Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

28 Şubat 2010 Pazar

BAŞBAŞA DAR ZAMANLAR ... İPEKYOLUNDA KURULMUŞ EN BÜYÜK ''HAN'' KADAR PİŞMANLIKLAR!




Hapşırdığında "ÇOK YAŞA" demiştim..
Burnunu silip döndü. Kırmızı gôzlerle ona çok yakışan bır yanıt verdi ...
"BAŞBAŞA..."

Küçük İSKENDER'in bu cümlesiyle başbaşa olduğumuz o kısa anları hatırladım
Kapının kapanmasıyla başlayan konuşma içinde, her birinin yarım kalmaya mahkum olduğu konular.
Bir saat içindeki tüm dakikaların genleştiği -bir türlü geçmediği-anlar vardır.
Ve yine aynı dakikaların acelesi varmış gibi koşa koşa uzaklaşırken -kişiye el işareti yaparak gözden kaybolduğu hissi veren- akıp giden zamanlar.
Dar zamanlar; Asla yaşayamayacağınız evler gibidir !
Mobilyaların yerini değiştirmekten yorgun düşersiniz hani.
Pencereleri küçük, mutfağı apartman boşluğuna bakan nefes alamadığınız, ruhunuzu yoran evler.
Bu evler gibidir işte ''dar zamanlar''
Yerleşemezsiniz içine.
Bunu bildiğiniz için de bağlanmazsınız!
Bağlılık ; Bağlı olma durumu; sadakat.
Bağlanma durumunda, sadakati sorgulamak yerine bir şeyleri atlayan, atlatan, geçiştiren kolaycılar oluruz kimi zaman.

Hatırlar mısınız eskiden elektrik telleri vardı siyah renkte.
Kışın üzerine kar yağdığında ok gibi gerilen, yazın kuşlara salıncak olacak kadar sakinleşen elektirik telleri.
İşte onlar gibi, eğer yolunuz ordan geçmişse masalınızın içinden size bakan, tek işi akımı iletmek olan ama zorlanmaya gelmeyecek kadar hassas siyah teller.
-Zamanı anlatırken örneklemelerimin içine nasıl sıkşıtığını anlayamadığım bu teller bana köyleri hatırlattı.
Sanırım yıllar önce en son Safranbolu yakınlarında bir yerde görmüştüm onları
Köy yollarını hep sevmişimdir.
Köyleri de öyle...
Çünkü herşey sadedir, keşfedilmemiş gibi durur.
Ve bir gün ordan ayrılacağınızı bilir gibi, size hep mesafeli durur -

Şeytan ayrıntıda gizli malumunuz.
Bu yüzden dar zamanlar zorlanmaya gelmiyor.
O kısa an toplarını tıka basa doldurmaya çalıştığınızda, araya mesafe koyuyor.
Hassas elektrik tellerinin altından geçip vardığınız o uzak köyler dile geliyor
-Bana bağlanmayacaksın çünkü senin uzakta bir hayatın var!
Bu yüzden içime yerleşemezsin sevgili hayalperest !

Oysa ne güzeldir hayal kurmak.
Olmayanı oldurmak.
Nil'in şarkısı gibi basılmamış kara basmak demek hayal kurmak, kendini dışarı çıkarıp içinde sadece birinin yüzünü bulmak demek biraz da.
Dahası böyle hissettiğinizde içinizdeki mutlu halin, dingin bir nehre dönüştüğündeki duru ışıltısını seyrederken sakinleşmek.
Bağlandığımız için atamadığımız adımları, hayal içinde nasılda hızla koştuğumuzu görerek gülümsemek.

İtiraf edeyim;
İki günde üç vapur kaçırdım.
Tam turnikeden geçtiğimde kapıyı kapattılar.
Geçte olsa varacağımı bildiğim için, kapanan kapıları önemsemedim.
Çünkü bir yer vardı.
O yer, o bilinmez ülke, o sınırları göğe uzanmış hayal olduğu sürece, bana mutsuz olmayı vermiyordu yaşam.
Avuçları hep yukarı doğru bakan bir dindar gibi durup;
Ona iki yakanın da yağmurunu topluyordum.
Yolumu uzatıyordum çünkü gitmekte güzeldi- ne kadar uzun sürerse o kadar çok hayalli-
Sanki ebruli bir ipi parmağıma dolar gibi, sanki o renklerin hepsi içimi tazeler gibiydi.
Mırıldandığım şarkılar gibi bana yakın geliyordu başkentinin sesi.
Hiç öyle -yakın ,hassas -bir ülke değildi belki de;
Ayak bastığım anda pişmanlıktan yere kapaklanacağım, ülkemin elçiliğini yana yana arayacağım uzak soğuk sevimsiz bir yerdi
Bu yolculuk bir budalalıktan öteye geçmeyecekti...
Belki ''Ebruli ipim'' parmağıma dolanıp kalacaktı
Bu makaranın ucu neden yetişmedi -istediğim sona nasıl oldu da ulaşmadı -diye söylenecek,
Gökyüzü geceye boyanırken içim,
İpekyolunda kurulmuş en büyük ''han'' kadar kocaman pişmanlıklarla dolup boşalacaktı.
Oysa Aya Yorgi'ye gidecektik onunla Nisan'da,
Büyük ada ah Büyük ada... diyecektim sonsuz bir kırıklıkla.

NE BEN O ÜLKEYE GİRMEYE ÇALIŞTIM
NE O ÜLKESİNİN SINIRLARINI AÇTI BANA

Ağladığımda "KONUŞMAK İSTER MİSiNİZ" demişti..
Burnumu silip döndüm. Kırmızı gôzlerle ona şimdi geçte olsa cevap verdim bu yazıyla ...
"BAŞBAŞA..."


Not;
Yazı ile düşündüklerinizin ötesine geçtiğiniz olur mu sizinde?
Aslında daha küçüktür olup biten şeyler, ama yazınca büyür büyür içinizden taşar.
Eskiden hava sıcaklığına göre genleşip sıkışan elektrik telleri gibi,
sevgilerin -mektuplarla- yazı diliyle karakter kazandığı, şimdikinden daha sıkı bağlar kurmayı sağlayan şeyler vardı.
Sesler dağılıp gidiyordu.
Ama insan kendi el yazısına ihanet edemiyordu...

Bu yazı ile -daha önce başka bir ülkeye bağlandığım için- atamadığım adımları fark ettim.
Kelimelerle aynı yola nasıl hızla koşabildiğimi görerek mutlandım.

Beni özgür kılan cümlelerim var;
Tanrıya şükür yapışkan köklerimi çoktan vazgeçtiğim topraktan kazıyabilecek kadar inatçılar!

elçin gören
28 şubat 2010
03:02
İstanbul

Son not;

Sezen Aksu;
Bana petek dinçöz bile dinletiyorsun...


Gönül bu kimi seveceğini bileydi onca yanar mıydı?
Eğer aklı olaydı kalp asırlarca kanar mıydı?
Ömür aşkın kulu, aşıklar kölesi olmasa
İnsan bir anlık mutluluğu bir ömre sayar mıydı!

27 Şubat 2010 Cumartesi

ÖNERİ; elçin gören gri ''PAZAR'' YAZISINI BEKLEYİN...

Bilgi notu; Yazar dostlarıyla dinlencede, eğlencede...
Mutlu, şaşkın, huzurlu...
Uslandı çilekten uzak duruyor.
Alerji iğnesi uygulanmasına rağmen ''alerjisi'' sürüyor!
Prens'e bir reverans daha gidiyor...

...

Aklında öyle çok soru varki cevapları aramak için fırsat bulamıyor
-önce soruları sıraya dizmeli, anlamlı anlamsız diye ikiye ayırmalı
evet tabii ayırma işlemini önce yapmalı-
Anlaşıldığı gibi ; Heyecanlı!

Sanırım şimdi fark etti, bu duygusu ne kadarda özlenilmiş bir şeydi!


Düşünün şimdi karşınızda bir ülke var ama hakkında hiç bir fikriniz yok ...
Az sonra varmak üzeresiniz ve belirsizlikten başka bir şeyiniz yok.


Yazar o ülkeye gidecek yarın
Bakalım size neler getirecek?

25 Şubat 2010 Perşembe

KUTLAYIN BENİ ! Yine mi güzeliz, yine mi çiçek?


E....
ve
E....
Birbirlerine isimlerinin sonuna ekledikleri ''CİM'' diye hitap eden aşıkların
SONSUZA DEK! diye söz verdikleri sevgilerinin bebeği oldum ben!
Sonsuzlukları otuz yıl kadar sürdü...
Ama gördüm
Babam son nefesini gözlerime bakarak verirken
HALA AŞIKTI!

Başka büyük bir acı var mı yeryüzünde deseler çok az şey kalır geriye şimdi.
İçimden bir dilek tutacak olsam onu kaybettiğim anı silmeden tamamlanmaz hala cümlem.
Bunu yakınlarım bile bilmez; Benim sol yanım toprağın altındadır!
Nerde otların bürüdüğü başıboş toprak görsem babamın elleridir, gözleridir, kaşlarıdır...
Kalbinin son atışını bana veren babamı özlerken sıklıkla ölmediğini asla ölemeyeceğini düşünürüm
-hayatın kırık dökük tesellileri vardır bilirsiniz, aslında işe yaramazlar ama yine de sarılırsınız onlara-

Annem benim için yaşamın tek tutar yanı.
Bu yüzden bir yeri acısa kalbimde hissederim sızısını.
Böyle anlarda hırçınlaşırım, o bilmez kaç uykuya şu duayla daldığımı;
Eğer bir otuz yılım daha varsa, yarısı annemin olsun allahım
Lütfen beni duy
Duymasan bile hisset...

Yaş aldıkça anneler/babalar ve çocuklar arasındaki roller değişiyor.
Geçtiğimiz günlerde annem diş hekimine gitti, kendimi bir bilseniz nerde yakaladım...
-Buluşup bir şeyler yemiştik ve o randevusuna yetişmek için yanımdan ayrılmıştı.
Acaba karşıdan karşıya geçebilecek miydi?
Ya merdivenden çıkarken dengesi kaybolsaydı?
Ya biri çarpıp düşürseydi ... derken bi de baktım doktorun kapısındayım!-
- birçok şeyi ezbere yaşayıp giderken bir de bakıyorsunuz ki,bir anda bozuluveriyor o hafıza küreniz, dedektif oluyorsunuz, şüheci bakıyorsunuz, telaşlı yaşıyorsunuz-

Kaybetmenin yutulmayan bir lokma, geçilmeyen dar bi kapı, yok olmak için bile denenmeyecek kadar zor bir yöntem olduğunu bilenler bana hak verecektir.
Sözünü ettiğim şey,
-Yok artık! daha az önce telefonla konuştuk!
dediğiniz bir yakınızı kaybetmek kadar hafif bir acı değil.

Hangi acı hafiftir ki? bunu duyar gibiyim.
Dün elektronik postama gelen bir iletide şöyle diyordu ÖMER;
Şair de demiş ya ;
Tam dibi buldum derken yeni bir dip daha olduğunu keşfedebiliyor insan diye !
İşte öyle bir şey bu, acıdan daha acı bir şey olduğunu gördüğünüzde anlayabileceğiniz türden.
Yaş aldıkça hem anneme hem babama benziyorum.
Yaş aldıkça kağıdın bile kesebileceğini öğreniyorum, makaslardan daha derin.
Öğrendiklerimle her yıl biraz daha;
BİLİYORUM!
BİLMİYORUM!
DAHA AZ HAYRET! DİYOR
DAHA KÖTÜ YANILIYORUM.

İnsan duvarın içinden geçmek ister mi?
Sözleri bir boşluğa doğru üflemek ister mi?
Peki ya uçmak ister mi -görünmez olup-?
İstiyorum ben...
Büyüdükçe fazla oluyorum kendime...
Büyüdükçe annemi daha sık anıyorum ve hatta anlıyorum Sezen gibi!
Kalbimin bir mektup gibi buruşturulmasına izin vermediğimde de;
Kötü oluyorum birileri için.
En kötü
Çok kötü
Böyle anlarda, daha önce ;
-Hadi ordan! diyemediklerime,
eskiden gülüp geçemediklerime gülüyorum en çokta.

''- Ben kötüyüm, tü kakayım git başka çocuklarla oyna'' diye
kovalıyorum evet.
Göğsümde sakladığım pek havalı topa,
cam parçalarını sürüyorlar onlar, oyun! adıyla...

Kelimelerle oynadığım söyleniyor son zamanlarda, dikkatli ve kusursuzca...
Ben sadece fotoğrafını çekiyorum bazı anların, zaten var olanları -hayatta bir yerlerde birilerinin zaten yaşadıklarını-yazıyorum.
Kabul ediyorum bazen zor anlaşılır bile oluyorum...
Ama her zaman anladıklarımızı yaşıyor olsaydık zavallı merak duygumuz nasıl gelişirdi ki?
Bazen anlamadığımız şeyleri yaşıyor olsakta katlanıyoruz.
Katlanmak ne tuhaf kelime öyle değil mi?
Katlanıyoruz, yani birden çok kez içe ya da dışa bükülüyoruz...


Kelimeler ahh ufuk çizgimin de ötesinde var ettiğim sonsuzluk yasalarım benim.
Ne çok şey kattınız yine bu yıl bana.
Yıllar önce Ankarada'ki bir dostum kulağıma şöyle fısıldamıştı ;
Yazmak intikam alır, şarkı söylemek affeder!
Bütün intikamımı aldı yazılar;
Artık binlerce parçaya bölünebilir, toz kütleleri halinde gezegene yayılabilirsiniz.


Kutlanmaya değer olan bir doğum günüm daha.
Ta ta ta taaaaaaa !
Yirmisekiz yıl önce, şu anda sadece bir kilometre kadar uzakta olduğum bir hastane odasındaki kendi doğumuma, bir yazı yazacaktım sözde.
Yağmurlu bir perşembe sabahı Üsküdar'da aldığım ilk nefese, gördüğüm ilk martıya selam yollayacaktım.
Yine hayat girdi araya, geçiştirdim.
Doğduğum İSTANBUL'a ;
YENİ yaşıma bakıyorum.
Herşey yerli yerinde mi yokluyorum kalbimi, daha derinden nefes alıyorum bugün sanki...


Bilmediğim, tanımadığım bir turuncu rüzgar sardı etrafımı, sanki bundan sonra bana acı yok gibi karada, geniş bir omzun üzerinden bakıyorum bu gece dünyaya.
Babam gibi, bir tür güven var kokusunda.


Yıkılmış kalelerimin surlarından, ağzıma burnuma giren kumları temizleyip, yenileri için çabaladım, sonunda başardım.
ÖĞRENDİM; Ben varsam herşey var burda!
Bu bereketli toprağın suyu da benim, tarlası da....

OLLLEYYYYYYYYY GELDİ ÇATTI YEPYENİ BİR ŞIMARMA GÜNÜ DAHA!
Bu yıl bir İspanyol nidası kadar evrensel olmayı
Olmadı bir İspanyolla evlenmeyi!
O da olmadı seneyede böyle oleyyyyyyyyy diyebilecek kadar sağlıkla,mutlulukla, huzurla ulaşmayı istiyorum.

Biliyorum ah bu ben, yine aşka sıkıca sarsılacak
Yorgun bir arı olup, kendini papatyaların üzerine uzanmış bulacak
Seviyoooo sevmiyoooo yaparken
Kalbimin zarif efendisine sonsuza dek doymayacak
VE
Aşka düşüp yorulacağım

Kendimi yine unutacağım...

ah bu ben kendimi nerelere koşsam
saklansam bir yerlerde gizlice ağlasam
ah bu ben kendimi nerelerde bulsam
çekilsem sahillere hayaller mi kursam

KUTLAYIN BENİ !
Çalsın fonda inceden bir MÜZEYYEN ABLA...
Yine mi güzeliz yine mi çiçek!


Son not:
UCU SONSUZA BAĞLANMIŞ BİR SARMAŞIK SALINCAK BUGÜN DÜNYA
SALLIYOR BENİ KOLLARINDA...
Bu galaksinin değerli bir parçası olduğumu hatırlatan, yolculuğumun tüm kahramanlarına şükranla...


elçingören
25 şubat 2010
istanbul/türkiye/dünya
02:11

24 Şubat 2010 Çarşamba

ARDINDA TOZ BULUTU BIRAKAN, BENİM SEVGİLİ HARAMİLERİM!



(Bugün benim için,
Çileğe olan alerjime yenilip vücudumda çıkan kızarıklıkları giderme günüydü.
Kışın ortasında çilek alerjisi tekrarlayan ben, başımı derde sokmaya bu kadar
hevesli olduğum anlaşılmasın diye bir kiloya yakın çilek yediğimi kimseye söyleyemedim

Ceza olarak doktorum bana iğne olacaksın dedi
İğneyi uygulayan o hassas kalpli Prens'e teşekkürümle
Yazı bu yüzden gecikti... Üzgünüm.
Ama yaramazlığım beni yazının konusunu oluşturacak kadar besledi diyebilirim.)


Güneşin şimdiye dek dokunamadığı karanlık duygularınızın üzerine değen ışıklar vardır.
Bir kaç yıldız yılı uzakta diyebileceğiniz kadar nadir görünen ışıklar-zamanlar-
Hissettiğiniz anda kaybolan, uçucu bir koku gibi, duyumsamayı isterseniz bir kez daha bir kez daha.
Gözyaşlarınızın içinde kaybolup giderken hayatın devam etiğini hatırlatan şeyler vardır.
Küçücük şeyler.
Hiç tanımadığınız biri peçete uzatır, sanki gözyaşınız evrene karışırsa zor toparlayacağınızı bilir gibi.
O sırada boynuna sarılıp öylece kalmak ister misiniz sizde?
Bir yabancı olmaktan çoktan çıkardıklarınızın yanında değil de, orda kalmayı diler misiniz?

Güvenli limanlar dediklerimiz nerededir?
Neden rüzgar hep kendi karasularımızda kalmamıza izin vermezde uzaklaştırır bizi ?
Çok iyi tanıdıklarımız! üzerinde daha derin düşünmemiz gerektiği için mi?
Şüpheci bir kötü kahin olmaktan bahsetmiyorum.
Sadece güvenli dediğimiz yerlerin haritasını ucundan yakalayıp çekiştirmeye çalışıyorum.
Üzerindekileri yere dökmeden , birinin baktığı anlaşılmasın diye son duruşunu ezberime işleyerek-haritayı hemen yerine koyacağıma söz vererek-bakıyorum.
Varsayalım ki tanımadığımız birinde duruyor.
İçimizi dışımızı çözümlemiş olanlardan çok uzak bir yabancıda o harita.
Ne yapıp edip o limana ulaşmak isteği ile, bir gün bize geleceğini beklemek midir elimizde olan?
Deliler gibi her gün yeni biriyle tanışmak gayesinde olmak mı?
Hayır! Varamadan o limana;
Ölmekte zor,kalmak ta...

Yıllardır bir Fransız yapımı filmde izlediğim karenin, içine girmek istiyorum belki de.
(Adam ve kadın beyazın hakim olduğu az ışıklı bir odada uyumaktadır.
Telefon çalar ve adam ahizeye uzanır.
Kadın sırtı dönük konuşmayı dinlemektedir.
Telefonda ikisinin hayatının geri kalanıyla ilgili planlamalar yapılırken kadın gülümseyerek uykuya dalar
Mutlak bir güven duysunun dışında hiç bir şeyin kadının yüzünde öyle bir gülümseme oluşturamayacağını düşünürsünüz.
Konuşma sürerken kadın uykuya dalar/ İnsanın sonunu duymak için beklemediği kaç hayat planlaması vardır? )
Bu yüzden güven duygusunu kutsal bir tac gibi hayatıma katan ilişkiler, iş ortaklıkları isterim.
O filmi izlememiş olsaydım o tactan vazgeçebilirdim belki.
Ama filmde birkaç dakikada olsa da gördüm.
Unutmasam iyi olur bunu! demesem de;
Unutamadım...

İnsan;
Hızlandırılmış biçimde akan hayat gösterimindeki karışık görüntünün içinde kendini arar bazen.
Sokağın köşesinde bir eliyle ateşini ölçerken, diğerini cebine sokup parmaklarını avcuna geçirir.
Yalnızlaştırılmış anlarla o sokak köşeleri hep rüzgarlıdır!

Güven; Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, itimat.
Türk Dil Kurmu sözlüğünde böyle kısacık açıklanan bir kelime, güven.
O halde pratikte
Birine güvenmek; Korku çekince ve kuşkularımızı o rüzgarlı köşe başlarında bırakıp, yalnızlaştırılmış anlarımızı bağlanma duygusuyla kalabalıklaştırmak demek oluyor.

İtimat ettiğimizde açılıyor bin yıldır kapalı duran kapılar.
Kırk harami çıkıp gidiyor açılan kapıdan.
Arkalarından bakarken oysa tek tek girmişti içeriye bunlar diye düşündürüyorlar.

AÇIL SUSAM AÇIIILLL ! demediği
O çok gizli parolayı söyleme zahmetine girmediği halde bütün kapılarınızı ardına kadar açtığınız birini, böyle bir günde uğurladığınızı görmek ne tuhaf değil mi?
Bir başkasını içeri almak için açtığınız kapının önünde- güvendiğiniz için sizi yüksek kulelerden atıp, ağzınıza yanar dağ lavları püskürten,türlü oyunlarına sırf güvendiğiniz için kör baktığınız-bir başkası.
Onun çoktan gittiğini düşünürken, içinizde bir yerlerde sonsuza dek gözden kaybolmayı bekleyen karlı dağlarınızın müstakbel yaratıcısı.
Güven işte tam o kapının ağzında görünüp kaybolur.
Birini tanımakla, bir diğerini hiç tanımamakla ilgi olmadığı
Hayatın dağılmış perdesinde böyle beliriyor ;
Çok iyi tanıdığınız birini, bir yabancıya tercih edebileceğiniz zamanlar gelip çatıyor işte.

Aklınıza bir teselli bırakır uçar kuşlar, çiçekçi kadınlar yolunuzu keser ya hani rıhtımda, öyleyese hala bir varlığım duruyor dünyada dersiniz ya içinizden bu yazı böyle küçük şeyler için yazıldı.
Bana uzatılan o kağıt mendilde güven duygusu vardı.
Mutlak değildi belki, uçucuydu ama bir anlıkta olsa gerçekti.
Şu an üzerimde üzüm salkımları var, bir kamelyanın altındayım.
Bodrumun sıcağı yüzüme vuruyor, iyot kokuyor etraf.
Beyaz boyalı evler kadar şahaneyim.
Dikkatli baktığımda asfalt sıcaktan çizgiler halinde havaya karışıyor gibi olsa da ,
güvenli sabahlarımın içinde kendi iklimlendirmemi sağlıyorum...
Bir daha, kime ne kadar güvenmem gerektiği konusunda hesaplamalar yapmadan;
Haramileri izliyorum.
Zamanında BAĞDAT'ın bile altını üstüne getirmiş kalabalık soyguncularımı.
Uzunlu kısalı boylarıyla, kadınlı erkeli duruşlarıyla Haramilerimi...
Gidişleri ihtişamlı bir gece gibi
-beklediğim bir huzur gecesi ve fazlası-
Hayatın bu birkaç yıldız yılı uzakta olduğunu düşündürecek kadar nadir görünen ışıklarını -zamanlarını-seviyorum.
O fransız filmindeki kadın gibi geleceğimi planlayan hayata gülümsüyor,
böyle anlar yaşadığınızda, beni-bu yazıyı- hatırlamanızı istiyorum.
Bu arada ÇİLEK BEN SENİ BOŞUNA SEVMİYORUM!

Yazı notları:
İstanbul'u yarın -yeniden- Galata kulesinden izleyeceğim
Kim bilir belki bu küçük anları çerçeveleyen yabancıyla birlikte.
Doğum günüm olsa da bu yaşıma çilekli pasta yemeden gireceğim.
Belki de yerim şimdiden söz veremeyeceğim;)

elçingören
istanbul-bodrum
24 şubat 2010
18:00/21:00

23 Şubat 2010 Salı

UÇUCU




Akşamüstü Benjamin’le karşılaştık
Geçici bir güven uğruna temel özgürlüklerinden vazgeçenler, ne özgürlüğü hak ederler ne de güveni dedi.
Bir de ona soyadı olan Franklin’le hitap etmemi istedi.

Bu geçicilik hissi tahammülünü zorlarken vazgeçtiğin emeklerin hala masanda duruyor.
Ayrılık için bütün düğümlerini çözdüğünde geriye dönüp bakmayacağını bilirim.
Bu yüzden kal demedim.

Sen kendi kanatlarını gölgesini bile çektin giderken
Kanatlari altinla kapli kus ucamaz diye seslendi arkandan TAGORE duymadın değil mi?

Deha sonsuz güçlüklere katlanabilme yeteneğidir derler.
Ben sonsuz saçmalıklara katlanabilen birine ‘’Deha’’ demeyi uygun bulurum hep.
Ama tabii sende haklısın ‘’Dehalıkta bir yere kadar’’

Kalbini koru yeter ‘’Can sıkıcı dünya hallerinden’’
Bilirsin uçucu duygulardır, bitişi planlanmış alışkanlıklardan yapılma sevimsiz keder anlarının.

Giderken bıraktıkların sadece detaylardı.
Gerçekleri ve altın kaplı kanatlarını yanına aldın.
e.

devam edecek...

22 Şubat 2010 Pazartesi

İÇİNDE BALERİNİN DÖNDÜĞÜ MÜZİK KUTUMU BİR DAHA HİÇ KURMADIM!



O masalın içinden geçerken,kendimi bırakarak girdiğim kapıdan gerçeğe baktım.
Anladım!
Yüzüme çarpan rüzgarla kanatlarımı içime kıvırdım.
İnsan masallara kırılır mı?
Ben kırıldım...
Annemin kristal vazosu gibi desenlerimden ayrıldım.

İçinde balerinin döndüğü müzik kutumu bir daha hiç kurmadım!

Kimi zaman hayatın o geçmişe ait bütün sayfalarında -elleri cebinde-dolaşır ya insan, öyle dolaştım.
Begonvillerin sarktığı balkonlar, çatılarında su depoları olan evlerin yanından geçerken henüz çıktığım masalın içindeki, atlı karıncaya da uçan halıya da bozuk çaldım.
Tepemdeki güneş saçlarımın rengini bir ton daha açarken gerçeğe olan bağlılığımı alkışladım.

Hayatı sevdim; Lunapark aynaları kadar yanıltmışken bile beni.
Kendimi bağışlamayı öğrendim.
Omzuma dokunup;
-Şiiii geçecek sonunda! dedim.

Yağmurun her öğle sonu yağdığı bir kentte kışı bitirmek için sabredebildim!

Belki sonsuza kadar yanlıştım
Belki şimdiye dek kazandığım herşeyi, tek elde kaybedecek kadar dikkati dağılmış biri.
Ama şu karşımdaki bendim işte.
Sonuna kadar denemeye değecekti.

Daha bir kaç yıl önce -kollarına kapı kanatları takıp uçmaya kalkışan Cevheri gibi- yenilmiştim uçma arzuma.
Tam bir hayal kırıklığı olup çıktım sonunda.
Benim Hezarfen Çelebi olmak için Üsküdarım yoktu ki dedim...
Galata Kulesinden kendimi boşluğa bırakarak Boğazı geçebilmeyi akıl edebilmiş olsam da.

İçime kıvırdığım kanatlarımla gerçeğe döndüm.
Aşk, hayat bilgisi, bağlılık ve diğerleri orda kaldı.

Dalları yerlere kadar uzanmış elma ağaçlarından, mis kokan turunç bahçelerinden yürüdüm.
Yolumu uzatsa da yürüdüm!
Sadece kargaların ulaşabildiği narların içi dışı çıkmış hallerini gördüm.
Ne nara üzüldüm o adımlarımda ne korkuluğun işe yaramadığını gören çiftçiye.
Korkulukta masalları çağrıştırıyordu o zamanlarda, bu yüzden sakıncalıydı!

Parmak uçlarıma basarak çıktığım masaldan bana sadece bazı silik anlar kaldı.
Takılıp uzun uzun baktığım o anlar, bazen açıldı, bazen daraldı.

/Eve girip pencereyi açtığınızda ya da salataya uzandığınız ilgisiz bir anda aniden gözlerinizin önünden geçen bazı kesik kareler vardır ya hani o anlarda boşluğa daha dikkatli baktığınızı söyler yakınlarınız.
Yaralarınızın sızladığı akşamlar,sabahlar, öğlenler,gecelerdir onlar.
Ve biraz da
Her kelimesine inandığınız masallardan çıktığınız -vazgeçtiğiniz-aşklardır.
Kapıyı çarpıp bitirdiğiniz tartışmalı birliktelikler aklınızın ucuna bile gelmezde, sessiz sedasız bu vazgeçmeler doldurup taşırız içinizi./

İnsan masallara kırılır mı?
Ben kırıldım...

Sonra bir gün bir yerde bi şey oldu.
RED KİT gibi zayıf -uzun boylu adam dedi ki;
Değil inanmak,bir masala girecek kadar küçüksün sen!
Hala annenin ayakkabılarıyla komodinin üzerindeki ruja ulaşmaya çalışan.
Koridorda bir sağa bir sola yalpalayarak yürüyen komik bir Küçük Hanımsın.
Düşersen dizlerin kanar ve ağlarsın.
Dene bak, ağlayacaksın!

Ağladım çok ağladım...
İstanbul'a döndüm.
SONRA GİDİP BALERİNİ DÖNDÜRDÜM !






elçingören
22şubat2010
02:50

20 Şubat 2010 Cumartesi

BENİ ALDATTIĞIN İÇİN TEŞEKKKÜR EDERİM!













Bazı şarkılar vardır iğnesini kalbinizi çizerken yakaladığınız.

Ve bazı fotoğraflar , kişisel tarihinizin parçası olmaktan öteye geçmiş.

Bir mum kokusu nerde olsa tanınan

Saç rengi güneş battıkça hatırlanan.




Yüzünün sadece bir yanında asılı duran gamzemsi çizgiyi bir daha hiç göremeyeceğinizi düşündüğünüzde içinize saplanan zehirli oklar.

AYRICALIKLARINI SONUNA KADAR KULLANMIŞ,
SİZİ SADECE ONA TANIDIĞINIZ İMTİYAZLAR KADAR SEVEBİLMİŞ BİRİ İLE YOLLARINIZI AYIRDIKTAN SONRA KALANLARDIR BUNLAR.

Gemiler yakılır, yollar yürünür.
Basamakları kırık dökük merdivenden çıkarak bir yere varılır sonunda.
Rüzgarlar saçlarınızı tarar, uzaklaşırken anılar.

BİR KÜVET HİKAYESİ gibi Nazım' ın
Fahire ile Süleyman kadar yalnızlaşılır...
Aldatılmakla karşılaştıysanız bilirsiniz, bazı acıların geçici olmayacağını.

''Bir İngiliz romanında okudum der kadın
bu işlere yarayan otellerde
kırık küvetler varmış.
Sizinkinde de var mıydı ?
— Bilmiyorum.
— Hele düşün,
toz pembe çiçekli, kırık bir küvet?
— Evet'' *
Ah o sorular cevaplar...
Zehirli oklar üzerine zaman basıp çıkılan zor anlar.

Bir zaman sonra
''denizden dönerken
gökte yıldızlar, ağaçlarda yaz meyveleri varken
birdenbire durup
muhabbetle bakıp gözlerine
suratına tükürür gibi bir tokat vurur insan sevdiğinin'' *

O zehir karışmayagörsün kana...
Aldatılmanın olduğu her yerde aynı koku aynı yara!
Korkma benden BEN SENİN YAKANDAN DİZ ÜSTÜ DÜŞTÜM *der şarkılar.

Masallar her an biraz daha uzaklaşır inanabilmek için durduğunuz o masum yerden.
Yapraklar sararıp düşerken parklara, birlikte oturduğunuz bankları ıslatır sonbahar.
Yürüdüğünüz yolları değiştirir belediyeler.
Yeni şarkılar karışır akşamlara, yeni sesler eklenir sesinizin yanına.
Telefon rehberiniz ayıklanır, yazılır silinir isimler hayat toparlar dağınıklığınızı size farkettirmeden.

Beni aldattığın için teşekkür ederim! dersiniz bir gün.
Boş bir iskelenin paslı demirlerine yaslanırken.
Daha önce oturup açık denizi izlediğiniz kayalıklarda artık başka biri olarak yürürken...

Şükran duygunuzu uyandıran biri sayesinde, daha önce paramparça edildiğine bile memnun olur insan.


Beni buraya, senin karşına, yaşadıklarım getirdi!
Beni tam buraya, SENİN SEVGİNDEN ÖNCE!

Bazı yıkılışlar, daha parlak kalkışların teşvikçisidir*
İyi ki yıkılıp kalmışım senden önce dedirtir gelen o özverili Sevgili.

Çocukluğummm diye kokladığınız çiçekleri getirip bırakır kucağınıza

Şarkıları başa alıp dinlemek gibi,
yıllar sonra defterin arasında bulunmuş bir yazıyı tekrar tekrar okumak gibi
KENDİNİZE OLAN TUTKUNUZU SİZE GERİ VEREN BİR HATIRLATMADIR AŞK.


Birine yeniden güvenmenin, -sırtınızı dönerek uyuyabilecek kadar güvenmenin- hazzını verir


Sarılıp uyumakta vardır elbet!
Genellikle bunu tercih edersiniz.


Sırtınızı döndüğünüzde, bacağını belinize saran birinin o uykuya daha önce katılmamış kaç ölçek huzur kattığına şahit olmadıysanız.


EVET!
Bazı şarkılar vardır iğnesini kalbinizi çizerken yakaladığınız.
Kalbinizi o iğneden kurtarmayı başardığınızda yeniden, yeniden AŞK' a başladığınız...



elçingören
20şbat2010
02:50



* Nazım Hikmet/ Bir küvet hikayesi
* İlhan Şeşen
* Shakespeare!

19 Şubat 2010 Cuma

Biri KÜÇÜK PRENS' mi dedi?




Sevmeye başladığınızda size ait olan dünyadaki alanın azaldığını- egemenliğinizin olduğu bazı bölgelerin hızlıca bayrak değiştirdiğini-görürsünüz.

Aşk ve sevgi üzerine kullanılmış bütün cümlelerin sadace sizin şu an yaşadığınız duygu için uygun olduğunu düşüdüğünüz zamanlar vardır ya sihirli bir el çenenizi hafifçe yukarı kaldırıp

gözlerinizin içine bakarken dünya döner.

O hep dönen dünya bu kez etrafınızda uzun dağınık çizgiler bırakarak geçip gider yanınızdan.

Aradığınız şeyin ne olduğunu bilmeden onca zamandır yürüdüğünüz çölde bir su kuyusunun olabilme ihtimalini hatırlatan yazarı anımsadığınız zamanlar vardır ya anlardan bahsedelim biraz.

Sonunun ne olduğunu asla bilemeyeceğiniz bir hikaye mi yoksa baştan beri kurgusu tamamlanmış sonu için alternetifleri sınanmış ilişkiler midir cazip olan?

Tehlikeli sularda bir adım öteye gidemeyenler vardır bir yanda, bir diğeri suyun tadından, sertliğinden, berrak ve dalgasız halinden hoşlanmaz.

İlk tanıştığımızda böyle değildin! diye hırsla ağzımızdan çıkıveren o cümlede kocaman iki yanlış vardır.
Biri; Zaten biriyle kez tanışılır iki kez değil!
Diğeri; Tanıştığınızda tıpkı sizin gibi sonunun nereye varacağı telaşında olan o kişi bu merakla GERÇEKLİĞİNİ YİTİRMİŞ DURUMDADIR.

İLK GÜNLERDE BİR DEFİNENİN BAŞINDA DİZ ÇÖKÜP, İÇİNDEN ÇIKAN İRİLİ UFAKLI TAŞLARI KURCALAYAN AVCILAR GİBİ ELİNE ALDIĞI HERŞEYİ ETRAFA FIRLATIR AŞIKLAR.
GÖZLERİ BİR SONRAKİ PARÇA İÇİN DAHA BÜYÜK AÇILIR KAPANIR...
AŞK DAĞITTIĞI HERŞEYİ TOPLAMAYA SÖZ VERMEMİŞ OLMAK MIDIR?
SEVGİ İÇİNDE BAŞKA NİCE DUYGUYU SAKLAYABİLİR DÜŞÜNCESİYLE DAHA MI SAĞLAMDIR?

Ne bu sağlamcılıkla ne de dağınıklıkla başa çıkabilir insan.
Aşkta sevgide birbirine ait olan şeylerdir.
Onları ayırmaya çalışmak budalalıktan ileri giderken,üzerine yazılan tüm yazıları bir solukta okutmaya yetecek kadar da ilgi çekici.
Araştırmacılığından şüphe edilecek olanlarımız bile, bir derginin ucunda AŞK kelimesini yakalasadığı anda bir solukta okumaya yönelir.
Ve herkesin söyleyecek sözü vardır, neredeyse bilge kadar.
Madem bu kadar iyi biliyoruz, ezberledik, yuttuk, sağlamız kayalar kadar neden işler yolunda gitmez bayraklar kaptırılırken.

Bugün kendini hayalperest diye tanıtan bir dostum bloguna Küçük Prens'in bazı cümlelerini eklemiş.
El yazısıyla olunca beni daha da mutlu etti.

Küçük Prens diyorki; EVCİLLEŞMEK BAĞLAR KURMAKTIR

BİRİNİN SENİ EVCİLLEŞTİRMESİNE İZİN Mİ VERDİN?
O ZAMAN GÖZYAŞLARINA HAZIR OLMALISIN.

Yıllar önce belki üst üste 7 kez okuduğum şahane bir kitaptı.
Sevdiğim cümlelerin altını bile çizememiştim bende bu alıntıyı yapan CASİLO gibi...
Sonra bir yetişkine! vermiştim kitabı.
Uçakta okumuş.
BELKİ KÜÇÜK PRENS'İN GÜLÜNÜ YETİŞTİRDİĞİ GEZEGENE EN YAKIN YERDE BİTMİŞTİR KİTAP.

Ah hayat...
Ne deli ne dolusun
Herşeyi bir sebebe bağlarken bazen nasıl olurda bu kadar yarım bırakabiliyorsun.

Tıpkı Küçük Prens gibi bazen gülün olduğu gezegenden ayrı yaşıyoruz
Ya da tam yanımıza, evimizin, yatağımızın içine koyuyorsun da dikenlerinden şikayet ettriyorsun.

BENİM İÇİN ÇOK CÜMLESİ VAR KÜÇÜK PRENS'İN
Ancak şu an kütüphanemden uzaktayım.
BİR KÜÇÜK PRENS YAZISI'NI İLERDE MUTLAKA YAZACAĞIM.
Şanırım şimdilik sadece şu cümleler yeterli olacaktır;
KÜÇÜK PRENS öyle şirin, öyle masumdur ki okuyan bir daha bir daha okur.
Kitabı ezberlediğinde ezberini bozmayacak masumlukta birini aratacak kadar etkilidir.

ANCAK KÜÇÜK PRENS YOKTUR.
SANILAR VARDIR.
EVET KÜÇÜK PRENS YOKTUR!
AMA KİTAPTAKİ O TAHTI GEZEGEN KADAR BÜYÜK, ŞAPŞAL VE EGOSU TAVAN YAPMIŞ KRAL ÇOKTUR.


Bağlar kurmaktan söz ediyorduk.
Köksüz nilüferlerin aksine bağ kurduğumuzda sahici! bir yaşama kanat çırptığımızı sandığımız aylak zamanlardan.
SİZ HİÇ MUTSUZ NİLÜFER GÖRDÜNÜZ MÜ?
Ben ne zaman baksam dört başı mamur gezinir suyun içinde.
NE ZAMAN NERDE NE KADAR KALMAK İSTERSE.
Ama tabii bu şu demek değil;EVCİLLEŞME!
Elbette bağlar kurulur, bağlar iyileştirilir, bağlar ile gönülden sadık mutlu ilişkiler kazanılır.
YALNIZCA GİDİP ŞAPŞAL KRALLAR YA DA EGOLU KRALİÇELER BULURSAK GEZEGENİ DAR EDERİZ KENDİMİZE
BU BİRİNİN KENDİNE TAKTIĞI ÇELMEDİR
VARLIĞINA YAPTIĞI BÜYÜK HAYDUTLUKTUR...


Yalnızca seni sevenleri sevmek, sevgi değil, değiş tokuştur der Cenap Şehabettin.
Öyledir evet.
DEĞİŞ TOKUŞ İŞLERİNE GİRENLER KARLI ÇIKMAMIŞTIR, SADECE KARŞILIK VERMİŞTİR.
O da başka bir denklem tabii
Doğrusu PLATONİK bir aşk, eğlencesi bittiğinde kursağınızdan çize çize geçiriverebilir duygularınızı.

Ancak yazarın anlattığı bir sevginin altın tozları olmalı.
Hani sizi hayatında asla değerli kılmamış birini bile parlatmak gözünüzde, nedensizce kusurlarını örtmeye çalışmak, bir iyilik duygusu içinde.
Ve bir şey beklememek.
''Yetinmek'' cümleler içinde sayısız kez kullanıp genellikle hakkını veremediğimiz o küçük kelime.


Hiç düşündünüz mü?
Sonu o en sonu neresidir bir sevginin?
Hani en başından kafaya takıp ter kan içinde oraya varmak istediğimiz yer.
Vardığımızda su bile istemem diyecek kadar doyacağımız yer!


Az gider insan uz gider
Eğri gider düz gider...
Bir yere çıkar herkes, bir limana yanaşır gemi, rüzgarın sırtından iner uçaklar...
Bin kere sever bin kere yanılırsa da aşıklar dener hep yanılır

Uçurtmaların kuyrukları, misketlerin içindeki yelkenliler gibi biri göğe biri denize karışmak ister.
Eninde sonunda varacağını bilerek, buna imkan yok gibi görünse de; DENEYEREK!


Denemek ve yanılmak için bütün bir yaşam kollarınızda ama;

TAHTI GEZEGEN KADAR BÜYÜK BİR KRAL
EGOSU YAŞAM KADAR GÜÇLÜ BİR KRALİÇE VARSA HAYATINIZDA SİZE YAŞAM YOK DEMEKTİR ORDA!


elçingören
19şubat2010
02:57

18 Şubat 2010 Perşembe

SADECE AŞK YAPTIRABİLİRDİ BUNU BANA...


Yıllarca kaç cümle saklamışsam içimde,
her birini o masal tepesinden,
Zümrüt_ü Anka kuşunun ensesinden bırakıyorum boşluğa...

Çizgi filmleri izleyip uçabileceğini sanan çocuklar gibiyim
Uçabilirim...


elçingören
marmaris'09

17 Şubat 2010 Çarşamba

PİCASSO VE BENİM ÇIPLAK CİN ALİ'LERİM...



Kendimi tanımaya başladığım anların en başındaki fotoğrafik hafızama bakıyorumda;
Kağıt üzerinde şekiller çizmeye başlayan beni, şimdi bile anlamıyorum!

Kocaman kafasının altında minik gövdeli yaratıklar mı dersiniz, çatısı yamuk evler mi...
Saçları kıvır kıvır kadınlar vardı resim defterlerimde ve yüzlerinde ben olurdu genellikle.
O yıllardan beri en başarılı çizimim çıplak ve duran Cin Ali oldu
Babam bütün o çirkin çizimlerime hayran olur çerçeveletir asardı.
Yıllar sonra bir gün işyerinde çıkan yangından kurtardığı önemli! evrakları eve getirdiğinde benim eğri büyrü evlerimi, asla ağacı andırmayan ağaçlarımı görmüştüm.
O an derinden sevildiğime inandığım muhteşem anlardan biriydi.

-Elinde isli kağıtlar, gözlerinden ışıklar saçarak -Bak bunlara bi şey olmadı Prenses! deyişini bikaç bin yıl geçse de unutmam-

Resim çizmeyi hiç başaramadım.
Ama babamı memnun etmek dünyanın en kolay işiydi.
Çünkü beni seviyordu.
Çünkü birini sevmek ona ait olan herşeyi bütün kusurlarına rağmen değerli bulmak,beğenmekti...

Çizemedim.
Doğru düzgün bir tek dalı olan ağaç...

Çünkü hep rüzgarla eğilmiş bir ağaç çizmek istedim, rüzgar tam ona dokunurken
Koşan, yüzen, yemek yiyen Cin Ali çizmeliydim, giyinik bir Cin Ali
Vapurları tam yol giderken
Arabaları dönüş yaparken
Trenleri hızla geçip giderken...



Resimle ilgili büyük yeteneği çok küçük yaşlarında ortaya çıkan Picasso’nun söylediği ilk sözcük İspanyolca kalem anlamına gelen Lapiz’in kısaltılmışı “Piz” olmuş.
Ben konuşmayı doğru düzgün bilmiyorken bir fıkra uydurmuşum;
Fıkra tam olarak şöyle;
Bi adam vavmış yoyda yüyüyomuş önüne bi vikfofon çıkmış adamın başına düşşmüşş adam bing bang bong öyymüşşş ??!!-

Sonra kahkalar atıp kendi etrafımda dönüyormuşum vikfofoooon diye bağıra bağıra.

Anlıyorum adamın karşısına çıkan mikrofon nasıl oluyor da başına düşmüşte olabilir diye düşünüyorsunuz?
Bilemiyorum :)


İlk kelimem değil ama ilk sözlerimin içinden çıkıp hayatıma yerleşmiş mikrofon.
Picasso Piz derken ruhunu takip edip kendini renklerin dünyasında bulmuş farketmeden.
Seslerin arasındayım ben.
Duran ve artık şortlu Cin Aliler çizen ben!



Ressam ;Cisimleri gördüğüm gibi değil, düşündüğüm gibi boyarım dermiş.
Öyleyse resimlerinde onun düşüncesini görmekle başlıyoruz beğenmeye.
Düşüncelerindeki geçişlerin kusursuzluğu için takdir ediyoruz belkide.
Onu seçimleri mi adını asla duymadığımız -duymayacağımız- çizerlerden ayırıyor, seçmedikleri mi?

Büyük bir aşkla bağlandığı sevgilisi onsan bebek beklediği sırada eşinin boşanmaya karşı çıkmasını kaldıramayan Picasso bir süre herşeyden uzaklaşıp şiir yazmaya başlamış.
Yani üstün yeteneğinden bile vazgeçecek olmuş koca yaşında.

Bilirsiniz bazen;
en iyi
en başarılı
en yetenekli
en güçlü
en zengin olmak yetmez.

Herşeyi birden yoluna koyabileceğinize binlerce kez sizi şahit eden omuzlarınız bir gün aniden düşüverir.
Bir gece yarısı, herkes uyumuşken, ya da bir sabah daha kargalar bile uyanmamışken...

Biri çöp bacaklı bir Cin Ali çizebilir bütün bir yaşamı boyunca, diğeri paha biçilemez değerde tablolar mevsim mevsim...
Ama bir yere çıkarır hayat herkesi.
Eninde sonunda bir değer bırakır avuçlarının ortasına...

Hiç bir ayrılıktan kaçılmaz derler ya, acının tam göğsünüze saplandığı zamanlarda içinizden bir şarkı, bir sayı, bir şiir, bir renk, bir isim tutar bırakmazsınız ya
Hani göz alabildiğine mavi Kıbrıs Dipkarpaz'da
sarı Ankara Beypazarı yolunda
yeşil Artvin Hopa'da
Siyah Bartın Amasra'da tepedeki küçük ormanın kış akşamında görünüp kaybolur ya...
Herkes için bir yaşam kadar değeri olur herşeyin.
Bir tek yaşamı ömür yapabilmek için gerek vardır tüm bunlara...


resimler ve sesler
aşklar ve matemler
yaşlar ve sevinçler
işte böyle şeylerdir gelir geçer...

hayat
rüzgarla eğilmiş ağaçları
tam yol giden vapurları
dönüş yapan arabaları
hızla giden trenleri verir herkese

Al bunlardan ömür yap der!
Al bunlardan başlangıç
Al bunlardan son yap!

elçingören
17şubat2010
istanbul

16 Şubat 2010 Salı

PİSAGOR'UN YAKUT MAKASI



Bir gün Pisagor şöyle dedi; Sizden daha az mesut olan birine asla saadetinizden bahsetmeyin.

Görgü kurallarının ilişkiler üzerindeki etkisinin küçümsenmeyecek bir boyutta olduğunu savunmuşumdur.
-Ona aklı ermiyor işte!diye geçiştirilen uygunsuz bir tavrın kabul edilir yanı yoktur aslında.
Herşeyi akıl edebilen biri bazen öyle şeyler yapabilir ki bir kızılderili sözüyle zatara olur.
Zatara_ nehrin üzerinde giden odun! demekmiş.
Sizinde bu kelime ile seslenebileceğiniz bazı tanışıklıklar yaşadığınıza eminim.

Yüzen odun olmak bir marifettir.
Hayatta bir tek dal pırasa olabilmek gibi, tek işi bir tek dal pırasa olmak.
Ya da açık yeşil bir cılız ot...Görevi ot olmak ve ot kalabilmek.
Asla küçümsemiyorum.
Yaratılmış her şeyin mucizevi bir anlamı var.
Ancak insan kılığında çıkmasalar karşımıza...

Örnekleyelim;

Mutsuzluktan böğürerek ağlamak istediğiniz bir sabah asla haz etmediğiniz biri mutluluk sarhoşluğuyla gelir ve koca kanatlarıyla herşeyin düzeleceğine olan umudunuzu mikronlara ayırır.

Haydutlukları bununla da kalmaz solgun ve çaresiz duran yüzünüze bakıp gözlerini belerterek! mutluluktan içinin içine bi türlü sığmadığını -ki zaten beynine bile bi parça akıl yerleşememiş

olan biri sonradan neyi içine sığdırabilir- ve sizinle paylaşmazsa çatlayacağını söyler.

Size -Nasılsın? bile dememiştir, ve aslında şimdiye dek nasıl olduğunuzu hiç sormamış ve önemsemiştir, ayrıca bu tip insanları mutsuzken hiç göremezsiniz.
Mutsuz olduklarında görünmezler, ve sizi mutlu göreceklerine taş olmayı yeğlerler...-

O anlatırken sinirinizden bayılacak duruma gelir ayrılan mikronlarınızı ayağınızın ucuyla masanın altına iter ve dişlerinizi alt dudağınızla yakın temasta konumlandırırsınız.

-Tanrım anlıyorum beni cezalandırmak istiyorsun ama neden şimdi? dediğiniz zamanlardan söz ediyorum.

Tabii bu hayatınıza uzaktan bakan biri için yılda bir iki kez katlanılabilir bir döngüyle yaşanabilir.

Birde aşkın, aile bağlarının, şirket ortaklıklarının ya da uzun süren çalışma arkadaşlıklarının getirdiği durumlar vardır.
Önce çarpışılır sonra ya uzlaşılır ya da kabul edilir.
Birini olduğu gibi kabul edebilmek erdemi işaret ediyor olsa da zararlıdır.

Yaş alırken
Bazı kabalıklara, içten pazarlığın yollara döküldüğü anlara şahit olursunuz.
Rol çalanlar, herşey bi eline yüzüne bulaşsın da ellerim çenemde izleyeyim diyen fırsat düşkünleri,tekerlekleri çamurlu cambazlar,hayal korsanları...
Hepsini toplasanız büyük bir çuvala sığar mı?
Şairin dediği gibi; Sarayburnundan atar mısınız elinizde olsa?
Bir seferde ve düşünmeden...


Bazı problemler çözülmez, oldukları gibi kabul edilir* evet
Ama buna rağmen zorlar hayat.
Ufukta gözbebeklerinizi diktiğiniz ışığı, gece ormanlarının uğultulu sesleri eşliğinde uzaklaştırır sizden yaşananlar.
En yakınızdan gelen bir küçük kötülük diz üstü düşmenizi yere kapaklanırken söylenmenizi sağlar.
Onlar -Onu o mesafeye ben getirdim! dedikleriniz ise suç elbisesini gönlünüzce giyebilirsiniz.
Kimseye yakışmayan o giysinin sağını solunu çekiştiriken anlarsınız sizi buraya kadar getiren bütün o hikayeyi.
Artık büyümüşsünüzdür.
Büyümek işte böyle bir şeydir çünkü.
Yara alarak ve diz üstü kapaklana kapaklana geçerek kırık dökük bir iskeleden limana varırsınız.

Kendinize bakar mısınız sizde zaman zaman uzaktan?
Birinin yakını olduğunuzu iddia edebileceğiniz bir öyküde hiç hayal çaldınız mı siz?
Çamurlu tekerleklerinizle iz bırakarak geçtiniz mi bir kalpten?
Rol çaldınız mı?

Görgü kelime anlamıyla; Saygı ve incelik, bilgi, görmüş olma durumu
Ancak sözlüklerde genellikle görgü kuralları olarak geçiyor
Görgü kuralları;Bir toplumda ya da toplumsal kümede, davranışların dış biçimlerini denetlemeye yönelik olan kuralların tümü, °adabımuaşeret.
Kaç kez zorlamdı adabınız edebiniz şimdiye dek?



Siz hiç bir matematikçi görgü kurallarından bahsetti diye düşüne düşüne buraya kadar varabilen birini tanımadınız belki.
Ben geldim burdayım işte...

Biliyor musunuz Sisam’lı Pisagor’un kurduğu matematik okulunda, tam bölenlerinin toplamı birbirini veren sayılara dost sayılar deniyordu.

Öğrencileriyle ders yaptığı bir akşam, okul karşıt dincilerce basıldı ve ateşe verildi.
İçindekiler öldürüldü, Pisagor ise okulundaki yangını söndürmek için oradan oraya koşuştururken alevler arasında kalarak can verdi...
Belki de o gün o derslikte bir kez daha sayıları bir kenara bırakıp bu kez dostluklardan-ya da en yakınlardan bahsediyordu.

Ve işte şöyle diyordu Pisagor;
Bazen yaşananlar, ufukta gözbebeklerinizi diktiğiniz ışığı, gece ormanlarının uğultulu sesleri eşliğinde uzaklaştırır.
Sonsuz kez mutsuz olduğunuz bir anda biri size saadetini anlatır.
İçinizi tam ikiye bölen bir yakut makas, karşılığında dostunuzu verir size.
Yaşamın büyük kısmı yanılsamadır!


elçingören
16şubat2010
istanbul


*Charles de Gaulle


ek:
Yazıyı internette yayımlamaya hazırlanırken aklıma orjinal adı; Edward Scissorhands olan (Makas Eller) filmi geldi.Evimde dev bir posteri olan bu film bir kez daha izlemeye dğer...

15 Şubat 2010 Pazartesi

Kova, tırmık ve kürek...



Bir zamanlar tuvaletinden! bile denizin göründüğü bir evim vardı.
Bahçesinde muz ağaçları, zeytinlikler.
Eve turunç bahçelerinden geçilir öyle varılırdı.
Sabahları sis olurdu ama zirvede değildim!

Kalbimin bir yumruk kadar kaldığı,vazgeçtiklerimin bir odadan diğerine geçerken görünüp kaybolduğu günlerdi.
Kendimi yarım bıraktığımı görürdüm rüyalarımda.
Kimi at görür murat der, kimi define görür zenginlik der ya ben yüzümün yarısını görürdüm.
Hiçbir anlam ifade etmeyen bir bakışı uyandığım andan itibaren çözmeye çalıştığım günler.
Kışın ilk zamanları ama kış yok ülkede.
Yine de soğuk.

Balkonun yalnız bir köşesine vuran güneş sadece ellerimi ısıtırdı.
Beşparmak dağlarının koca gövdesi beni de balkonumu da gölgelerdi.
Zaman çok şeyi değiştirip dönüştürüyor olsa da bana aynı etkiyi sağlayamadı.
Alışmadım ve ait olmadım oraya.

-Alışkanlıklar yerleşiyor;
Zamanın puslu ekseni önce seni içine alıyor sonra hafızanın ön kısmına yerleşiyor.
Odaklandıkça puslanan dünya, bir gün netleşiyor ve bir bakıyorsun ki artık geçmişten
uzaklaşmakla kalmamış yeni bir hayatın da parçası olmuşsun.

Yazık ki vazgeçtiğin onca şey daha önce her kelimesine yürekten inandığın masallar gibi gerçeklerden gitgide uzaklaşmış ve seni yalnız bırakmış.
Bu yeni sen olmayı reddediyor ve eski seni bir türlü bulamıyorsun!-


Alışmadım ve ait olmadım.
Hiç bir ülke, hiç bir aşk, hiç bir yasa, hiç bir ten bana kendim olmanın ötesinde bir harikulade duygu katmadı.
Bu, egomu fazla beslemişim gibi görünüyor olsa da kendimden memnun olmakla açıklanabilecek şeyler yaşadığıma bahse girerim.

Hani bazı evlerin önünden geçerken inceden duyulan şarkılar vardır yol bitene dek ruhunuzu ısıtır.
Hani ışıklı gemiler gece denizin gerdanlığıdır ve şu deniz iyi ki vardır!

İnsanın kendi olmaktan memnuniyeti de böyle bi şeydir.
Sadece yaşarken tadına varılabilen, ve kaybedilmeyecek kadar derinde muhafaza edilmesi gereken.

Kendimi kusursuz mu buluyorum?
Elbette hayır.
Yaşarken kimi zaman çirkinleşebilen ve kirlenen onca duyargamı suya sokup çalkaladıktan sonra hayata karıştırmak istediğim zamanlar oluyor
- bu çocukken deniz kenarında kova, tırmık ve küreğimle oynadığım zamanlara beni geri götüren bir etkinlik gibi-
Büyümekle ve büyüdükçe çamurla daha çok oynamakla ilişkisi var mıdır bu arınmaya çalışma halimin?

Hepimiz çamur içindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakar*
Böyleyse ensemi daha az yakmış olmalı şimdiye dek güneş!
Ve o halde ayaklarım kum dolu diye beni eve almayan büyükannem haklıdır.

Ayıplarımı,kusurlarımı, bilmeden yaptıklarımı kapının önüde akıtmam gerektiğini bana çocukken öğretemeyeceği için mi bütün suçu kuma atardı?

Bildiklerimle bitirebileceğim bir yazı değil ki bu.
Sadece yaşarken tadına varılabilen bir şey!
Bir de biri yazmışsa onaylayan bir ifadeyle ensesi az güneş görenlerin kafalarını sallayarak okuyacağı.
Gülümserken yazar tarafından yakalanadığını farkedenlerin sonuçlandırabileceği.
Belki bir sonuca varmasını hiç kimsenin istemeyeceği...



elçingören
15şubat2010
istanbul

*Oscar Wilde

14 Şubat 2010 Pazar

Apoletli


Ve işte bir 14 Şubat daha...
Sosyal paylaşım sitelerinden birinde ''14 Şubat gelmeeeee'' demiştim geçtiğimiz günlerde.
Geldi.
Aşk üzerine hangi cümleyi kurmaya kalksam hep başa döndüm.
Bu yüzden ne konuşmak ne de yazmak istediğim bir konu oldu.
Zihnim kamaşıyor böyle bir konuyla ilgili çok düşününce.
Bakın tam olarak şöyle bir kamaşma;


En iyisini ben yaşadım dediğim, her seferinde en sonuncusunda karar kıldığım bütün aşklarımdan vazgeçtiğimi gördüm.
Uzman!lar ''Aşk'' ve ''Sevgi''yi ayrı ayrı ya da birarada ölçüp sonra birbirinden çok başka! duygular olarak anlatsa da
ben her ikisini aslında tek küre içinde varsayıyor sadece birinin diğerinden biraz daha heyecan verdiğini düşünüyorum.
Pekala aynı şeyler değilseler de aynı kürede dönüyor zaman zaman birbirlerine karışıyorlar diyebilirim.

Ya da şimdiye dek Aşık olduklarımın hiç birini sevemediğim için,
bu iki duygunun sadece biri hakkında fikir sahibi olduğumdan iki duyguyu aynı şeymiş gibi değerlendirmeyi doğru buluyorum.
-Aslında bana, az da değil şimdiye dek çok sevdim gibi gelmesine rağmen tabii-
Yanılsamalar mı yaşıyorum?

Şimdi bu iki kelimeyi zihnimde bir nesne haline getirmeye çalıştığımda bile,
birinin 'atlı karınca' diğerinin 'yeni evimin huzurlu manzarası' olduğunu düşünme özgürlüğüne sahipsem, onları birileri keskin çizgilerle ayırdı diye bende ayırmak zorunda değilim!


Yıllar ilerledikçe
Aşk'ın bir hal,
Sevgi'nin ise o hali biçimlendiren bir duygu-durum olduğunu görüyorum.
Bu halde birbirine benzemeyen şekilde telaffuz edilse de beraberliklerinin vazgeçilmez olduğu kesinleşiyor.
Biri yoksa diğeri şiddetini kaybedebiliyor.

Aşk birini sevmeden önce kapıldığımız söylenen bir hal ise, onu çok sevdim ve aslında onu severken sonradan aşık olduğumu da anladım diyenlerimiz çuvallıyor mu?
Evrenin sevgi ile yaratıldığını düşünen ben, zaten sevgi-hayatın kendisine olan mutlak sevme durumu-olmadan adım bile atılamayacağını görüyorum.

Birini sevmek aslında onu rütbeye layık! bulmak olabilir mi?
Ben ona sadece aşığım! dediğimizde rütbeyi henüz iliştirmemiş olmak mıdır aşk?
Eğer onu sevdiğimi kendime söylersem ve yakın çevreme anlatırsam onu onaylıyorum ve size takdim ediyorum demek midir?
Böyleyse evliklikler-sevgililikler bittiğinde en çok o rütbeleri sökerken mi acır insanın kalbi.
Evet sanırım böyle oluyor...

İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır" der dostoyevski...
Veda acısı, kabuğunu soyar insanın; yaldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer birlikteliğin örttüğü tüm kusurları, ayrılık sergiler.
Bir ayrılık arifesinde helalleşilir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir
diyen doğru söyler*

Birlikteliğin örttüğü kusurlar kabuğumuz soyulduğunda ve yaldızlarımız kazındığında parlar.
O zaman bir kral ve bir ucubenin nasıl olurda bu kadar çabuk yer değiştirebildiğini görürüz.
Bir kraliçe de süpürgesi örümcek ağlarıyla dolu buruşuk bir cadıya dönüşebilir tabii.
Hayatlarını birbirlerine ödünç vermişler gibi iki suçlu; asla ele vermez birbirini.
Gözlerimizi olabildiğinden daha büyük açarak- açtığımızda daha iyi görebileceğimiz telaşına kapılarak- bakarız, bakarız, bakarız...
Aslolanı gölgeleyen bir otokontrol sayesinde telkinlerle yaşarız bir süre.
Aşk ve sevgi gibi ayrılıkta içindedir kürenin en nihayetinde.


Size başlarda söylediğim gibi zihnim kamaşıyor bu duygular üzerine düşündüğümde.
Bu yüzden sadece sorular sorarak ilerleyebiliyorum. Cılız bir fener aydınlığı bile kalmıyor, el yordamıyla ilerliyorum.

Bugün ayrılığın kabuk soyup yaldız döken hallerini bilmeme rağmen 27 yıllık hayatımın bir tek sevgililer gününde bile; Ne şahane bi şeymiş bu 14 Şubat! diyemediğimi hatırlayacağım.
Ama üzülmeyeceğim.
Anneme kart attım; Yaşlandıkça en sadık, en özverili, en anlayışlı sevgilim senmişsin gördüm! dedim.
Bu yıl İçim bir kuş kadar hafif.
Temize çektiğim bir yıl daha, ve artık en kıymetli sevgilime rütbesini teslim ettim...

Doğum günüme de az kaldı.
Kendime iyi ki doğdun şahane elçin'im yazan koca bir çiçek alacağım her yıl olduğu gibi- Hayır sanırım bir tek geçen yıl geçiştirdim bu geleneğimi-
Oyse geçen yılda tıpkı bu yıl gibi; doğduğum gün kutlanmaya değerdi...

Bu arada söz veriyorum.
Seneye daha anlaşılır bir anlatımla, yumuşak renkli şekerlemeler ya da beyaz pamuksu yaz bulutları gibi bir ''Sevgililer Günü'' yazısı yazacağım.
Hayat bana iyi davranırsa...
Ya da aşk diyeyim ben ona;
Artık beni sevmeye de layık bulduğum bir adamla bir kez daha yanıltmazsa...

Kutlanmaya değerseniz; Sevgililer gününüz kutlu olsun.

elçingören
14şubat2010





*Can Dündar

12 Şubat 2010 Cuma

Sırı dökülmüş olsa da her ayna; Bilge bir tarihçidir!

Ah omzumda bir kesik el ki...
Hala durmadan kanar! diyen Sezen olmasa daha mı hızlı ilerlerdim ben yolumda?

Neden her şeye yeten gücüm kuvvetim burada bu şarkının içinde teslim eder kendini düne.
Bizden geçti Azizim! dediğimde omzumun üzerindeki güneşle ışıldayan gözlerine bakarım dostumun; İçinde tutturduğu bir şarkıyla dilini çözer gece.

Yaralar kahve gözlü kabuklarını bağlar, ama zaman küresi kaprisli.
ZAMAN; Cüretkar bir gülümsemeyle dolaşır etrafta.
Gençliğini,güzelliğini sanattan ve kadından ve şöhretten, tek inananı kalmış bir dinin kutsallığından akan yaldızlardan alan hayat, zamanla verdiklerini zamansız alır.

Ait olan tüm duyguların tümünü birden toplayıp aksayarak giden cadıya dönüşen zaman süpürgesinden dökülenleri bile kimseye yar etmez o anlarda.

Orda kaldı yanağımın yarısı kendini boşlukla tamamlar...
Alıp götürdüğü bir benim yüzüm olsa ya, kazısam tarihinden derim hayatımın ‘’Pek Muhterem’’ karelerini.

Dedemin alnını, anneannemin rengini,babamın gözünün taa bebeğini, annemin sesini çalıp ormanın karanlığına karışan kara Şövalye gibidir filmden çıkışı.

Benim filmim diyemediğim, içinde senin olduğun bir şeyi ikiye bölemeyeceğim bir seyirdir bildiğim.
Bu yüzden benden geçerken Azizim; İçimde bir İstanbul türküsü söyler lavanta kokan bilekleriyle kadınlar, erkekler…
Adalardan vapurlar geçer, adalardan sesler, izler…

Bir zamanlar diye kurduğum cümleler çoğalmışken;
Bitmiş mi? Yoksa yeni gün mü başlamıştı omzumun üzerinden?

Ey hayat söyle bana!
Şu ''An''

Bir zamanlar mesut yaşarken nerde gezer sevdiklerimin gölgeleri, nereye çarpar kahkahalarının danteli çizgilenmiş elleri?

O değil de
Yıllar geçmeden daha;
Bu kesik el kimin elinin dokunuşunda yürür vaatleri tükenmeyen geleceğe?
Ne inatçı bir izmiş fotoğraftaki leke;
Sırı dökülen bir aynanın boşluğundan daha bilgin bu gölge!


elçingören
marmaris'09

Sezen Aksu dinlerken, ruhum yine onun şarkılarında dinlenirken...
Aniden...