDİK'İ VENEDİK YAPAN SIĞ SULARIN İÇİNDE
O KADINLARIN GÖZYAŞLARI DA VARDIR BELKİ ... diyebileceğim kadar yaralamıştı beni gerçekler,

Ve ALLAH kadını yarattı.
Eş olsun diye,
Sevgi, sadakat, hoşgörü, sözlüklerde varolsun,
Merhamet, bağışlayıcılık ve asalet gerçeklerdeki yerini alsın diye...

KADIN ;
YAR'dır
ANA'dır
KARDEŞ'tir
SULTAN'dır
KADININ ADI VARDIR! Sözleriyle açılan sahne izleyiciye, Dünya tarihinde kadının geçtiği yolları, beklediği durakları anlatıyor.
Kadını adı var!

Kapanışta ışık gösterisi azaltılmış-sadeleşmiş -sahnede şu sözler yankılanıyordu;
Ve Allah Kadını Yarattı!
Kalp hizasından sevilsin diye...


...
Bir gün sizi oyunuma da davet edeceğim o zaman bir adı var mı yok mu birlikte karar vereceğiz...

İnce bilekleriyle dünyayı her gün yeni baştan yaratan kadınlar
yaşamı değiştiyor, dönüştürüyorlar.

Özellikle 8 Mart'ta eklenmemiş bir yazı bu.
Bir gün değil her gün konuşabilirim, yazabilir, anlatabilirim onları.
Tek tek sıkılmadan...

elçingören
8mart2010
02:40
İstanbul

NOT 1:
M.Y.Kulaksız olmasaydı ben böyle bir sahne metnine cearet edemezdim.
Konu ağır ve dikkat çekiciydi.Üstelik tembellik ile de açıklanabilecek bir melankoli ile yazıdan uzaklaşma dönemime işaret eden bir süreçti.
Metin içinde savrulup duruyor, araştırmaların kimi zaman hazin kimi zaman harikulade ışığına kapılıp konudan uzaklaşıyordum.
O bu sınırları ve dengeyi korumakta sürekliliği sağlamakta kararlı oldu ve projeyi sonuca ulaştırdı.
NOT 2:
Sanat Yönetmenimiz Serkan Öztürk ise oyunun kimlik kazanmasında olağanüstü dokuşulara sahipti.Sanata harcadığı bütün zamanları başarıyla tamamlıyordu.
NOT 3:
Gösterinin Teknik Yönetmenliğini OĞUZHAN UYAR yapmıştı.
Dikkatine hayran kaldığım son derece başarılı Uyar,
Teknik masadayken bile sahne amiri olabilir!
Sahnedeki elçin'in tek bir bakışıyla ya da vurgulamasındaki ufak bir değişiklikle ne söylediğini anlayan, kurtarıcı bir yönetmendir...

SON NOT: O tarihte gazetede çıkan haberden bir kesit;

Ankara Sanat Evi'nden kadına özel gösteri
Ankara Sanat Evi, "Kadının Adı Var" isimli oyunu sergiledi.
Özel Ahmet Ulusoy Lisesi Tiyatro Salonu'nda sahnelenen oyunu çoğunluğu kadınlardan oluşan 500 kişi izledi.

Dünya Radyo Genel Müdürü Yusuf Kulaksız ile Elçin Gören'in yazdığı oyunun Aziziye'de kahramanca savaşan kadınların anlatıldığı bölümü gözyaşları arasında izlendi.
Kadınlara özel gecede,
Eski Çin'de kadın,
Osmanlı'nın büyük kadınları,
Halide Edip Adıvar ve Kurtuluş Savaşımızın kadın kahramanları ile ilgili bölümler de yer aldı.
Ankara, Zaman ZAMAN

7 Mart 2010 Pazar

KRAL ÇIPLAK !



Bir kitaba sonunu bilerek başlamak ve yaklaşan sonun ağırlığına dayanamayıp bitiremeden bırakmak...
Bugün SABAH Ankara'da "Ali ile Ramazan"ı yazdım diyor Sabah gazetesi köşe yazarı Serkan Tavşanoğlu
-Benim, kalbi kadar aydınlık bir başka ışık bulmakta zorlandığım dostum, Serkan Tavşanoğlu-
Perihan Mağden'in etkileyici romanı Ali ile Ramazan'ı geçtiğimiz gün evinde görmüştüm.
Okuduğumda gerçekten ne hissedeceğimi bilmesem de, Tavşanoğlu ile ortak arkadaşlarımızdan birine çok benzettiğimiz kapak fotoğrafından etkilendim.
Yüzünün sadece bir yarısı görünen erkekte hüzün ve aşk bir bakışta nasıl görünebilirdi?
Uzaklara dalıp gittiği hissi veren bir kapaktı o.
Ali mi Ramazan mı bilmediğim...
Hayatta sonunu bilerek başladığımız onca şey varken, birde kitap ekleniyor listeye.
Ne şans! Bazı şeyleri dilediğimiz zaman, dilediğimiz yerde - o sona varmadan- bırakabiliyoruz elimizden.
Ancak acının özlem gibi yakıcı duygusunu kaçınarak içimize çektiğimiz zaman varlığımızı kanıtlayan şeylerden birini hayatın elinden çekip almış oluyoruz.
Bir nevi alışveriş.
Acı damarlarımıza hızla yayılmaya hazırlanırken, hayatın ellerini kanatarak, gölgesi de olabilen bir gerçeklik yaratmak.
Her şeye sonunu bilerek başlıyoruz da, ne yazık ki zamanında bırakamıyoruz! diyor, Tavşanoğlu'nun arkadaşlarından biri.
Ah sonlar...
Sırf o uğursuz adı yüzünden kaç başlangıçtan geçtiğimiz,
O BAŞLANGIÇLARI GÖREMEYECEK KADAR KÖRLEŞTİREN MATEMLİ KUTULAR.
BİR AÇSAK YÜZÜMÜZE PUDRAMSI BİR KOYULUKTA TOZLARINI ÜFLEYECEĞİNİ DÜŞÜNDÜREN İÇİ DOLU SANDIKLAR
KÜÇÜK AMA ÜÇ BUÇUK ANILAR!

Nedir bu aşk
Bu öteki önceki
Olmayan sürüklenen örtülü
Parçaları mı bir göktaşının
Zakkum ağaçları mı
Girilmesi yasak bir bahçedeki*

Ah başlangıcından derin bir çekim hissederek geçtiğimiz, zehri duyularımızdan da öteye geçecek kadar kuvvetli his; AŞK!
Yasak ya da tehlikeli olduğu için bir bedenin diğeri ile temasına çekilmiş derin hatlar!
Sırf yasak diye -birileri sizden önce gelip bunları şekillendirdi diye-dişlerinizi kamaştıran bir omuzdan bütün bir yaşam boyu uzak kalmak.
Kanatlı uykuların yerine oldurulmuş gecelere dalmak.
Ve kazandığınız hayatı, başkalarına hizmet eden düşünce birliğine bir tek gün bile karşı çıkmadan yaşamaya koşullandırılmak!
BU BİR LANETSE ŞATODAN DIŞARI ÇIKSIN KRAL VE AÇIKLASIN OLUP BİTENİ!
YOK DEĞİLSE, HERKES YAŞAMINA GERİ DÖNSÜN -ZAHMET OLMAZSA- KENDİ SINIRLARINDA YÜRÜSÜN!

Hakkındır yaramazlık.
Dik duvarlara tırman
Yüksek ağaçlara çık.
Usta bir kaplan gibi kullansın elin
yerde yıldırım gibi giden bisikletini! dediğinde Nazım Hikmet Ran
Cümleleri zihninde eritip kağıda döktüğünde başladı her şey!...
Küçük olmanın sınır tanımaz egemenliğini ilan ettiğinde başladı oyun.
Böyle anılmasa da derin bir seziyle keşfedildi oyunlar ve hazlar.

Kurduğu çadırlarda bir tek açık yer kalmasın diye didinen ama içine uzandığında keşke üzeri açık olsa da yıldızları görebilsem diyen bir çocuktum ben.
Yani önce olması gerekeni yapan
-şekle uyan-
Sonra olmasını istediği şeyi sınırsızca düşleyen, onu uygulayan
-özgürlüğünün gemisini her şartta her koşulda mavi yeşil dalgalarda bata çıka yüzdüren-

Hiç kimsenin iyi gelmediği yerden sarıyorsun yaralarımı , hiç kimsenin dokunamadığı yerden kanatıyorsun sonra *
Böyle kanayarak büyüyor insan.
Damla damla dökülerek
Oyunlarından elenerek.
ÇADIRLARINDAKİ ÜÇGEN GÖKYÜZÜNDEN YILDIZLAR SEÇEREK
SEÇTİĞİ YILDIZA İSİM VEREREK...

Hiç kimsenin iyi gelmediği yerden bir aşk geçiyor ki sormayın gitsin
Kimselerin izini bilmediği yerden biri çıkıyor sonra, içeriyi tarumar etmiş bir gezgin cezve gidiyor uzaklara.
AMA SİZE İYİ OLUYOR, BANA İYİ OLUYOR...
Deniyor, deneniyoruz.
KENDİMİZE KALIYOR, ÇOK DEFA -ÜST ÜSTE- BİLENİYORUZ!

Şarkılar birden dağılıyor etrafa, gelen giden olur diye toplamak istediğinizde;
Yeniden, yeniden
taş taş, pul pul, nokta nokta şarkılar!
Kapınızdan sızıyor
- O kadar yakına almasaydın sende! diye bağıran nakaratlar!

Yirmili yaşların ortalarında hızla başlayan, otuza yaklaştığında kıvamını bulan şeyler var.
Örneğin ''mantık'' kelime anlamından damıtılıyor otuza yaklaşınca.
Bir süre önce yaptığınız ya da yapacağınız bir şey için
-Neden?-buna gerçekten ihtiyaç var mı?- sorusunu sormadığınızı,
sorsanız da tek bir cevabınız olduğunu görüyorsunuz,
Çünkü İstiyorum!

Ancak sözünü ettiğim yaşlara ulaşınca mantıklı bir sebebiniz yoksa,
-Çünkü İstiyorum! cümlesine itibar etmiyorsunuz!
İçinizde dönüp duran bir kavak yelinin sakinleşip makul olması gerektiğini öğütlüyorsunuz.
Kendiliğinden olduğu için,
duvarlara çarpa çarpa değil, kendinizi seve seve geçiyorsunuz yıllardan.

Bazen gönül salıncağından inip kalbi yoklamak gerekir
Her zaman değil, ara ara, bıktırmadan, yormadan.
Bütün mesele ;
Sınırlardaki aşkı, parmak uçlarımızın üzerinden gözetlemeyi kesip,
salıncağa yeniden oturmak,
sırtımızdan iten elin şiddetine hürmetle, göğe kadar uzanabilme tutkusuyla bedeni öne atabilmek.
İşte ben hep o doğruyum,dört yanlışın götürdüğü* demeden,
hayat boyu sadece en çok onu sevebileceğimize kanaat getirdiklerimiz!
O doğrular avuçlarımızdan akıp ayaklarımızı yakmadan aşkın yaşayabileceği yeri -korunaklı bölgeyi- yaratmak.
Buna gerçekten ihtiyaç olup olmadığına yürekten verilebilecek cevapları bulmak.
Sonra gidip Cihangirde bir ev tutmak
-İçine iki sandalyenin, bir kaç kitabın, yatak ve masanın sığabileceği, pervazında kedilerin gezdiği bir yaşam tutmak-

Pudramsı tozlardan korkarak, matemli sandıklarla yaşamak kolay değildir.
Sonuna cesaret edilmiş bir romandan, aşktan, hayattan söz ediyoruz elbette kolay değil.
Yerde yıldırım gibi giden bir bisiklet kadar ,denge ister yaşam!
Varlıkla yokluğu, başlangıçla sonu, yasakla mümkün olanı içine almak için
iyi çalışılmış bir replik bekler.
Öyle kalıplarla değil, özgünlükle varolmayı seçer!
Hangi son varsa onun aktığı yerden birleşir damar...


Ferman gibi salınarak dünyaya, bize göz dağı verir AŞK!
Buraya yazıyorum işte;
MERDİVENLERDE HALKINI SELAMLAYAN KAÇ KRAL VARSA,
HEPSİ SUSKUN
HEPSİ ÇIPLAK !



*Süreyya Berfe

*Kahraman Tazeoğlu

*Hüseyin Akın


NOT 1:
Kahraman Tazeoğlu benim için dünyanın en güzel gülen adamı olmuştur, hala öyledir.
Yazımda onunda bir cümlesinin olması gururla karışık, altı yıllık özlemi bana doğru estirmiştir...

NOT 2: Denemenin üstündeki fotoğraf Lee Seo Jin'e karşı olan beğenimin bu gece de pike yapmış olmasıyla ilgili.
TRT ekranlarında''Sarayın Rüzgarı ''isimli harikulade dizide de takip etmeyi sürdürdüğüm Lee Seo Jin her bölümde beni kendisine bir kez daha hayran bırakmıştır...

Kral deyince aklıma hep o gelir...
Benim Kralım O !

Son NOT:
Aaa evet Lee Seo Jin'i göremediniz fotoğrafta değil mi?
İitiraf ediyorum;
Kıskandım ve fotoğrafını koyamadım...




elçingören
7mart2010
02:20
İstanbul

6 Mart 2010 Cumartesi

BENİN DENGEMİ BOZMAYINIZ! Turgut Uyar gibi söyletirim sizi...


Seksek çizgilerimin yanından geçerken karelerde zıplayanlar oldu.
Ama bu defa bu gelen çizgilere hiç basmadı!
Yanmadı işte yanmadı!...demeden önce;
Onu oyunuma almadığımı
Geçerken denk geldiğini
Bana sormadan çizgilerimin üzerinde hüküm sürdüğünü görmem gerek.
Oyuna almadığım birine neden ödül sunayım ki?
Bütün şiltler bana ve oyunumu yaratana!
LA la la la

elçin gören
5mart2010
04:50
Moda/İstanbul

4 Mart 2010 Perşembe

BEŞ ÇAYIMIN KÖŞESİNDEN, GEMİLER GEÇERKEN...


Eski kokan evler gibi, anı kokan insanlar vardır.Bu biraz naftalini andırır gibi olsa da sanki içine o şahane Rebul kolonyasından damlatılmış, biraz taze lavanta serpilmiş, Eyüp Sabri Tuncer'in tütünü üflenilmiş bir karışımı hissettirir bana.

Böyle kokan insanlara kaybettiği eşini sorarsanız siziEbedi istirahatgahında diye cevaplarlar.
Ölüm denen o kelime, sevgilerinin geçtiği cümlelerdeki yerini asla bulamamıştır.
Bazı kelimelerin anlamını çoktan tükettiğimde karşıma çıkan bu adamlar-kadınlar bir şey olsa da beni sevse keşke derimSevince, bir başkası olmaktan çıkar sevilen.

O zaman anılarını, vazgeçtiklerini, kazandıklarını, öğrendiklerini,yarım bıraktıklarını, tamamladıklarını anlatacak kadar yakına gelir sevenler!

Sözünü ettiğim türden kişileri gördüğümdeLütfen bu kitabı okumama izin ver Tanrım!Lütfen bana sayfalarını açmasını için bir mucize ver! derim.
İçimden geçen bu dilek kimi zaman karşılık bulur.
Böylelikle ülkemin ve hatta dünyanın çeşitli yerlerinde böyle kitaplar edinmiş olurum.

Sayfalarında altından varakların, daha önce hiç hissedilmiş dokuları olan güzel ve sonsuz sayfadaki ''Hayat Kitaplarım''

Öyle ki hiç beklemediğim anda çalar telefonum.Bilmediğim bir numara olduğu için, belki üzerinden çokça zaman geçtiğinden sesinden çıkaramadığım birine kim olduğunu sorduğumda şunu duyarım;
Ben Adnan Paşasıyım Elçin nerde?

Belki bir en fazla iki kez-onlarda kısa kısa-yaşamın üzerinden hafifçe geçtiğimiz konuşmanın yıllar yıllar sonrasında, bana kendini bu kadar yakın bulması karşısında bir süre donar ve telefonumun ahizesine daha da yaklaşıp, yüksek sesle cevap veririm

Paşaamm nasılsınız?
-İyiyim nerdesin sen?
İstanbuldayım
-İyi nasılsın bakalım? Hani kızım vardı ya Amerika'da selam söylüyor sana hani bir mektup atacaktım o gün adres yanlış diye postanede uğraştırmışlardı, işte o kızım söylüyor selam benim tansiyon haplarımı aldığımız eczane vardı ya ordan çıktım eve doğru yürürken aklıma geldin ne yaptın işini gücünü sen? bak bi adres veriyorum yaz yeğenimin ahbabı varmış yayınevi kurmuşlar şimdi tarih kitapları gibi muhteviyatı olan kitaplar basıyormuş bu matbaa matbaa değil de yayınevi...


Uzayıp giden konuşmamamızda gözlerimi dolduran onlarca uzun ve virgülsüz cümlesini buraya yazmayacağım elbette.
Ama bana hissettirdiği o mükemmel hissi şimdi bu satırlarda yeniden tadıyorum.Aradan geçen iki koca yılsonunda bu telefon konuşmasının değeri-kaldığımız yerden gibi-çok fazla.Paşam sen çok yaşa!...

Kitaplarımın hayatımdaki yeri, torununun başına musallat olup-musallat BEHİYE SULTANIM’ın kendi değimi-ve sonunda beni internet aracılığıyla bulan bir büyüğümün içimi derinden titretmesiyle sürer.

Onunla Ankara'da tanışmıştık.Değişen telefon numaram sayesinde bana ulaşamamış.Yıllar içinde rehberim iki kez kazaya uğradı ne yazık ki bende onu arayamadım.

Doğrusu önce şaşırdım, sonra birden yumuşacık elleri geldi Behiye Sultanımın, sonra o parkta anlattıkları, anılarından seçip benim için açtığı sayfaları.

Gözlerini hatırlıyorum, su yeşili ve ela hareli hafif çekik gözlerini.Sanki onlarca kez bir denize dalıp gitmiş hissi veren gözlerini...

Devlet gibi bir kadın o.Anadolu kadını, böyle çatık kaşlı gibi ama sevdikçe kendini açan, sevgisinde samimi....

Albay Tevfik Amcam ile yıllar önce Ortaköy'de tanışmıştık.
Elindeki pirinçten yapılmış domino taşlarını kareli masa örtüsünün üzerine serip bana,
-Öğretirim ama soru soracakmış gibi bakma! Dedi.

Hemen oturduğum sandalyeden fırlayıp karşısına geçtim.
Sertti, az gülümsüyordu.
Kısa ve öz anlatımından sonra taşları dizip benden oyuna başlamamı istediğinde onun askeri bir eğitimden geçtiğini anlayamayacak kadar gençtim.

Dominoyu ondan öğrendim.
Soyadlarının isimler kadar kıymetli olduğunu,bazı hataların sonsuza dek arkasında durulabileceğini,eğer bir daha o günkü gibi denize bakarken bir bilge kadar sakin durursam onu hatırlamam gerektiğini de...

Albay Tevfik Amcamın kısacık beyaz saçları, maviden daha mavi gözleri, soru sormayacaksam gidebileceğim bir evi var.
Ve hatta evinde benim adımı verdiği bir yağlıboya resmi.
Tarih vererek anlattığı nice anısının içinde kaybolduğum o sohbetlerimizin tadını başka hiç bir şeyde bulamadığım için belki de, onu okurken zamanı unuturum hep.

-Kumaştan çalan terzi gibi yapma; Hayatın kumaşından çalma! der!

Ne zaman telaşla kendimi koştururken yakalasam o bas bariton sesiyle karşımda belirir ve sakinleştirir.
Hayatın kumaşından çalma!
Öyle ya sabır ne çok kapıyı açmıştır ardına kadar ve takdir toplayan başarısıyla!...

Gaziantep'te bir kitabım daha var. Adını şimdi hatırlayamadığım şahane bir kitap.NEDRET, sanırım kitabımın ismi bu.
Ah beni yarı yolda bırakan cılız hafızam...
Ne çok önemsiz bilgiyle flört ediyorsun, dolup taşıyor ve benim önemli diye işaretlediğim bilgilerin üzerine başka şeyler diziyorsun....

Marmaris'te bir şiir gecesinde tanıştığım,
-Yalnızlık çok zor! 'un tarifini yapan; Odadan odaya geçsin, evde biri olsun da sadece bunu yapsın diyen, kaybettiği eşi için duyduğu acıyı, gözyaşlarını masamıza damlatarak anlatan son derece beyefendi bir kitap....

Genellikle İstanbul'da duyduğum,nadir olsa da başka yerlerde de alabildiğim olağanüstü bir his, bir kokudur bu.

Seyrelmiş -tarak izinin belirginleştiği- saçları soylu bir topuzla arkadan bağlanmış, yüzük parmağında genellikle zümrüt rengi bir taş bulunan kadınların kokusu.

Bir kaç yeri aldığı tırnak darbeleri ya da hafif çarpmalarla çizilmiş deri bir el çantasını koltuğunun altına sıkıştırıp yürüyen, siyah beyaz kırmızı manşetli gazetesini elinde sıkıca tutan traşlı adamların kokusu.

Yaşlanmanın ama eskimemiş olmanın,yıpranmış ama değerinden bir nebze bile kaybetmemiş şeylerin kokusu....

Eprimiş yavruağzı geceliğin, lacivert satenimsi bir pijamanın kapının arkasına asılacağı günlerime yaklaşıyorum.

-Buzlu portakal rengi camlar vardı eskiden o kapılarda, gölgeler geçerdi hatırlar mısınız anne gölgeleri baba gölgeleri...

Tarifsiz bir güven vardı o yatak odalarında, ne yazık benim öyle bir odam yok, ne hüzünlü hiç olmayacak
Henüz sizinle paylaşmadığım bir yazımda, uzunca sözünü ettiğim şey gibi;Islak balkonumda suyun telaşla havaya karıştığı bir yaz öğle sonunda, başımı salonuma uzatıp bakacağım.

Benim evimin duvarına siyah beyaz bir erkek fotoğrafı asılmayacak.
Çerçevesinin tozunu alırken yanağından okşadığım biri olmayacak.
Bilirsiniz kimi kadınlar için bu pek mümkün değildir işte.

Şiir üzerimizdeki örtüyü kaldırıp bize ne olduğumuzu gösterir ve bizi gerçekte olduğumuz şey olmaya çağırır der Octavio Paz .

Olmaya çalıştığım şey için vazgeçmem gerekenleri gördüğüm yerdeyim.

Üzerimdeki örtü kaldırılıp bana çıplaklığımın -korunmasızlığımın- yasaları verildiğinde gördüm bunu.
İlk şiirimde, ilk denememde gördüm.

Ve bir uğultu gibi tekrarlayıp durdu edebiyat; Git ve sen ol!İnsan hayatta en az bir ''iyi şey'' olabilmeli.

Ben sanırım kendim olmayı seçerken, korunmasız hissettiğim -o en cılız dalımdan yükler edindirildiğim için vazgeçtim o fotoğraftan, ışık saçan çerçeveden.
Yıllar sonra beni okumaya kararlı durursanız bu konu tekrar açılacak
Ellerimdeki damarlar belirginleşmeye, çiller benek benek açıklı koyulu görünmeye başladığında şimdiki gibi -yine aynı gülümsemeyle- size dönüp.
-Ben size dememiş miydim diyeceğim!...

-Bazı şeyler hangi kıyıdan hangi iklimde bırakmış olursanız olun yönünü şaşırmadan size geri döner.
Planlamış olsanız o kadar denk gelemeyecek şeyler vardır ya hani, bu cümlelerim de beni yıllar sonra şimdi yazdığım koku üzerine derinden solutarak yakalayacak-

Eşyalarım benimle birlikte hayatımın günlerine ve gecelerine giriyor.
Biliyorum tıpkı sınırları aşan bu harikulade kokuya sahip kitaplarım gibi olacağım bende.
Yaşam bana bu kokunun izinden gittiğim için, ödülünü takdim edecek.

BENDE BİR GÜN BİRİNİN KİTABI OLACAĞIM!

Bir akşamüstü,beş çayımın köşesinden gemiler geçerken,şalım omuzlarımdan düşmeden kitap olacağım.

Bana baktığında;
-Beni sever mi acaba? diyecek bir kız.

Onu seveceğim; Sayfalarımda gezdireceğim...

elçingören
5mart2010
04:35
istanbul

Not 1 :Akşam Müge annem, yeşilin uçuk bir renk aldığı cam tabakların çocukluğunu anımsattığını söyledi.Böylelikle evde biriken uçuk yeşil objelerin nedenini anladım.

Not 2 :Yaldızı silinmiş şeffaf çay bardakları vardır bazı evlerde, vitrinde durur hani.
Kırılmasın diye, işte böyle saklıyorum ben anılarımı kitap olabilmeyi düşlediğim günlere...

yazar bugün tatilde...

3 Mart 2010 Çarşamba

ZAMAN SENSİN, SEN BENİM EVİMSİN!



Her şey o ilk kelimeyle başlıyor.
Önce işaret parmağımdaki yüzüğü çıkarıp monitörün önüne bırakıyorum.
Saatim eve geldiğimde hemen komodindeki yerini alıyor.
Yanınızda zamanı unutan biri de böyle yaparmış.
Bunu ilk duyduğumda,
-Nasıl ? dedim.
Nlp Uzmanı tatlı arkadaşım Böyle işte dedi.
''YANINDAYKEN ZAMANI ÖNEMSEMEYEN BİRİ SAATİNİ ÇIKARIR!''

O anda kolunda saatiyle dolanıp duranlar, uzun sohbetlerimiz boyunca mutlu huzurlu hissi veren tanıdıklarım gitti ve birden yanımda olduğunda saatini çıkaranlar gözlerimin önüne geldi tek tek.

Bu yanıtla daha da heycanla devam ettim ;
-Peki ama neden?
-Evet ama nedeeen? diye büyükleri çileden çıkaran bir çocuğa dönüştüm.

Kurtulamayacağını anladığında, o halde bir kahve dedi.
Kağıt bardak içinde az sütlü kahvesini uzattığımda dudaklarını birleştirip;
Sen bunu da yazarsın ve eminim şahane bir duygu bırakırsın okuyucularında dedi
kahvesini yudumladı.
O an fark ettim ki, onca yıldır yazılarım hakkındaki tek cümlesi-yorumu bu olmuştu.

-Bazen siz aramadan elinize geçen şeyler olur.
Bulduğunuza memnun olduğunuz şeylerdir bunlar.
Bir sahafta uzunca bir süredir aradığınız kitaba bakınırken, kedili müzik kutusu bulmak gibi.
Çekmecelerinizin altındaki dolapta yıllar önceye ait herhangi bir şey bulmak ya da.
Unuttuğunuz ama unutmamanız gerektiğini gördüğünüz bir iz-bazen o ufak tefek izler bir yumak gibi açılıveririr yaşamınıza-

Yazarım tabii neden olmasın diyerek geçiştirdim ve yineledim sorumu.
Peki ama neden?
Çünkü çözümlenmesi zor varlıklarız.
Ve aslında yaptığımız herşeyin gizli ve derin anlamları varken onları bilmeden -otomatik hareketler olarak -tekrarlıyoruz.
Bunları alışkanlık, huy, içinden gelmek gibi kelimelere bağlıyor, yaşamı sürdürüyoruz!

Öyle tabi ya eve geldiğinde saatiyle dolaşan kaç kişi vardır ki?
Bu saatin konforlu bir duruş sergilemesiyle ilişkili bir şey değil, zaten bileğinizi rahatsız eden bir saatle yaşamazsınız ki.
Evde olduğumuzda kol saati yoktur.
Veee zamanı unuttuğumuz kişilerin yanında da zamandan soyunuruz.
Öyleyse zamanı unutturduğumuz-önemini kaybettirdiğimiz- kişinin evi oluruz.

RUHUN, BEDENİN, VARLIĞIN VE YOKLUĞUN EVRENİNDE BİRİNİN EVİ OLMAK!
SOYUNDUĞU, ARINDIĞI, RAHAT ETTİĞİ, ZAMANI SONSUZ KILDIĞI BİR EV!
Bunları düşününce
ŞİMDİYE KEZ YANIMDA SAATİNİ ÇIKARANLARI HATIRLAMAK İSTEDİM

-Benim gibi bir ayrıntı budalası için, buna benzer sayısız depolanmış bilginin bulunması zor değildir- Ve biliyorum Dostoyevski, AŞIRI BİLİNÇ BİR HASTALIKTIR!

Kahve bitene dek başka soru sormadım.
Bu detayların içinde kendimi hazzın kucağına oturmuş bir gezgin gibi dışardan seyrettim.
GEÇMİŞTE BİR YERLERDE DE OLSA, BİRİLERİNİN EVİ OLMUŞ OLMAYI SEVDİM!
Konuşmamızın ardından yaklaşık üç yıl geçti.
O gün bana sizinde gözlerinize inanamayacağınıza emin olduğum işaretler verdi.
İçinde önemli konuların konuşulduğu, savunmaların yapıldığı tartışma programınlarını dikkatle izlemenizi öneririm.
Bu tip programların dekoru genellikle beyaz ya da şeffaf platformlardan oluşur.
Masanın bir köşesinde yüzük, saat-ben bir kez kol düğmesi bile gördüm- gibi şeyler durur.
Suyun hemen yanında, eğer konuşmacı dosyalarını masanın üzerine yığmışsa o dosyaların hareket ettikçe-açılıp kapandıkça- altlarında görünen şeylere bakın.
O anda verdiği işaret şu;
İşte bu masanın önündeyim.
Sana sonsuza kadar anlatabilirim

Sadeyim,
zamanım senin.

Tabi burada gözden kaçırılmaması gereken şey bu yayınlarda kendini savunan kişinin sonsuz açıklıkta,gerçeklikte -samimiyette- olduğu fikrine koşa koşa gitmek değil!
Bazı insanlar sonsuza kadar karşınızda durabilir
Sonsuza kadar anlatabilir!

Ve tanıdığınız en ''açık'' insan gibi görünebilir.
Ve zamanını size verirken tüm ruhuyla yalan söyleyebilir!
Özellikle savunma durumlarında başarıları ikiye katlanabilir.
Canına dişine takmış, ter içinde çok konuşmacı vardır.

Sanırım bu tür yanılgıları engellemek için bazı program konukları sadece
OBJEDEN SOYUNUYORLAR diyebiliriz!


Bir zamanlar jest -mimik seminerleri ve kitaplarıyla o denli meşgul olmuştum ki çevremdeki samimiyet duygusu hakkında yara almaya başladığımı gördüm.
Uzaklaştım bir anlamda.
Soğumadım konudan ama geride durdum.
Ömer SEYFETTİN imzalı ''Yüksek Ökçeler'' gibi,;
Sağlığıma zararı dokunsa da, topuk seslerime olan ihtiyacımın sağlıklı bir ayaktan daha çok olduğunu gördüm.
Ancak öğrenmiş bulunduklarımla hayata devam etmeliydim.
Konudan kendimi uzak tutsam da o güne dek öğrendiklerimle kişilere ve olaylara ''tanı koymaktan'' kendimi alamadım.
Hastalıklı bir şüphe içinde yaşadığım söylenemezdi.
Üstelik yakın tarihte 'tanılarımda yanıldığım ''da oldu.
Ama itiraf etmeliyim ki yanılsamalarımdan beni uyandırıp
-Önüne bak önünee! diyen de yine bu bilgi topuydu.

Bu gece sevdiğim şarkılardan oluşan uzuun bir listeyi kulağıma tıkayıp şunu düşüneceğim;

PEKİİ BENİM EVİM KİMLER OLDU?
HİÇ EVİM OLDU MU?
BEN EV OLABİLDİM Mİ?
RUHUMU SONSUZA DEK BURADA KALABİLİRİM DİYE AÇTIĞIM EV VARDI DA BİLMEDEN ÇIKTIM MI?

Şarkım çok bir gün şarkılarımı da yazacağım.
Ama şimdi evlere bakma zamanı...

Her şey işaret parmağımdaki yüzüğü çıkarmakla başlıyor;
Size sonsuza kadar anlatabilirmişim gibi geliyor...

elçingören
2mart2010
02:57
istanbul

not 1
Yunanistan'da 75 kilometrekarelik, küçük sayılabilecek bir Ege Adası olan Santorini'den bir evin fotoğrafını koydum bu yazının başına, çünkü yıllardır RUHUMUN EVİ'dir Santori'ni.
Oraya yerleşeceğim.
Eninde sonunda elimde bahçe hortumu, başımda hasır bir şapkayla yakınlarım beni orada bulacak ...
not 2
-Bu sohbeti yaptığım arkadaşım yazıyı okuduğunda bu kadarcık bi şeyden bile neler çıkartıyorsun diyecek bana biliyorum onu özledim blogdan bildiriyorum;)
not 3
-ya büyüdüm onlarca kitaptan geçtim şu ilk kitaplarım hala hafıza küremin elinin altında ona hep şaşıyorum! -Nerden çıktı gece gece '' yüksek ökçeler'' diye söylendiğimi fark ettim de-

SON NOT
Bu yazıları;
İstanbul'da yazılımlarıyla didİşen başarılı bir mühendise,
İzmir'de uyumadan az önce beni okuyan güzel kıza,
Ankara'da ahh yine ''o'' anları yakaladın işte diyen hayalpereste,
Bursa'da dipten de daha dip var benim için diyen edebiyatçıya,
Marmaris'te nöbetlerinden hiç şikayetçi olmayan o doktora,
İsrail'de radyo programı dönemimden bu yana takipçim olan ressama,
Kazakistan'da yaşayan muhteşem cam sanatçısına,
Kıbrıs'ta tanışmamız mümkün olmayan tatlı öğrenciye,
Yunanistan'da butik işleten ve hayatımın işi işte bu diyen adama,
Amerika'da ülkesini özleyen bir fotoğrafçıya
ve
.......
.............
......................
henüz bana ulaşmamış bir çok kişiye yazıyorum.
Ve okuduklarını anlayanlara.

Sahi siz hiç ev olmuş muydunuz?

1 Mart 2010 Pazartesi

''AŞK'' BİLE DAHA KOLAY OLACAK; HAFIZAM ERİMEYE BAŞLADIĞINDA!


''VADİDEKİ ZAMBAK''
Çocukluğumun kitaplarından biridir, Balsac'ın bu eseri.
Birinci bölümünde başlayan ''İKİ ÇOCUKLUK'
Bana ne kadar şanslı olduğumu hissettirmişti o yıllarda...
Yıllar sonra bugün yeniden Balzac'ın cümleleriyle ikiyüzseksen sayfalık maceraya bir kez daha atıldım.
Daha ilk satırlarda
-Bu kitabı böyle anımsamıyorum ama! dedim.
O yıllardaki algımın -ya da hayata bakışımın- ne kadar da gerçekçi olduğunu anladım.
İnsanın büyüdükçe mantığı ile hareket ettiğini, gerçeklerin sonsuzluk denizinde gerçeklere selam vere vere ilerlediğini düşünenler çılgın olmalı.
Yetişkin olup, bile isteye yaptıklarınızı aklınıza getirin.
Kendi kendinizi düşürdüğünüz durumlarda suçlu suçlu kabuğunuza çekildiğiniz anları düşünün.
Bana hak vereceksiniz.
Balsac beni o yıllara -sanki zaman makinesinde hırpalanmış gibi sonsuz bir dağılma duygusu eşliğinde sardı- geçmişe bıraktı.
Çocukluğumun siyah beyaz ekranına inat renkli dünyalardan kapılar açıldı, açıldı açıldı...
İlk kitabım José Mauro De Vasconcelo'dan ŞEKER PORTAKALI olmuştu.
Biricik babam ilk sayfalarını okumuş devam etmem için köşesini kıvırıp yastığımın yanına koymuştu.
Sonra Paulo Coelho geldi odama...

53 ayrı dile çevirisi bulunan tek kitap olarak Guiness Dünya Rekorları Kitabına giren ''Simyacı'' ile dünyaca tanınan Coelho dedi ki ;
Eger bir gün yolunuzu kaybederseniz; Bir cocugun gözlerinin icine bakin!
Çünkü; Bir cocugun,bir yetişkine her zaman ögretebilecegi üç şey vardır
1-Nedensiz yere mutlu olmak
2-Her zaman meşgul olabilecek birşey bulmak
3-Ve elde etmek istediği şey için var gücüyle dayatmak!
İstediğimiz şeyleri -evet o en çok istediklerimizi- neden istemiyor gibi görünürüz sizce?
Bunun akıl ya da bilim ile açıklanacak bir tarafı var mıdır?
İsteriz ama uzak davranırız...
ÇOK ÇOK İSTERİZ AMA BURNUMUZ YERE DÜŞSE ALMAYIZ!

Oysa çocuklar bir şeyi çılgınlar kadar istediklerinde bağırıp çağırmaya başlarlar.
İstediklerini alana dek yerelere yatıp ayakları ve elleriyle çırpınırlar!
Sonunda ELDE EDERLER ya da CEZALANDIRILIRLAR.
Ama nihayetinde bir şeyi istiyorlarsa, onu ne kadar istediklerini,
AÇIKÇA VE TÜM VARLIKLARIYLA ORTAYA KOYMUŞ OLURLAR!
Yetişkinler ise,
Ne istediklerini -çoğu zaman- bilmez bile!

1947'de Brezilya'da doğan Coelho bir dönem ailesi tarafından akli dengesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle akıl hastahanesine gönderilmişti.
Coelho, ''Veronika Ölmek İstiyor'' adlı romanını da bu dönemdeki tecrübelerinden yola çıkarak yazdı.
Belki Cohelko anlaşılmanın böyle zor olduğu bir dünyada, zihnimizde büyümek telaşıyla biriktirdiğimiz o acınılası gurura hizmet etmek yerine kendisi olmayı seçmekle ''deli'' olmayı kabul etmişti.
O halde diğerlerinden biraz daha farklı olmak toplumca kabul edilen taraflarınızı kaybetmeyi göze almak demekti.

Müziği İspanyol flamenkosunun, Yunan rebetikosunun, Arap oryantalinin ve Anadolu ezgilerinin birlikte yansıması, cümbüşü diye açıklanabilecek,
kendisinin de Frigyen ve Arap-İspanyol karışımından oluşan Endülüs tarzından etkilendiğini söyleyen sanatçı ve benim sevgili akadaşım EGE'nin bir şarkısı düştü şimdi dilime;
DELİCE BİR SEVDA DELİCE BİR TUTKU BU! diye başlayan.
-yazının bu satırlarına devam ederken, içinizden şarkının diğer sözlerini geçirdiğinizi hissettim bir anda-
EGE'nin aşkları, ayrılıkları, hayatları nasıl bu kadar ruhumuza işlediği anlaşılır gibi.
Aslında o sözünü ettiğimiz tarzların karışımı ile bize Akdeniz ve Ege'nin sayısız sıcak, dokunulmamış, henüz dile getirilmemiş yada belki söylenmiş ama eksik bırakılmış taraflarını veriyor.
O, bize şarkılarını;
Etkilenmek ile özgün kalabilmek arasındaki ince çizginin üzerinden söylüyor bağıra çağıra...
Dilime takılan şarkısındaki ses tonu hafızamı çizip geçiyor.
Birini istediğinizde ''tutku ile istediğinizde'' ona bunun akılla açıklanamayacak kadar aşırı! olduğunu söylemeniz gerektiğine işaret ediyor.
Delice diyor hani şu akıllıca olandan daha çok.
-hani akıllıca olsa, zaten yeterli olmayacak kadar az olabilen şey!-

Büyüdükçe çoğalan söz öbeklerinizden-daha anlaşılır olmaya çalışırken üstelik-dışarı çıkıp baktığınızda, aslında eskiden daha az konuştuğunuzu ve daha çok şey söylediğinizi düşünür müsnüz sizde?
Gevezelik değil anlatmak istediğim.
Sadece dolambaçlı yollar eklediğiniz olur mu sözlerinize?
Apaçık konuşurken söylediklerinizin karşı zihinde dolanıp durduğunu -ara sıra doğru pit alanına girse de- doğru tarafa doğru yol almadığını görür müsünüz?
Yanlış anlaşılmak diye bir şey vardır.
Dünyada olduğum sürece anlam veremeyeceğim bir ifadedir bu;

YANLIŞ ANLADIN!

-Evet çünkü doğru anlatmadın.
Sözlerinde ekonomi yapmadın, ezberini şaşırdın, karmaşa yarattın; AMBALE ETTİN!
AMBALE'nin Sürmenaj'dan farkı kısa süreli oluşudur!
Fransızca'dan kalkıp gelen bu kelime ile bir tür zihin kamaşmaşı yarattın diyip öyle bırakıp gitmek isterim bu cümleyi masalarda evlerde sokaklarda...
Kim kurduysa o da orda sonsuza kadar kalsın isterim!
Çünkü yanlış anlamaz insan; Çünkü sadece cümleler değildir kurulan.
Alt metinler vardır, derin sezgilerle beslenen...
-Üstelik ben bir iletişimciyim bir şeyi yanlış anlamam doğru anlamamdan çok daha zordur!-

BALSAC VADİDEKİ ZAMBAK' ın daha 11.sayfasında bana şu cümleyle dokunup kaçmasaydı böyle bir yazı çıkmayacaktı.

ÇOCUKLAR, GÖZLERDEKİ İSTEK VE İŞTAHI, O GÖZLERDE SİZİN DE AŞKI OKUYUŞUNUZDAKİ KUDRETLE KEŞFEDERLER.
Büyümenin-başkalaşmanın- verdiği geçici toklukla daha uzun bakıyoruz aynaya.
Büyüdükçe uçup giden bebeklik saçları gibi kayboluyor herşeyi olduğu gibi anlayan varlığımız.

...
-AMA ÇUBUK KRAKER YENMİYOR! diyen hostesi cevaplandırmaya hazırlandığım sırada,
Kucağımdaki Yakışıklı Prens'im şöyle diyor şaşkın kocaman gözlerle
-NİYE SEN HİÇ YEMEDİN Mİİİİ ?
...
Haritalar çiziyoruz BAYLAR&BAYANLAR
Kendi yolumuzda kaybediyoruz yolların yarısını, biri olsun bari yanımızda diyor hikayemize ortak etmek istiyoruz onu da.
Yaşadıklarımıza tanık oluyor sevgililer, eşler.
MUTLU SONLA BİTMEYEN MASALLAR VARDIR!
BAŞLANGICI BÖYLE GÜZEL OLMASA SONUNA BAKIP ''KABUS'' DİYEBİLECEĞİNİZ TÜRDEN MASALLAR...
O kitapları kapatırken, o masallardan ayrılırken;
Hikayenizin-Yolunuzun
Yaşanmış-Gidilmiş-yarısını onda bıraktığınızı gördüğünüz mateme bulanmış masallar.
Bir daha hiç bir başlangıcın öyle parlak olmayacağına emin olduğunuz -aslında çok yanıldığınız- zamanlar.

Sırlara gömülüyoruz, sorumluklarla ağırlaşıyor bildiklerimize bambaşka yeni şekiller veriyoruz durmadan.
Planlar yapıyor, bağlar kuruyoruz.
İnanmak isterken -bunu çok isterken-
hikayemizdeki sırlardan yola çıkarak, karşımızdakinde de var -var var muhakkak var- diyerek onu kuşkulu gözlerle süzüyoruz.
Büyüdükçe insanlarla ilgili ilk düşüncemizde -çoğu zaman- yanılıyoruz farkında mısınız?
Hain fırsatçı seniiii! diyemiyoruz mesela bir bakışta.
Oysa eskiden oyunlarımıza sokmadığımız, bununla yetineyip mahalleye girmesini yasakladığımız çocuklar vardı.
Arkadaşlarımızı örgütler uzak tutardık ondan.Hem kendimizi hem sevdiklerimiz korurduk.
Ne çok şeye yetebilen bir güç varmış incecek boynumuzun bittiği yerde başlayan göğsümüzde, omuzlarımda...
İstediğimizi aldığımız, olmasına karar verdiğimiz şeylerdeki baskıcılığımız hayatın ellerinde ufalanıyor gün geçtikçe.

Büyüyen el ve ayaklarınızla, yeterli bir bütçeyle,
yurtdışı tatili ya da istenen herhangi bir şey için şimdiye dek şartları ne kadar zorladığınızı, kaç kez adım atmayı istediğinizi ama bunu başaramadığınızı düşünün.
Oysa hala çocukluğunuz kadar asi ve isteklerinize var gücüyle diretme kabiliyeti ile dolu olsaydınız dünyayı dolaşırdınız
BELKİ BU YAZIYI ;
BOYNUNUZDA ÇİÇEKLER VE TURUNCU ŞORTUNUZLA BUENOS AİRES' TEN
YA DA ÇOK İSTEDİĞİNİZ BİR ADAMIN-KADININ SAÇLARININ ÜZERİNDEN OKURDUNUZ, O UYUYORKEN...
Belki sözünü ettiğim yerlerden geldiğiniz bu satırlara.
O halde şanslısınız diğerlerinden...

Şimdi çok uzaklardan gelen bir sesle geçmişe dönüp, ordan ne kurtarabileceğime bakıyorum.
Uzun-kısa nasıl bir yolculuk olacağını bilmesem de hazırlıklı olmam gerektiğini düşünüyorum.
Hayatımdaki ayrıntıları elemem gerekiyor, yükümü hafifletem...
Böylelikle kum torbalarını bıraka bıraka yükselen bir balon gibi yol alabilirim
Fonun rengini açmak gerek...
Beyaz bir sayfaya daha kolay yazılıyor her şey.
Silginin izi olmadığında ortaya özgürlük çıkar ya;
AŞK BİLE DAHA KOLAY OLACAK, HAFIZAM ERİMEYE BAŞLADIĞINDA...
-Daha önce de böyle olmuştu. Bak bak aynı çarpıntı, aynı telaş hali.Eminim burda bir yerlerde koca bir duvar var. Ya yarın ya da yarından da yakın, çarpar kafamı gözümü bi güzel kırarım ben o duvarda! demeyeceğim. Bir aşkı bu iç vızıltılar olmadan selamlamak, İŞTE BU HARİKA OLACAK!

Kendimi diğerlerinden ayırdığımda, süzüp ayrıntılardan ayrıldığımda;
İstemediklerimden istediklerimi alacağım!
Vermezlerse yerlere yatıp kendimden geçercesine bağıracağım!
BU YENİ YAŞIM BANA BİR ŞEYLER GETİRSİN EVET AMA
SANIRIM BU YIL BEN İNCEDEN, ÇOCUKLUĞUMU TARAYIP
BİR ''ADA'' KADAR;
DURU, SAF, SADE SAKİNLİĞİMLE YELKENLİME KAVUŞACAĞIM!
BALSAC SÖYLEDİ;
ÇOCUKLAR, GÖZLERDEKİ İSTEK VE İŞTAHI, O GÖZLERDE SİZİN DE AŞKI OKUYUŞUNUZDAKİ KUDRETLE KEŞFEDERLER.

KEŞFEDECEK VE SONRA GİDECEK BİLİYORUM
AMA DÖNECEK!
YÜKSELDİĞİM BALONLA BURDAN OLACAKLARI GÖREBİLİYORUM!

elçingören
1mart2010
03:44
kadiköy/istanbul


NOT:
Süpermarketlerde kitaplarla karşılamak, okumayı benim kadar seven biri için şahane bir duygu.Bir yanında mutfak araç gereçleri diğer yanında yumuşatıcılar ve tam karşımda;
''VADİDEKİ ZAMBAK'' Bayıldım o rafa...

SON NOT:
Ege yeni ''ALBÜMÜ'' için Stüdyo'da.
Kim bilir hangi duyguları, kalbindeki o eşşiz bağırış çağırışla -tutkuyla- kaydediyor şu saatlerde şarkılarına...

Santa Esmeralda / You're my Everything ...




Yazar tekrar tekrar bu şarkıyı dinliyor
İçinde kayboluyor...



Bu şarkı da eklendi...
BRYAN ADAMS;
HAVE YOU EVER REALLY LOVED A WOMAN?