Okuduysanız Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

24 Aralık 2010 Cuma

Heyyyy Kovboy!

Miço Kara göründüüüüüü! Diye bağırır dev dalgalı okyanusta.
Kalbimde hissederim sesindeki titreşimi! İçim yosun, dışım tendir benim!
Bütün duvarları kitaplık olan bir ev düşlerim
Güneşin ve sokak seslerinin panjurdan-beyaz demirli kapıdan sızdığı öğlenler çekiştiririm!
Bir şarkı gelir oturur baş ucuma; İşim gücüm budur benim, gökyüzünü boyarım her sabah!
Boyar ve karşısına geçerim;
Cennetin fotoğrafı işte bu köşeden çekilmiş olmalı derim!

Herkes kadar zalim biriyim, herkes kadar bağışlayıcı.
Düz bir çizginin üzerinden yürüdüğüm de olur, çizginin kıvrılıp daireler çizdiği de.
Ben düz yürüyemiyorsam çizgiyi kendinden geçiririm!
Aslolan tek şeyin ‘’Kendime duyduğum sonsuz iyi duygu’’ olduğunu bilirim
Hayatın hayranlıkla bana baktığını izlediğim zamanları sıklıkla keşfederim.
Egomla olan savaşını kaybedenlerin tesellisi kollarımdır.
Çünkü yağmalamadan geçerim bahçelerinden.
Dikenli otlarını sökerek, çalılarını peşime takarak ayrılırım dizlerinden
Bilinir bir tek kendime zararım dokunur…
Bu yüzden çocukluğumdan beri göğse çarpan tüm duyguların karşısında bir roman, bir ecza deposu, bir el feneri gibi kendime yardım etmeye hazır dururum.
Böyle sürer gider yazıya bırakırsam ‘’kendimi’’

Şimdi konuya gelelim.
Tanrının İstanbul’da gezerken cebinden düşürdüğü yaz gibi; Yüzümdeki gülümseyişi yüz üstü düşürdüm ruhumdan.
İyimserliğim akıp gitti orta yerimden.
Kendimi ve yaptığım işi önemsemekten vazgeçtim.
Bir sabah uyandığımda başladı her şey.
Elimi attığımda bulamadığım diş fırçam - macunum gibi el yordamıyla aradım banyoda, yatak odamda, makyaj çantamda… Göğsümde, aynadaki yüzümde, bir yılın son günlerinde…

Telaşımı bir parça ekmekle yuttum!
Geçmedi…

Hız tehlikelidir diyordu bir kitap.
Öyle ki yanından geçtiğiniz ağaçlar evler ve insanlar yüksek hızda çizgiye dönüşürler!
Otoyolda saatte 110 Km hızla giden bir aracın içinden dışarı baktığınızda sizde göreceksiniz.
Ben gördüm!
Renkli çizgilerden ibaret artık hayatım.
Önerebilir miyim peki?
Elbette hayır.
Söyledim ya size içim ‘’yosun’’ dışım ‘’ten’’ benim!
Uymayın, peşime takılmayın…

Benden normal biri olmamı beklemediğini söyleyen Hocam haklı!
Evleri, ağaçları, insanları çizgi gibi görmeye başladım! Diye onu bitmek bilmez içsel çığlıklarla arıyorum hep.
İnsan etraf çizgiye dönüştü diye savaş ilan eder mi?
Hırpalar mı bu kadar ruhunu!
Aaa bir çizgi daha işte diye söylenir mi?
Ona her ‘’Hocam’’ dediğimde mesleğimi seçerken-kim olduğumu henüz yarı çıplak görmüşken- hatırladığım bir elçin buluyorum.

Sırtında Keloğlan heybesi; Yola yeni çıkmış.

Ona böyle seslenmeyi seviyorum.
Çünkü yirmili yaşlarımın en başında tanığım bu adam, şimdi sonlarına geldiğim tarihlerde de aynı ‘’öğreticilik- yararlılık ve bilgelikle’’bana gülümsüyor.
Sakin olmam gerektiğini ise ilk kez öğütlüyor.
Sözünü dinleyeceğim yaşı seçiyor!
GÜVEN yaşamda yerine en son yerleşen duygu olmalı!
Çünkü kaprisli, kuşkulu, acımasız, meraklı…

Güvenmeyi seçiyorum!
Sakinim peki…
Söz verdiğim gibi; Oyalanıyorum bahçemdekilerle.
Çitlerin çevresinde dolanırken başka bir mevsim kapıma dayanana kadar sızlanmalarımı kesmeyi deniyorum.
Onarabilirim çatıyı ve belki dindirebilirim netlik kaygımı
Haberler hazırlarım, aklım uzaklara takılmışsa önüme oturtur oku bakalım şu a4 kağıdın üzerindekileri derim.
Okurum.
Kalbimi yoklarım ara ara.
İyi misin?
Güvende mi peki?
Beni; Heyyy Kovboy! Diye çağıran bir yakınım var bu yüzden iyi olmalıyım ben; İYİ
Düşen iyimserliğim için atıma biner, turlarım evreni.
Şimdi iyiyim biraz daha, size yazdım ya hani; İyi!

elçingören
24aralık2010
İstanbul

16 Aralık 2010 Perşembe

Büyükada Günlüğü...



Evdeki bütün halıları kaldırıp paten kaydığınız oldu mu?
Benim oldu; Çocukken ve Aşıkken!


Her şey bir çocuklukta bir de aşkta bu kadar berrak aslında!
Perili ev diye bir odasından diğerine çığlıklarla geçtiğimiz o eski Rum Yetimhanesinin tapusu geçtiğimiz hafta Bartolomeos’a verildi.
Anlayacağın ben bir şeyi daha kaybettim aşktan sonra!


Eskimiş kat aralıklarından gün ışığının şekilsiz dağıldığı o köşkün odalarında kaybolduğum, çocukluğumu bulduğumu sanıp çığlıklarla huahauahhhuuuuuuuuuaaaaau diye anlamsız seslerle sana yeniden inandığım hafta gitti perili evim!

BARTOLOMEOS TAPUYU ASLA GERİ VERMEZ!
BEN SANA YENİDEN KOŞMAM.

Tevrat'tan yorumlandığı üzere;
Kalbin üzerinde muhteşem bir karışım bulunmaktadır.
Ancak belli zamanlarda kalbin açılacağı ve kabul edeceği şeyler vardır!
Hissetmeye hazır olmadan, hissedemez insan...

Sana kırıldığımda -kalbimin üzerindeki kutsal sıvının yüzeyine başparmağını hızlıca bastırıp kaçtığında- bir sıra düz çizgi ve bir sıra yan yatık çubuk ardından bir sayfa yuvarlak çizmen gerekiyor aslında.
Sana bu cezayı verebilirim ben en fazla.
Kaç sayfa katlanabilirsin buna?

Bu kadar basit aslında/Bu kadar zor!
Not1:
Bütün halıları kaldırıp paten kaydığımız ev de olmasa gülümsemeyi unutabilirdim pekala!

Not2;
Bu ceza senin...Başla...

IIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIII
//////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////
OOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO
elçingören
aralık'2010
büyükada/istanbul

14 Aralık 2010 Salı

Siz inanmazsınız ama, cebimden yosun çıkıyor!




Yoluma çıkanları; Önüme gelene bir tekmeee! Diyerek bacaklarımı pergelden çok açıp çocuk sloganımla devirebileceğimi düşünüyordum.
Pencereleri Erenköy'ün sade, dört katlı evlerine bakan, bahçesinde çitlembik ağacı olan bir okulda başlamıştım sayıları doğru saymaya.
Harfler suratım kadar büyüktü.
Ömer vardı Oya vardı.
Cin Ali' hikâyeden hikâyeye koşardı, huysuzdu, sevimsizdi ama birlikte uyuyakalmayı severdik.

Renkli kaygan el işi kâğıtlarından gemi yapan, yelkenli, dalga, kayık, güneş yapan bir çocuktum.
Hadi gel kamp yapalım!
Cümlesini sevmem ve hatta tabiat anadan alınan hava raporu ‘güneşli’ olsa bile kampa gitmem
İzcilik denemesi sadece bir gün sürmüş biriyim ben. O kadar uğraşıp yaptığım çadır için ’en kötü’ derecesini veren oymakbaşını hiç anmadım, anmam!

Rahatıma düşkünüm.
Doğayı evimin penceresinden pekâlâ izleyebilirim.
Ama bu gece yaptığım gemilerin, yelkenlilerin, dalgaların, güneşin peşinde iz sürmekteyim!

Mickey Mouse çadırımı hatırladım giderken…
Penceresinden bakınca kulaklarımın kocaman göründüğü evimin içine uzandığımda göğü, bulutları, martıları izlemeyi severdim.

MAVİ İLE BİR ZORUM VARDI, YERDE YOKSA GÖKTE ARARDIM!
Hangi tepeye çıksam okyanusu vaat eden yolculuklara doğru koşardım.
Koştum koşuyorum hala…
Kendimi bir yerlerde unuttuğum da oldu, oluyor.
Cebimden yosun çıkıyor, dostlarıma gösteriyorum bana bir tek onlar inanıyor!

AHH O SESTE NE BAYLAR BAYANLAR Duydunuz değil mi?
AÇILINNN, açılın tekrar çocuk dizlerimdeki yaralar! Diye bağırdı Ziya Osman Saba.

Saat sabahın dördü.
Penceremde rüzgâr, panjurlar bir ileri bir geri...
Üzerini örttüm yine açılmıştı gündüzleri ağrıyor diye sızlandığı beli!
Dizimi yokladım benimde yaralarım kapanmıştı.
Belli ki uykumu bölmeye yeltenmeyen geçmişim benden ağzının payını almıştı!

Aralıkta elleri ayakları üşümüş İstanbul’u birlikte uyutup uyandırıyoruz günlerdir.
Ziya Osman yorgun.
Gümüşsuyu aklına Beylerbeyi’ni takmış.
Fırtına nedeniyle bekleyen gemiler boğazın boynuna dizilmek için rüzgârın şehirden çekilmesini beklemiş.
Çanakkale transit gemi geçişlerine sonunda açılmış!
Elçin yayına giderken diz kapağını masanın iskeletine çarpınca kulağında Ziya Osman’ın uykusundan uyanıp bağıra çağıra Açılın açılın tekrar…. Sözleri yankılanmış!
Yayına girmiş hem haber okumuş hem dizini ovmuş.
Çocuk dizlerinin yaralarını anmış, sonra evine dönüp size yazmış!

Not: İKİNCİ KİTABIN İSMİ BELİRLENDİ; BEĞENİN! ; ’’elçingören BÜYÜKLERE MASALLAR!’’

elçingören
aralık'2010
İSTANBUL

7 Aralık 2010 Salı

Tahterevalli ...

Tahterevalli'ye oturup başlanınca aşka;
Biri tepede kalıyor, birinin ayakları yerde telaşla!
Yerine bir ağırlık koyup gidiyor vazgeçen.
Gününü görüyor bir zamanlar başı göğe değen!
Aşk bitiyor oyunu ilk bırakan için.
Giderken oturaktan hop diye kalkınca çimlere popo üstü yapıştırıyor işte!
Cebinde misketler, gazoz kapakları, oyuncak bebek saçları!
Duru kırılganlıklarla salıncakların dolu olduğu bir parkın ortasında karşılaşılmış olsa da;
Tahterevalli'ye oturup başlanmıyor aşka.

Ve sen ’Sevgili Eros’ beni affedebilirsin pekâlâ!
Akıllandım;
Saçlarım bulutlara karışmıyor diye söylenmeyeceğim bir daha!

Not: Söz vermiyorum ama sana!

elçingören/aralık2010
istanbul/beyoğlu

25 Kasım 2010 Perşembe

HAH HAA BAYILIYORUM SAÇLARIMA !


Nietzsche dudağını kulağıma dayayarak;
BÜTÜN YARGILAYANLARIN GÖZÜNDEN BİR CELLAT BAKAR’ dediğinde henüz on altı yaşındaydım.
Sözü bittiğinde, önyargı gemisinden inmek için filika istedim.
Güvertede ikinci kaptan sevgilisine mektup yazıyordu yine, gözlerimle selam verip veda ettim.
Sonra yeteri kadar insanla tanıştığımı düşündüğüm yaşlardan geçtim.

Yılların herkes için aynı zamanı kullanmadığını, tanışmaların hep süreceğini henüz öğrenmemiştim.
Yazarların tenlerinin kitapları gibi olduğunu düşünürdüm, bu hiç değişmedi.
Ruhları yazdıklarından yapılma, bedenleri kitaplarından dokunma ‘Kahramanlarım’ olarak zamanımdan benimle birlikte yürüdüler.
Sızlandıklarını duymadım, yol boyunca aralarında tartıştıkları oldu aldırmadım.

Bana sahip olduğunu sanmış çok geçmeden gerçeklerle karşılaşıp çarptığı duvarın dibine sırtını yaslamışları geçtim.
Yağmur gibi, şimşek gibi, içi beyaz dışı gri bulut gibi olduğumu söylediklerinde durup,
-Bu iyi bir şey mi? Diye düşünmediğimi fark ettim.

Ne zaman duyduklarımın hissettiklerim ve bildiklerimden -kendi hakkımdaki fikrimden- daha değerli olmadığını öğrenmiştim?
Bir gemi geçti yanımdan, el ettim.
Egosunu on kaplan gücüne ulaştırmış olmanın verdiği gerginlikle yerlerinde duramayanları izledim.
Çatıştım.
Oklarından kan sızıyordu ama baka baka alıştım! .../...

elçingören 24kasım’10

21 Kasım 2010 Pazar

Bravo!


Ve
bir
madalya
kazıma
günü
daha!
Tırnaklarım
krılmasa
bari
bu
defa...
Not: Şeytanı duydum ama ben ona uymuyorum!-alıntı-
elçingören'kasım'2o1o

Mesajın var!


Sonra sırtıma anne gibi dokunma diyorsun…
Bağ kurmanın evcilleşmekten geçtiğini söyleyen Küçük Prens gözlerinin içinden bana bakıyor, bilmiyorsun.
Korkuyorsun!
Belki haklısın…

Sana hak vermeyeceğim bir yer bulmalısın.
Oksijeni bol, şöyle günlük güneşlik bir yer…
Geceleri kısa, yıldızı gösterişli!

Konu derin…
Basit kurgularla geçmem !
Ben kusarken ellerin belimde ve kollarımıza kadar o lavabonun içindeydik.
Yapma, ne olur BABAM gibi yapma! Diye bağırırken ben, banyodan dışarı çıkıp çıkmamak arasındaki kararsızlığının içinde saklı mesele.

-O gün sabahın erken saatinden , güneşi bir tepenin ardından uğurlayana dek gezmiştik babamla, başına güneş geçen elçin bütün akşam boyunca yediği çilek, çekirdek, gofret ve çubuk krakerleri çıkarmıştı banyoda.
Sırtından sarılıp bir eliyle midesini, diğer eliyle alnını tutan babasının geçecek prensesim, şimdi geçecek sözlerinin içinde tanımıştı aşkı!-
Babam gibi yapma! Dediğimde gitmeliydin.
Ne işin vardı elinin belimde! Kollarının lavabonun içinde…

Sonra sırtıma anne gibi dokunma diyorsun!
Bensiz gittiğin tatillerden sonra yanan alnına üflemek isteyen birinden ne çok şey istiyorsun.


Benim de haramilerim var sevgilim ama senin bahçene girip ne var ne yok talan etmem!
Edemem…
Bütün tepelerini sevimsiz atımla düzlük etmem!
Edemem…


Bir kadın bir erkeği, bir erkek bir kadını nasıl sevmeliyse öyle sade öyle basit olabilmeyi dilerdim seninle!
Odamda o cümlen; Bana karşı bir Cephen yok senin!
Bu şans mı şanssızlık mı bilemiyorum;
Yok bi' cephem, çünkü seninle savaşmıyorum…


Sen;
Güneş gözüme giriyor diye şikâyet ettiğin Cumartesi uykuları gibi muhteşem kalmalısın…
Sırtını döndüğünde, kalbinin üzerinde yatarken zaman zaman beni hatırlamalısın ;)


Bu şehirde de değil uzaklarda.
Güneyde, en güneyde…
Aşk; Fransızca şarkımdır, sözlerini güçlükle ezberlediğim!
Duru Türkçem en çok!
Yazdıkça bütün harflere tutkuyla yüklendiğim.

Bizim başlangıcımızın ipi yoktu, sonunu bağlayamadık bu yüzden.

elçingören'21kasım2010
Güney/Türkiye

20 Kasım 2010 Cumartesi

Rütbe...

Düzüm gibi, sevgilim tersim de var!
Madalya değilim, ancak aşk'ım var
Mareşal olur omzunda
Parmak uçlarında yükselmesen de olur mesela

Geldiğim gibi gitmeyi bilirim.
Bir omuzdan akan şal,bir şehirden ansızın giden mevsim
sıradan bir etkinlik gibiyimdir evet!

Gidersem;
Bindokuyüzyetmişlerin şarkılarında çıkarım en fazla!
Nokta nokta...


elçingören kasım'10

15 Kasım 2010 Pazartesi

İYİMSER...

Kasım’da güneşli günler yaşayan İstanbullular…
Baharı cebinden düşüren güzel Tanrı!
Koskocaman Pazar günü
Bu fotoğrafın içine giren elçin!

Hiç kimsenin nerde olduğumu bilmediği, bilmeyeceği sokaklardayım!
Kıtalar atlasım elimde…
Kulağımda Joy!

Uzandığım çimenler, başımın üzerindeki sarhoş bulutlar hepsi bir armağan!
Bugün yürürken, bir şeyler atıştırırken, aylardır aradığım tozpembe ruj bir dudağın üstünde yanımdan geçmişken ruhumda olup bitenler paylaşılabilirdi belki.

Ancak bilirsiniz işte, bir avucun içinden süratle bırakılmış bilyeler gibi dağılır insanlar.
Eğimle, yanınıza düşecek gibi olanlar var mı diye bakmazsınız elbette.
Bu bir arada olmanız için esas neden olursa, ruhunuz kısa aralıklarla çığlık atacak gibi sıkışır.
Sıkışmalıdır!
Oldurulmuş buluşmalardan ruha yükselemez ki yaşananlar!

Bu yüzden eğimdi, patikaydı, düzlüktü, bayırdı… Demeden dupduru, kimsenin beklenmediği, kimsenin olmasının zaten önem arz etmeyeceği bir Pazar gününden geçtim.
Narsizmimi tıka basa doyurdum!

Vitrinlerin yanından geçerken kendimi izledim, saçlarımın rüzgâra karışmasını duyumsadım.
Kalbimi yokladım, iyiydi.
İstanbul’u kokladım bahardı!
Nazan Öncel’i gördüm yolda…
Dilinde Beyoğlu vardı!

Karşısına geçip

Sonra biri gelir; Yaralarınıza üfler…
Ama kesik kesik! dedim

Bir bilet alalım, trenlere binelim
Çuf çuf gidelim demiştin sen Nazan Öncel!

Gitmek girdi içime; Ama böyle kesik kesik!

Şimdi; Gri cildiyle kıtalar atlasım elimde
Sen işaretle!

elcingören
3temmuz-14kasım
2010
İstanbul


NOT:
Mesela acı yok
Ağrı yok
Sızı yok!
BEYOĞLU/ Nazan Öncel

11 Kasım 2010 Perşembe

MAG Dergi ''Kasım'' Sayısı

Yine hangi cümleyi çekiştirip gelmem gerektiğini bilmeden geçiyorum kelimelerin içinden
Size bu yazı ile sorular sormayan yaşamı ve aklınızı yormayan kahramanlar getirdim bu sefer!
Hikâyemizde ‘’anlamlı kılınmış’’anlar vardır.
Geri almak istediğimiz, bir çocuk gibi bir daha bir daha diye tutturduğumuz ‘’tekrarlar’’a uzanmaya çalışırız.
Gelecek gibi, düş gibi ışıltılı bir paketi vardır zamanın.
Ama hep başlangıçlar parlar!
İlk günlerdeki özenin gizlendiği yer kurcalanır.
Bu yol böyle gider…

Git git bitmeyen, koridorlarından geçilmeyen, yüzü tam olarak seçilmeyen duygulardan yürür masalsı tepenin rüzgârlarına kapılırız hani!
İşte o rüzgârın saçlarımı dağıttığı yerdeyim bugün.
Bütün huzursuz tepeleri yolda bırakıp geldim!
Hafifledim...

Ardımda ekmek parçaları bırakamayacak olsam bile,geri dönüş için güven dolu bir yolum kalmayacaksa da ilerledim.Hayat bu Baylar & Bayanlar
Yeni bir çağ doğar her sabah, yeni bir haritadır insan kendine.Sınırlarından geçip gider.Birine kendinizi yeniden -en başından- anlatmaya başlarsınız fark etmeden
Şarkı gibi dilinize dolanır sözcükler.

Evet anladığınız gibi;Kaç başlangıçtan geçip buraya geldiğinizi hatırlamadığınız o meşhur köşe başındayım!

Sizin gibi bende, hikâyeme ortak olanları, şimdiye dek fena şekilde yanıltanları, taktığım madalyaları bir bir söktüğüm anları geçip, geldim.
Başlangıçların kusursuz, cömert, ilham veren dokuları seyreldiğinde aklıma düşen bu yolu, bir gün yürüyeceğimi biliyordum.

Cennetin bahçesinde dolanan Âdem gibiyim, elmayı dalından koparan Havva gibi!
Bakıyorum sizde buradasınız!

Bu karşılaşma iyi oldu; Yıldızların tozu omuzlarınıza dökülmüş ne manzara!
Yokuş aşağıya bırakılmış aşkları, tekerleğine renkli boncuklar takmış bir çocuk gibi gururla dolaştıralım mı?

Yepyeni bir cesaret koparalım mı hayat ağacından!
Düşüp dizini kanatan aşklara yazılan şarkılar var nasıl olsa, hep bir ağızdan söyleriz geçer!
Kasım Yağmurları; Duydum ki başkasına cömertsin…der!
İçinden bitmek bilmeyen sürprizler çıkan bir kutu gibi gelir bu şarkı.

Ne zaman dinlesem kelimelerinden sonsuza uzanmış bir salıncak gibi büyüler beni!
Sen acılara değmiyorsun! Dediği yerden; MATEMİM VAR SÖNDÜRÜN IŞIKLARI! Emrini veren Sezen’in sesinden akar güne geceye…
Yıllar teninden geçer!
Kırlangıçlar gidiyordur ama güzler kalmış gibidir şehirde.
Şarkının ismi bu yüzden’’ KASIM YAĞMURLARI’’dır belki.
Belki ama belki!

Bu ay bir şarkım ve kahramanlarım var; Zaferleri olmayan!
İftiharla sunarım!

Sonbahar boyunca benden önce semada söylenmemiş söz bırakmayanların evinde sabahladım! Küçük İskender’in Eflatun Suflelerini kitaplığımdan çektim, koyununda uyuyakaldım.Kasım Yağmurları’nı sıklıkla başa aldım
Her gülün vakti yeter, yaprağını onarmaya* demek için gelmiş yazar
Onu tüm kalbimle anladım!
Sonbahar böyle bir şey işte geçmişin dantel örtüsünü rüzgârlarıyla havalandırıp, yaz boyu akla bir türlü düşmeyen ‘’duygular’’veriyor.
Fark ettiniz mi tatil dediğimizde yaşadığımız şehrin tabelasını geride bırakmadan rahat edemiyoruz.

Bir şehirden - hayatımızı ördüğümüz o hikâyeler kentinden- kısa süre uzaklaşmış olmanın verdiği meltemle karışık ‘’hafifleme’’duygusunu gittiğimiz güney kasabalarında beyaza boyanmış evlerin içinde büyütüyoruz.

Hediyelik eşya dükkânlarının kapısındaki boncuklar gibi sıralanmış hayallerimizi kumsalın, deniz kabuklarının ve ay ışığının omuzlarına bırakıp dönüyoruz.

Sinema, tiyatro ve sonbahar-kış etiketli kıyafetlerimizle karşılaştığımızda geri döndüğümüz yerin aslında ‘’kendi dünyamız’’ olduğunu gördüğümüzde akmaya başlayan kum saatini yıl içindeki kısa aralıklarda dondurup yine akışını izliyoruz.

Penceremde telaşlı rüzgârlar uçuşurken size bütün bunları yazabildiğime şaşıyorum.
Ancak kısacık anlardır hayatı anlamlı kılan.
Ben en çok yazlarımı sevdim buraya gelene kadar!
Bu kış’tan dileğim bana hayatımı ördüğüm şehrin içine, güney kasabalarının hafifletici duygularını taşıması.

Yazının kaç şehirde okunduğunu asla hesap edemesem de sizin şehrinize de söz konusu esintilerin gelmesini dilerim.
Sadece bu dilekle bile cömert biri olduğum konusunda bahse girerim!

Artık sizden başka bütün evrene hemen her konuda cömert olabilen bu yüzden başlangıçtaki tadı çoktan kaçmış olan öyküler,
ya da bir sabah aniden uyanıp BİTTİ! Dediğiniz, genellikle içinde bir kahramanın olduğu ilişkiler için bir şarkım var.
Düzenleme ve müziğini sadece sizin yazabileceğiniz!

Hayatın vitrinini kırmışsın.Şikâyete geldiler!
Küçük cam parçacıklarına dönüştürmüş,
hiç bir şeye dokunmadan gitmişsin sonra.
Boyası uçuk bir raf bulmuşlar içinde.
Sandalından bir parçaydı gösterdiler, tanıdım!

Seni buraya getiren fırtınaların küreğine yaptığı şeyi, hayata bırakıp çıkmışsın.
Uyurken yastığına sarıldığın, masumiyetinden arınmadığın geçti aklımdan.
Ele veremedim…

Şimdi Ege ve Akdeniz şimdi Karayipler ve KızıldenizSuçunu bilmekte ve gizlemekteyiz…
Uyandığımda içimden bilmediğim bir kumbaraya aktı sevgim
Asla dolmaz gibi zaten içi, oldukça derine indim
Ele vermeyeceğim dedim!
Dilediğin kadar dinlen, oyalan
Ne zaman istersen yola çıkabilirsin…

Elçin’den Öneri

· ‘’Aşk’ın Kahramanı’’ Pazar sabahları gibi sessizlik ve dinlence vermeli, bu en temel özellik olarak kayda geçmelidir

· Kardan adam yaptığınız gün kış gelmiş demektir, sıkı sıkı giyinin! Bu benim çocukken ‘’elçinsözü’’ olarak kullandığım bir cümleydi, lahana gibi kat kat giyinmekten hoşlanmayanlar için ‘’atasözü’’ olarak da kullanılabilir

· Evi fotoğraf müzesine çevirmek istemeli ve çevirmeli. Elçin yaptı memnun kaldı bu bilgi ile bilgisayardaki fotoğraf albümleri mutlu mutlu taranmalı

· Sizinle ‘’ARALIK’TA görüşeceğiz,‘’karamela sepetimi’’ süsleyip geleceğim bir dahaki ay bu güzel zihinler burada olmalı.

· Kasım’da Güney Kore sinemasına aşık olunabilir, ama önce mısır patlatılmalı

*Başlık; Sezen Aksu
*Küçük İskender

''Duydum ki başkasına cömertsin'' MAG Dergi 2010 Kasım ayı sayısında yayınlanmış ''elçingörengri''yazısıdır

elçingören’Kasım’2010

25 Ekim 2010 Pazartesi

Mag Dergi'ye düşümden yazdım!



Size bu satırları 'düşümden' yazdım!


İlk kez garanticiliğimin elinden tutmadım.’Yeni iletideyim’
Çerçeveli bir dikdörtgenin içine söylüyorum içimden geçenleri.
Kendine özgürlükler yaratmayı seven, kurduğu düşün içine düşen biri olarak geç bile kalmışım bunun için.
Son zamanlarda yazıya olan yakınlığımın arasına, alışmaya çalıştığım yeni hayatım girdi.
Bildiğim her şeyi unuttuğumu düşündüğüm bütün başlangıçlar gibiydi.
Üst notasında ağırlıkla tedirginlik esti.
Gemiler geçiyordu
Hep önümden gidiyordu, gidiyor hala.
Şimdi omzumun sol yanında mesela.
İyelik eklerimi pos-it gibi üzerlerine yapıştırdığım;
Evlerim, aşklarım, şarkılarım gibi ışıklı gemiler!
Oysa bu gemilerin önüne gelene kadar, hiç birinin tadına doyamadım dedim az önce aniden.

Öyle ya; Benim ki onlar! Diyeceğim yerde ışıklar açıldı.
Mısır elimden düştü, dağıldı...
İsimler aktı, son satırları bulanıktı!
Rüzgârla uçuşan kâğıtlar beni yazı masamın önüne getirip bıraktı.
Her birinin sonunu ellerimle hazırladığımı gördüm, yazıp kurtulmak istedim!

Gidilmemiş uzakların ruhumdaki çekim yasasını gördüm, uçuşan beyazlarda.

Haritanız bir çocuk tarafından çiğnenip tükürülmüşse ve elinizde bütün sınırları birbirine geçmiş şeyden başka bir işaretçi yoksa ne yaparsınız?
Üstelik bir de gemi geçiyorsa yine!
Güvertede korsanlar duruyorsa.

Ekim rüzgârlarının getirdiği, yaza hala aşık bakan dalgın yağmurların içinde.
Işıklı, yüklü, turistli, buharlı gemiler.
Bu gece boğaz oldum onlara, rüzgâr yaptım zamanın nefesinden.
Bitti gitti Baylar Bayanlar!
Sesimde üç kelime şu saniye; Ne seremoniydi ama !

Ezberlediğim Rumca ada şarkılarını silen, taşlı-topraklı yolların yokuşla buluşup genişlediği yepyeni bitmeyen karalar veren,
derimi baştan sona çizen,
geçmişin isini-pasını açıklara püskürten
şiddetli bir rüzgar gibi, şimşek gibi, uzun uzun çalan alarm gibi geldi sonbahar!
Bana kendimi yeniden yaratmam için bir neden veren, varlığımın peşine düşmüşken kaybolmak ne güzelmiş böyle dedirten türden şeyleri hatırlattı gelişi.

Kaybolmaktan korkmam, nereye çıkar ki zaten yollar.
İnsan ne kadar yanlış yolda olabilir, nereye kadar kaybolmuş sayılabilir ki?
Kim geç kalmış kılınabilir kendi hikâyesini yazmaya?
Yetişeceğim yerler hep vardı evet
Onlar yaşamın hiç kaybolmayan hatırlatmalarıydı!
Ancak ben en çok vapurlara koşmayı sevdim.
Tek jetonu ikiye tercih ettim...


Ama ben henüz gidilmemiş bir yer biliyorum diye diye yürümeyi,hikâyemi yazabilmeyi istedim, istiyorum.
Çünkü bu benim denizim, benim gemim.
Korsanlar çıkmışsa güverteye indirebilirim!


Atom parçacığı kadar doğru değilse bile söylediklerim;
Ben kurduğu düşün içine düşen biriyim.
Duru ağaçları geçip New York Central Park’ta, boyası çizilmiş teknelerin etrafında gezinirken Marmaris Marina’da, Boğaziçi Köprüsünden iki kıtaya selam verirken İstanbul’da düşümden yazdım bu satırları Mag’a.

Bilirsiniz; Sonu mutlu bitmeyen çok az masal söz edilmeye değer bulunur!
Ancak mükâfatsız bir hüznün yerkürede bulunmadığını bilenler, o masalların tüm zamanlarını önemserler!
Onun için rahatım, huzurluyum…


Mutlaka denizi görecektir çıktığım yokuş, saat kaçta varırsam varayım biraz mavisi kalmıştır gündüzden, gece denizlerinin…
Üzerinden geçen ışıklı gemilerle beni bütün bu yazdıklarımın içinde kendine hayran bırakır!
Düş bu, gerçeği kokusundan tanır!


Bu sonbaharda yazar bir duvara yaslanıp kendini kaleme alır!

Ruj yemek yasak sana!

Sessizde bırakılan telefonlar gibi buralarda bir yerlerdeyim aslında ama dilediğince yok sayabilirsin beni!

Şimdi şu durduğum yere gelene dek,hep en yüksekteki mandalinaya, nara, kuşa, düşe dikilen gözlerim yüzünden,ağaç gövdeleriyle çok atıştım ben.

Kollarımın saramadığı dev ağaçlara yaslanıp anlattım...

Soluksuz kalıncaya kadar konuştum.

Hak vermediklerinde dalaştım.

Anlamadıklarında savaştım, şimdi olsun yine yaparım!


Bu huyum yüzünden önce korulardan sonra ormanlardan uzaklaştırıldım.

Boş kalmamak için yere düşen meyve, kuş ve düşlerle bir süre uğraşmam gerekti, uğraştım...

Geldim, güneş yanıkları gibi soydum tenimi, tanımadı burada kimseler beni.

Yine istersem;Bana o istediğim şeyi verme ne olur!
Sana yalvarıyorum.
Onu aramak, tırmanmak, işaret parmağımla ikide bir gelip geçene göstermekten anlıyorum ben.

Gözlerimi kapattığımda hayal ettiklerimi, gerçeklerin yıpratıcılığından korumamın tek yöntemi bu!

Biliyorum ben elime geçirdiğim anda heyecanla yere düşürürüm onu.
Kırıldığından korkup kaçarım...

Dün öğlen ısırdığım elma gibi, klavyemin yanına bırakırım.
Annesinin rujunu dişleyen bir çocuk, kokusundan ’tüketilecek’ bir şey olduğu sanısını kabul ettiremez hani, işte öyle suçlu kalırım.

Tutturma huyum var!
Yüz üstü yerlere kapanıp yumruklasam da toprağını karıncalarını,sakinleşir şurada bir köşede ağlar giderim.

Bir şeyi nasıl isteyeceğimi çok iyi bilirim ben
Verme onu bana!



Elçin’den öneri;

· Sonbaharın dantelli elleri vardır. Narin kırılgan…Tutun!
· Fikret Kızılok şarkıları gibi ruhun derinliklerinde gezinen bir ses duyarsanız korkmayın, rüzgâr o.
· Kalbinize dokunun, düşüşüne şahit olabildiğiniz her yaprakta
· Teslim olun güneşe buluttan kurtulduğunda.
· Bu duygu hafifletir; İnanın birine bu sonbaharda!



''Sonbahar geldi içeri aldım! Size bu satırları düşümden yazdım'' MAG Dergi 2010 Ekim ayı sayısında yayınlanmış ''elçingörengri''yazısıdır
elçingören’eylül’2010

24 Ekim 2010 Pazar

Hiç yeni olmamış gibi!

Biraz daha zaman geçsin katlanabileceğim;
Aşk'ın ‘kanatlarımı açıp kapatırken’ kalbimi eskisi kadar çarptırmamasına...
İnsan kaç kez okyanusun ortasında başlar güne, kaç kez dokunabilir ki semaya?
Yükseldim işte...
Tutabiliyorum gezegenleri.
Gökyüzü olmayı isterdim aslında, buna katlanmayı öğrenebildiysem gelip size anlatacak kadar dillendiysem bu da geçer.
İçinizdeki sonsuz sevinç ayakucunuza dağılır ya bazen…
Hani arabalar yine, insanlar yine gelir geçer önünüzden.
Yırtık çorabını saklayan yoksulun, misafir edildiği bir ev gibidir bazen hayat.
İnadına görkemli, inadına aydınlık,
Her şey ortadadır hani, eski olan her şey yağmalanır orda!
Hiç yeni olmamış gibi!
İşte tam o sırada
Ne zaman eskir sevgiler, ödenen bedellerin acısı geçince mi? Gölgeli muhteşem yanakları, duru zihniyle İclal* soruyu sorup gülümser!
Her şey bitse bile
Hani düşler yine, hevesler yine geçer aklınızdan!
Deniz Temmuz’da dalgasız akşamsefasındayken başlayan bir aşkı, Ekim’in ortasına sürükler suratsız bir fırtınayla karaya.
Ancak;
İyi dilekler varsa ‘’her şeye rağmen’’diye bitmiş cümlenizin sonunda
Hayat bu defa da can simidini çıkarmamış demektir!
Su yuttunuz değil mi?
Öyleyse , midenizin bulanması, başınızın dönmesi ondan.
Bir de karın ağrısı çekmeyelim!
Şimdi çoraplarımızı giyelim mi Baylar & Bayanlar?
Yosunlu bir bavulla yola devam etmeden, kahvaltı edelim mi şu odada?
Son! Diye çizik atarken filmi kestiğimiz yerinden koca makaraya;
Fonda yağmur, belimizde vakvak figürlü bir can simidi ile Ekim’de İstanbulda!

Bu satırları yazarken İtalya’dan Atasözü getirip bıraktı başucuma Filonga;
Büyük acılar sessizdir!
İkiye katlayıp, çekmeceye yerleştirdim…
Söz verdiğim gibi size, bugün de bir şeyler ilettim!

elçingörengri’ekim2010
*İclal Aydın

22 Ekim 2010 Cuma

Şahbaz oldum!



Biliyorum uzun zaman oldu, lütfen oturun şöyle, anlatayım...
Ruhumu yenilenmeye ulaştıracak bir yol aramaktaydım.
Güvenle semaya ilerleyen dev kanat sayesinde yolculuğum bitecek ve ayak bastığım yerde her şey ''geçmişten geçmiş'' ama atom tanesi kadar bir şey bile kaybetmemiş olacaktı!
Bu, geçmişle insanoğlu arasındaki savaşın ''kazanılmış''olması demekti.
Gittim.
Hiçbirinizin yapamadığını ben yaptım!

Önce yerliler milli kıyafetleri ve geleneksel yemekleriyle karşıladı beni.
Sonra yarısını çocukların yediği hissi veren tepenin ardından güneş doğdu, battı.
Bildiğim harfler bilmediğim sözcükler olup saçlarımdan damladı.
Kiralık bir evde sabahın Akdeniz’den çamaşır odasına doğduğu, sisli bir denizi ucundan gören günler geçirdim.
Viski bardağında çay içtim!
Tanımadığım korkular vardı, daha önce duymadığım keskin kokuları olan korkular!
Orada kuşkularımın bir sonuca bağlanması mutlaktı.
Başıma gelmeyen kalmadı.
Ay dede diye saygı duyup, gecelerce izlediğim yetinmeyip yastığıma suratını işlettiğim ‘’o koskoca’’ ay beni yakalayıp silkeledi.
Öyle böyle değil ama!
Bir daha mı, yaklaşmam yanına.
Bitti mi, bitmedi!
İlkokulda iki de bir onu çizdim -üstelik saçlarını diken diken çizdim- diye bana yapmadığını bırakmadı güneş.
Akarsular, ağaçlar birbirinden tehlikeli ağaçkakanlarla uğraştım siz yokken.
Yara bere içindeyim beni kim attı buraya diye sormak için geldim.
Gittim evet!
Hiçbirinizin yapamadığını ben yaptım!
Şahtım Baylar & Bayanlar ‘Şahbaz’ oldum...
Geldim.

Şimdi bir denge oyunundayım.
Yanımda bilgin kuşum Bay Filonga!
Bundan böyle her gün size yazacağım
Beni oyalamazsa !

elçingörengri ekim’2010

21 Ekim 2010 Perşembe

Eylül’de Gel!


Takdim edeyim; İşte benim mağrur Sevgilim!
Ona adil davranmadığımı söyleyip ayaklarını altına topladı yine.
Konuşmuyor benimle...
Ama anlatıyorum, nefes boşluklarım uzayınca dikkat kesiliyor.
Anlatıyorum!

Çünkü sadece o verebilir; ‘’Uzun yolların sonunda temiz çarşaflı, dikdörtgen güneşin düştüğü bir yatağa uzanmak gibi, hayatıma yerleşen varlığı için, kelimelerden oluşmuş bir teşekküre’’ gerçek kıymetini.

Birlikte çekiştirdiğimiz mevsimlerden sonra uzanıp, ışığı biraz daha az olan yıldızı aynı anda işaret eden parmaklarımızın bittiği yerde başlamış bir hikâyeyiz biz.
Biraz uzunuz, biraz dolambaçlı, çakıllı, taşlı.

O hikâye, kimseyi çekemediğimiz zamanlarda, sadece kendimize katlanabilme kabiliyetimizin bir kişiye daha yer açabilmesine şaşkınlık duyduğumuz bir ay’a, yıl’a, gezegen’e bırakıp kaçıyor bizi.

Zamanların, mekânların, tatların dokuların ve dokunuşların gezegeninde birlikte çağlar geçip dinleniyor, yola devam ediyoruz.
Önümüze kar çıktığında havuç ve kömür arıyor ellerimiz.
Yelkenli geçerken ve mavi olabilmişse sonunda deniz ‘’Güney’e diyoruz en güney’e’’ gitmeli.
Dudağımızdan bardağı çektiğimizde öylesine bir geçiş anında.
Bu defa aynı anda, aynı şeyi düşünür gibi değil, aynı anda aynı şeye dokunur, seçer gibi değil.
Ne yazık ki anlatılabilir gibi de değil…

Sessizce durmak, kıyıdan evlere bakmak, belli belirsiz gölgelerde sokaklar seçmeye çalışmak oyununu birbirimizden habersiz yan yana oynuyoruz.
Dalga seslerinin karıştığı gece şarkıları dinlerken, çoktandır duymadığımız birinin kokusunu alıp bu köşeye sıkışma halini gizlemek yerine yolumuzu, burnumuzun da eşlik ettiği bir kahkahaya çıkarıyoruz.

Ağzımızda yalan yokken sesimiz daha güzel oluyor.
Bunu bazı gecelerde sahilde, bazen günbatımlarına yürürken yollarda prova ediyoruz.
Ortak esaretlerin incelttiği bir ömrün varlığından şüphe duymuyor olsak da Kaf dağının ardındaki Anka kuşunun bir tüyünü avucumuzda sıkı sıkı tutuyoruz.

Çocukları yanımıza çekmek için bak avucumda ne var? Dediğimiz zamanları aklımızda tuta tuta sıkıyoruz Anka’nın tüyünü, evrende doldurduğumuz bütün boşluklarda!

Birbirimizi çok eskiden beri tanıdığımızı hissettiğimiz anların sıklığı bundandır belki!
Kırılganlıklarımız zaman zaman bir Kâhin’i anımsatıyor evet!
Peşin hükümlerimiz inanırlığını besliyor.

Ama çok sürmüyor, şaşalı kostümünün eteklerini toplayan Kâhin kapıyı sessizce çekip gidiyor.

Onun ‘’Sevgilim’’ olması beni taçlandırıyor!
Bana şekerlemelerle dolu bir sepetin içinden Ağustos’u verdi.
Daha önce Temmuz’u çok farklı bir seremoniyle getirmişti.
Az önce Eylül’ü bıraktı gitti.

-Öyle telaşsız yaşa ki dedi; Birlikte bir bank bulalım seninle.
Sarı-kahverengi desenli yapraklar dökeceğim yollara.
Biraz yaz, biraz sonbahar var içinde bu kutunun. Sakın birdenbire açma!
Rüzgârı, meltem sanıp çıplak ayakla dolaşma…

Şimdi gitmeliyim Bayanlar& Baylar!
‘’Sevgili Günlük diye başladığım cümleler bittiğinde kendiliğinden gelen, kollarımı açıp karşıladığım bir diğer adı ‘’Hayatın ta kendisi olan’’ Canım Sevgilim! Benden milyonlarca yıl büyük olmanı önemsemediğinde daha yakışıklı olduğunu söylemiş miydim bilmiyorum!’’ Yazan notumu yastığının kenarına bırakıp döneceğim.
Bilemiyorum belki yine onda kalırım bu gece, vedalaşmak en iyisi gibi!

Elçin’den öneri;

· Koca yazı tükettik tatil yapamadık! Stresinizi Eylül’ü paralayarak harcamamanızı

· Tatile bir güzel gidilmiş ve istiridyelerin içindeki incilere varıncaya kadar her bir şey yeniden keşfedilmişse bununla bir dahaki yıla kadar yetinebilmenizi

· Kum taneciklerinin hala cüzdanınızda gezmesi ile işe giderken ayaklarınızın geri geri gitmesinin bir bağlantısı olduğunu bilmenizi

· Ancak bunun baş edebileceğiniz türden bir sorun olduğunu hissetmenizi öneririm.

· Hayat boyu ismi Eylül olan kızları kıskandım. Siz yapmayın!


Not:Alpay'ın şarkısı kulaklarımda, sözleri başlıkta...

elcingören1ağustos2010



''Eylül'de Gel'' MAG Dergi 2010 Eylül ayı sayısında yayınlanmış ''elçingörengri''yazısıdır


8 Ekim 2010 Cuma

Sürprizler güzeldir!



Sizi bir kuleden bakarken gördüm Baylar Bayanlar!
Sizi önüne atlas okyanusu uzanmış bir verandada İngiliz çayı içerken!
Yüzünüzde memnuniyet ifadesi…
Bekleyin, anlatacağım!


elçingören’ekim2010

30 Eylül 2010 Perşembe

Işığı kapat istersen...



Geçmişimden geldiğini sandım.

Tanıdık sarılışlar bundandır dedim, bundandır atışı böyle çok kalbimin! ...

Oysa geleceğin uçurtmasına takılıdır gözlerim.

Sana şu an el değiştirmiş bir sahneden seslenmekteyim.

Artık oyunları ben yazmıyorum sevgilim.

Not:

Geçmiş dedikleri bir kısa film!

Mısır patlatırsan göğsüne uzanıp izlerim...

Dudağına tuz bırakırsam beni affedebilir misin?


elçingören eylül'2010

İstanbul/Cihangir
Serkan Tavşanoğlu okurken
Bu adam'a bayılıyorum!

23 Eylül 2010 Perşembe

Bob Marley & Red Kit Bendeydi! Nefisti…

Gerçek şu ki, herkes seni incitecek.
Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak dedi Bob Marley, yağmurluğumun yakasını kaldırıp yürüdüm iskeleye...
Lüzumsuz sızılarımdan damlamış bir öğleden sonraydı…
İskele kelimelerin uçuştuğu bir yerdeydi.
Bazen sözler yanınızdan geçer size çözebileceğiniz türden kodlar bırakmadan dağılır.
BİR ANLAM BÜTÜNLÜĞÜ VARSA DA, DÜNYANIN ÇEKİRDEĞİNE KADAR İNEN BİR DERİNLİK ARADIĞINIZDA;YETERSİZLİĞİ, SIĞLIĞI, YİNE DE ÇOKLUĞU KATLANILMAZDIR.

Hiçbir şey ifade etmiyor söylediklerin! dediler mi size?
İşte orası ‘’Sözlerin doğru yere saplanmadığı yerdir!’’
Sessizdi etraf bu yüzden…

BELKİ DE SESSİZLİK DÜNYANIN DÖNÜŞÜNÜN SESİDİR! DEMİŞTİ bir dostum, evinden taşınırken duvarını da götürmek istemişti bu söz yüzünden!
Duvarından koparıp bir gece avucuma bıraktı…
Çok olmadı… İskelede cebimden çıktı duvarı!

Mevsimin geleneği yağmur denize karışıyor aklım yine Kuş olsam ne şahane olurdu! Saptamasıyla uçuk bir hayale kapılıyordu.
Bob Doğru söylemiş, şeffaf şemsiyemin gökyüzü buğulanmıştı.
Denizin üzerindeki sonsuz keder, renkli balonları ipinden tutup ufuğa çekiştirmiş, elindeki tüfekle çaresiz kalan satıcı kayalıklara yaslanmıştı.

İçimden şarkılar geçti ve evlerim, mevsimlerim, gemici düğümlerim, atkestaneli sonbahar yollarım…
Biraz klişeye ihtiyaç duyarsanız; Aşklarım, aldanışlarım, duvar bulup çarpışlarım, anneme hak verişlerim geçti içimden.

Rüzgarla savrulan çalı gibi geçerken ’’isler, puslar’’ yol yaptı karıncalanan anılarıma izler...
Böyle öğle sonlarının getireceği geceleri tahmin edersiniz.
Neye baksanız üzerinde geçmişe ait bir etiket, koku, iz.
HANGİ YOLDAN GİTSENİZ ’’GEÇMİŞTEN GEÇERSİNİZ’’!

ANCAK İŞTE O GEÇMİŞİN İÇİNDE BİR YERDE,
BÖYLESİ GECELERİ KOYNUNUZDA SAKİNLEŞTİREREK SAÇLARINI SEVE SEVE UYUTMAYI ÖĞRENMİŞSİNİZDİR...


Böğürtlenlere;
Elmalar, kirazlar gibi yumuşak dallardan ulaşılmaz ya hani,
dikeni 'küçüklü büyüklü' dokunur ellerinize…
Bir avuç için kollarınızın içini paralarsınız Akdeniz’de Ege’de!
Bende öyle geldim buraya…

Günler sonra yazdığım satırlarda, sizi daha neşeli ağırlamayı isterdim Baylar & Bayanlar.
Ancak Bob bu gece suratsız.
Şarkı söylemiyor, köşedeki Starbucks’a küsmüş.
Koskoca kahvecinin tarçını biter miymiş!
İnsan bunun için küser mi? Dedim
Elindeki derginin sayfasını çevirdi.
Cevabın ne olduğunu anlamanız için, yüzündeki ifadeyi görmeniz gerekirdi!

Bütün sevmelerime rağmen ’’Acı çekmeye değecek biri olmadı’’ dedim!
Dergiyi kapattı, katladı.
Red Kit nerelerdedir şimdi? Dedi.
Dudağında incecik bir otla yaslandığı ağacın altında sabahın olmasını bekliyor olabilir miydi?
Gülümsedi.
Çizgi karakter için gün batımları, mevsimler, yıldızlar ve şarkılar yoktur dedi!
Red Kit katladığı dergiden çıkıp sandalyeyi çekti -Bahse var mısın? diye sorduğunda Bob, omzunu silkti.
Hayır bugün kahve evine küstü!
Saçlarını lastik tokasından çıkarmayacak o muhteşem gülüşünü göstermeyecekti.
Şarkı, hayır şarkı söylemekte yoktu!
Red Kit’e kaktüsleri, daltonları ve posta arabası sürücüsü Hank’ı sordu
Radyo’da ’’Is This Love’’ çalmaya başladı
Az önce sözünü ettiğim çizikler sızlarken Red Kit kırmızı fularını çıkardı.

BÜTÜN GECE DÜNYANIN ÇEKİRDEĞİNE UZANACAK KADAR DERİN SÖZCÜKLER
EVİMİN DUVARINDA YANKILANDI.
BİZİ DUYSANIZ,
BİR GÜN SİZİNDE CEBİNİZDEN BENİM DUVARIM ÇIKAR MIYDI?

Nefisti!
İçkiler bittiğinde turuncu bir gün pencereden içeri girmişti!
Red Kit gözlerimin içine bakıp sen bizim kasabayı sevebilirsin bunu bir düşün dedi.
Bob kendine kahve almak için, yarım kutu tarçınla birlikte köşedeki Starbucks'a gitti…
Ben size yazdım.

Okuduklarınızdan sonra, tarçını kalmamış Starbucks gördüyseniz gülümseyin. /Az önce yanınızdan Bob Marley geçmiştir. / Kesin!

elçin gören
23eylül2010
01:30
İstanbul/Emirgan

22 Eylül 2010 Çarşamba

Nefisti!


Bob Marley ile birlikte dün gece yazı yazdık! Nefisti...
Red Kit'te geldi.
Ne geceydi ama!
Gerçek şu ki, herkes seni incitecek. Yapman gereken tek şey, acı çekmeye değer birini bulmak dedi Bob!
Yağmurluğumun yakasını kaldırıp yürüdüm iskeleye...

.../ Devamı bu geceyarısı www.elcingoren.com 'da yayınlanacak!

4 Eylül 2010 Cumartesi

Ruj yemek yasak sana!

Sessizde bırakılan telefonlar gibi buralarda bir yerlerdeyim aslında ama dilediğince yok sayabilirsin beni!

Şimdi şu durduğum yere gelene dek,
hep en yüksekteki mandalinaya, nara, kuşa, düşe dikilen gözlerim yüzünden,
ağaç gövdeleriyle çoook atıştım ben.

Kollarımın saramadığı dev ağaçlara yaslanıp anlattım...
Soluksuz kalıncaya kadar konuştum.
Hak vermediklerinde dalaştım.
Anlamadıklarında savaştım, şimdi olsun yine yaparım!
Bu huyum yüzünden önce korulardan sonra ormanlardan uzaklaştırıldım.
Boş kalmamak için yere düşen meyve, kuş ve düşlerle bir süre uğraşmam gerekti, uğraştım...

Geldim, güneş yanıkları gibi soydum tenimi, tanımadı burada kimseler beni.
Yine istersem;
Bana o istediğim şeyi verme ne olur! Sana yalvarıyorum.
Onu aramak, tırmanmak, işaret parmağımla ikide bir gelip geçene göstermekten anlıyorum ben.
Gözlerimi kapattığımda hayal ettiklerimi, gerçeklerin yıpratıcılığından korumamın tek yöntemi bu!

Biliyorum ben elime geçirdiğim anda heyecanla yere düşürürüm onu.
Kırıldığından korkup kaçarım...
Dün öğlen ısırdığım elma gibi, klavyemin yanına bırakırım.

Annesinin rujunu dişleyen bir erkek çocuğu, kokusundan ‘’tüketilecek’’ bir şey olduğu sanısını kabul ettiremez hani, işte öyle suçlu kalırım.
Tutturma huyum var benim.
Yüz üstü yerlere kapanıp yumruklasam da toprağını, karıncalarını,
sakinleşir
şurada bi köşede ağlar giderim sonra.
Bir şeyi nasıl isteyeceğimi çok iyi bilirim ben
Verme onu bana!

elçingören
4 eylül2010
İstanbul / Atina

24 Ağustos 2010 Salı

KORKMA; Okyanusla bir ağzımız!



Hayatın vitrinini kırmışsın.
Şikâyete geldiler!
Küçük cam parçacıklarına dönüştürüp kaçmışsın.
Hiçbir şeye dokunmadan gitmişsin sonra.
Boyası uçuk bir raf bulmuşlar içinde.
Sandalından bir parçaydı gösterdiler, tanıdım!

Seni buraya getiren fırtınaların küreğine yaptığı şeyi, hayata bırakıp çıkmışsın.
Yastığına sarıldığın, masumiyetinden arınmadığın, İstanbul’dan haz almadığın geçti aklımdan.
Seni ele vermedim…
Şimdi Ege ve Akdeniz şimdi Karayipler ve Kızıldeniz
Suçunu bilmekte ve gizlemekteyiz….


elçingören
23ağustos2010
00:26
İstanbul/
Yazı masam/
Benim güzel dünyam
Resim; S.Özer

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Bir BENCİL ile bir YORGUN...

Körebeydin!
Güven eksikti ama…
Bu yüzden -Kapat gözlerini! Dediğimde kirpiklerinin arasından bakma ihtimalini bağlardım şakaklarından!
’’Yakan top’’ oldun
Kalbimin üstüne üstüne vurdun.
Mavi, çizgili, plastik!
Bej, numaralı, kauçuk!
Hayaletlere inanıyor, gözlerini makasla kestikleri çarşaflar giyiyorlar sanıyordum!
Yok ki! Dedin.
Ellerin cebindeydi, cebinde bilye vardı o zamanlar!
Beş gazoz kapağına birini verdiğin…

Dün gece seni izledim rüyanda, güneşten yanmış alnına dokundum, öptüm kokladım.
Saçlarının üzerinden kayıp haritanın yollarını saydım.
Karanlıktı, ıssızdı, renksizdi ama vardı.
Bir gün bu tuhaf ormanın içinde Karnaval başlar mıydı? Başlardı!

Parmaklarımla taradım saçlarını, bir zamanlar başaklar varmış ya orda, onları hatırladım.
Çocukluk saçlarından düşenleri topladım.
Gözlerini açtın bir anda.
Oyun yaptım sana, sen açtın ben kapattım!

Biz şu ‘’aşkın’’ neresinden tuttuysak elimizde kaldı ya hani!
Ben saçlarınla birlikte dün gece onları da topladım
Siteden çıkarken güvenliğe baktım.
Saydım!
Kaç kez, Bu son! Diye çıkmıştım.

Not:
Kaskımı taktım, artık yoldaydım
Rüzgâr dokunuşlarını dağıtmak istedi, iki kez uyardım.
Bir uğultu başladı, evet kabul!
Çaresini aradım ...
Candan’ın şarkısını durdurdum yolda.

Sende dinle!
Yalnız sayılmazmışız bu konuda!

elçingören
23ağustos2010/İstanbul/01:24
Fonda;Nedense sustum/Candan Erçetin
Başlık:Aynı adlı şarkıdan
İllustrasyon Arturo Elena

20 Ağustos 2010 Cuma


Peki, ama böyle erken mi Küçük Bey?
Açık kahve uçuşan tüllerin, kadife kaplı koltukların arasından,
bindokuzyüzyetmişlerin sonundan gelmiştiniz.
Öyleyse yazlık sinemaların filmlerinden çok, ortasında başlayan rüzgârı sevmiştiniz
Çıkışta çekirdek çeteleri kurup duvarın dibinde yemiş miydiniz?
Arabaya binip Boğaz köprüsünden ilk kez geçerken ayaklarınızı havaya kaldırmış mıydınız benim gibi?
Aynı şehrin mevsimleriyle, sivrisinekleri ve sesleriyle büyüyen iki çocuğuz biz.
Yapmayın Kuzum.
Çizgilenmemiş yüzünüzü, çillenmemiş ellerinizi, o her şeyden derin olabilen gamzenizi böyle erken götürmeyiniz
Küçük Bey;
Ağustos'un ortasında ,
İstanbul, sinemalar, sivrisinekler, havalı köprü ışıklarıyla bize, gidişinizi izletmeyiniz.

elcingoren
20ağustos2010
12:02

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Kapağından tanıdım...


Ankara’ydı.
Üşüdüğümü ve sıcaktan söylendiğimi hatırlayamadığıma göre mevsim bahardı.
Belki çiçekli, belki sarı-kahverengi kuru yapraklı.
Çin böreği yemiş, yalnızlığımın göz alabildiğine huzur dolu vahasında yürüyordum.
Kitabevine girdim.
Son çıkanlar!* Rafını hızlıca geçtim.
İlerledikçe kendimi bir şarkının, bir filmin içinde buldum.
Sonra birden ! Heyyy bu Murathan Mungan! Dedim.
Oysa üzerinde hiçbir şey yazmayan benim daha önce görmediğim, yazarın daha önce denemediği bir kapak tasarımına sahipti.
(Şu an yazının üzerinde gördüğünüz pembe dikdörtgen! Ancak ona yaklaşıp dokunduğunuzda içinin simle bezenmiş olduğunu görüyorsunuz;)

Birlikte uzun zamanlar geçirdiğiniz birini daha önce karşılaşmadığınız bir şehir ve hatta ülkede ensesinden, hırkasından, sesinden, saçlarının dalgasından, şen kahkahası ya da hüznünden tanımak gibi bir şeydi.
Görevli evet ‘’MUNGAN’’ dedi!
İsmi ’’ ELLİ PARÇA’’ kitabın…

Yazarın gelecekte tamamlamayı planladığı elli ayrı romanının parçalarından oluşuyor.
Hemen ilk sayfasında ‘’bir 2005 kitabı, başka yıllarda basımı olmayacak’’yazıyor.
Onca taşınmanın içinden geçti ama hala kütüphanemde duruyor!
Ara sıra okşuyor, okuyorum…
Gidin bir yerlerden bir ‘’2005 yılı’’ bulun kendinize.

Bu gece -onca gecenin içinden sadece bu gece- üç ayrı köşe yazımın başlangıçları arka arkaya yerleşti yaşama.
İtiraf etmem gerekirse önce onları birleştirmeye uğraştım.
Sonra fark ettim ki bunlar birbirine ‘’BAĞLI’’ değil.
Hiç biri bir diğerinden haz etmedi.
Bıraktım kendi hallerine…
Bu başlık yazı en son yazıldı.
Hayat bazen sıralamayı değiştiriyor.
Bilirsiniz işte…
e.

Bütün organların kendine özgü gürültüleri olsaydı ‘’kalp’’ gibi!
Olmadı…
Sesi, dokunuşu, atışı ve duruşu olan o!
Eros okunu ona fırlatacak elbette!

Peki, duru bir ırmak geçer mi zihinden bazen?
Öyle alışılagelmiş olduğu için daha az sızlayan yaranın üzerinden gider mi sakince?
Ayağa kalkıp kâğıdı iki parmağımın arasından yere bırakmak gibi! Dediğimiz türden vazgeçişleri yer çekiminden daha hızlı solurken örneğin…
Sile sile!
Üzerini karalama telaşından yoksun.
Benim;
Öyleyse varlıklı! Diyebileceğim türden sade bir ırmak.
Sizin şimdi bu satırları okuyunca;
Buradan da geçmişti bir ara! Demenizi temenni ettiğim bir ırmak.
Geçer mi dersiniz bazen?

Artık hiçbir şeyi birbirine bağlayamayacak kadar unutkan bakan Peter Pan gibi beni tanıyanların –sıkça okuyanların-tahmin edeceği -senin hiç bilmediğin- gibi kollarımı açarak koşacağım sana!
Çizgi film karakterlerine benzeyen gözlerine bakıp, ancak yetişebildim diyeceğim nefes nefese…


elçingören
15ağustos2010
23:20
İstanbul


*Son çıkan kitaplar
Bu kitaplar bende iki duygu uyandırıyor.
İlki;
Ama henüz okunmaya değer onlarca sayfa varken bu gelen yeni cilde teslim olmamalıyım!
Diğeri metro’da, sokakta ve hatta havuz kenarında ellerine aldıkları o popüler kitapların tek satırını bile okumadan, ön yüzünü yırtıp yelpaze yapacağından korktuğum ‘kendini verdiği 30 tl ile entelektüel ilan etmiş’’ ancak okuryazarlığından endişe ettiğim kimilerine benzemekten deliler gibi korkma duygusudur.
Son çıkan kitapların ‘’rafını’’sevmem yani!

6 Ağustos 2010 Cuma

Fotoğraf'a bakarken...


''elçiniseviyorum''

Çünkü dışarıdan okunan hikayenin içindeki karmaşa,felaket,huzur,neşe ve diğer satırları onunla birlikte yazıyoruz.
Zafere yürünen yolu geçmeyi, takılıp düştüğümüzde akan kanı silmeyi öğrendik onunla.
Mutlak güveni damıtılmış gül yapraklarının en dibine saklayan hayatı salladık, aşılmaz denilen yolları, karanlığı tükenmez gibi görünen geceleri aştık.
Biliyor musunuz ilk bakışta görünen her şeyin bir başka hikayesi olduğunu yıllar yıllar önce birlikte anlamıştık.
Öğretilmiş, dizili satırların arasında kendi hikayesini yazmaya çalışan bir elçin o.
Ona kızın, onu bağışlayın.
Bu dünyada tek çabası sadece kendisi olabilmek'ten geçen bir masalda durmak
Ne çikolatadan evi, ne Hansel'i ne Gratel'i var.
Yıldızların tozu alınacak deseler, gönüllü olur gider!
Böyle biri işte, bu kadar çok bu kadar az.
elcingören 6 ağustos 2010/03:17


26 Temmuz 2010 Pazartesi

MIŞIL...


En son ne zaman yaptığımın bir çocukluk olduğunu söylediler hatırlamıyorum bile.
Anlayacağınız o kadar geçmişim kendimi!
Kalbimin dokusunu boydan boya çizerdi isteklerim, şimdi daha çok şey istiyor ama çizmiyor, çizilmiyorum...
Masalı mutlu sona bağlanmamış, elinden kamyonu alınmış bir çocuk gibi hüzünleniyorum bazen…
Ama idare ediyorum!


Ey hayat beni salladın, mışıl dedin rüyalara yatırdın.
Büyüttün...

Artık kendime kendime giyinebiliyor üstelik aşka tek başıma soyunabiliyorum.
Kalbim ister istemez çiziliyor bazen, büyüdüm ya dayanabiliyorum!
Gözlerim daha sık doluyor kırpıyor kırpıyor başka tarafa bakıyorum.
Bazı kokuların, tenlerin, gün batımlarının içinden geçiyorum, bazen onlar benim.
Biliyor musun daha çok susuyorum.

Gözlerimin kenarına kazların ayakları bile geldi!
Ama uyurken gidiyorlar, umursamıyorum.
Yıldızların uzun kollu pijamalarla rüyalarımdan geçmedikleri bir yerdeyim.
Bazen sıkılıyorum.

Huzuru arıyorum…
Onu geçerken sende unuttuysam bana sesleneceğini biliyor, hatırlatma gereği duymuyorum.
Kareli naylon giysisiyle pazar arabalarının geçtiği geniş sokaklar,
ağaçların yollara şapka yaptığı, yeşilin türlü tonunun göğe uzandığı yollar,
altın sarısı buğdaylarla dolu uçsuz bucaksız tarlalar arıyorum.
Vardı hatırlıyorum!

HATALARIMIN BAĞIŞLANDIĞI BAHÇELER,
BEŞ PARMAĞINI İNCİR GİBİ BİRLEŞTİRİP, BANA BİR ŞEYİ KIRK DEFA ANLATAN BÜYÜKLER VARDI EVET!
İŞARET PARMAĞININ İNDİĞİ YERDE SAÇLARIMI OKŞAYAN AVUÇLAR GÖRMÜŞTÜM.

Şimdi bir efsane gibi anlattığıma bakma!
Küçük, küçücüktüm…

Gördüğüm duyduğum yaşadığım her şeyi bir sünger gibi içime çeke çeke yürüdüm.
Düştüm.
Fena düştüm!
Dostlar verdin; Kaşımı diktiler, yarama üflediler, ruhumun taşını toprağını elediler.
Ey hayat beni salladın, mışıl dedin rüyalara yatırdın.
Eline sağlık ne güzel ağırladın!

Artık büyükler kısmına aldın beni anladım, anladım!
Mışıl’ı gitti rüyalarımın!

Onu aldın yerine, kredi kartı, araba, kocaman ülkeler bıraktın
Bana sorsaydın bu değiş tokuşa razı olmazdım…

Hatalarımın bağışlandığı bahçelerde, elleri incire benzeyen sabırlı büyükler vardı.
‘’Özledim’’ desem bu gece ‘’MIŞIL’’ olup karşıma çıkarlar mı?

Not: ‘’Hayatın ta kendisi’’ oralardaysan dinlemelisin beni!
elcingoren
24-26temmuz
İstanbul/2010

14 Temmuz 2010 Çarşamba

HEZARFEN yaptığın doğru mu ÇELEBİ'yi ?


Bugün bir şeye takılmış gibi gözlerin.
Ama sana anlatacaklarım var benim!

Bütün bir yaşam boyu seni tam karşından fotoğraflayanlara inat, diz çöküyorum sol köşende.
Kalbine en yakın yerden üflüyorum sözcükleri.
Sıkışıyor nefesim.
Bir sokak yapmışlar buraya dar mı dar!
Ama enseni görüyorum, kokun uçuşuyor.
Avucumda toplayıp burnuma götürüyorum…

Gelip geçenlerin rüzgârı dirseğimi çiziyor.
Aşk gibi, o rüzgâr üzerimden geçtikçe derinleşiyorum.

Bana geçmişinin üzerindeki örtüyü araladığın günler bahşedip, yıldızları parmak uçlarında gezdirdiğin geceleri vermesen de olur!
Gördüğün gemileri, saydığın dalgaları, kollarında kurulan hayalleri gözlerinden okumak istiyorum.

Senin bir tarafın var, Çelebiyi ayartan!
Bunu da biliyorum.

fotoğraf okanbarlas
yazı elçingören
istanbul2010

12 Temmuz 2010 Pazartesi

ÇOKOPRENS YİYORUM, YOK O PRENS BİLİYORUM!



Gece başlıyor yine.
Aralıklarla yaklaşan uçakları izliyor, Temmuzun ortalarına ilerliyorum.
Birkaç yazdan atlaya zıplaya geldim
Akdeniz’deki makileri sevdim,
gün batımlarında işten kaçıp ayaklarımı denize soktum,
telefonumu kapattım da geldim!
Sığla ağaçlarının gölgesini getirdim, hiç değilse bir gece
sakince uyuruz bu büyük kentte diye.

Gelene kadar, onlarca sivrisinek öldürdüm,
adımı ‘’avcı’’ olarak değiştirdiler ses etmedim.
Pembe şalımı sırtıma attım,
kendime bütün seslerin silindiği gecelerin içinden uzun uzun baktım!

Bana kalsa kırlangıç olur yazın peşine takılırdım.
Bana kalmamıştı yaz olmak!
Bunu küçük yaşta anlattılar, anladım!

İçim dışım;
Med-cezir,
dolunay,
yıldızlı göklerle dolmuştu, hepsinden yıkandım.

ÇOKOPRENS YEDİM
YOK O PRENS BİLDİM,BİLDİM!

Geldiğim yerde
YALANLAR SÖYLEMİŞ, YALANLAR İSTEMİŞTİM.
AY IŞIĞINI İZLERKEN GERÇEKLER KİMSEYİ MEMNUN ETMEZ DEMİŞLERDİ.

HEY BAYIM!
KAPATTIM KULAKLARIMI, SİZE GELDİM…

Ben,
PRENSLER,
SÜPER KAHRAMANLAR,
YEDİ CÜCELER,
ŞİRİNLER DERKEN
’’ALİCE’’ kapıyı açtı.

Bütün oyuncaklarımı fırlattım!
’’Harikalar diyarındayım’’
HEYY BAYIM ORDA MISINIZ?

elçingören
12temmuz2010
01:33

Not: Best Fm Serdar Gökalp dinleyenler bilir zaten; Çokoprens'se yoktur o prens:)))

11 Temmuz 2010 Pazar

BİLEMEDİM...


Bir posta kartına sığmayacaksa da; Nasılsın? ve Ben İyiyim!ler.
Sanırım şu karıncayı takip edip gitmeliyim artık ben!
Aynada çizgilerim, yok hayır o kadar da büyümedim…

Şimdi elimdeki dev haritada; UZAK DİYE BİR YER!
Ben yaklaştıkça,
yerleştikçe ,
yıkandıkça
uzak olmaktan çıkacak bir yer.

Her sabah değilse de uyanır uyanmaz içimi derin bir kimsesizliğin kaplayacağı günlere mi gidiyorum?
Yakıcı bir özlemin içime sızdığı gecelerde evimi dolduran tek şey karşı apartmanlardaki neonlar mı olacak yoksa?
Orada da sevecek miyim başkalarını?
Yaklaştıkça
Yerleştikçe
Yıkandıkça
’’Başka’’ olmaktan çıkmaları, benim için yeterli olacak mı?

Hayata bütün canlarımla sarıldığım için gözüm kara evet!
Yeter ki, YOL ÇIKMIŞ OLSUN KARŞIMA!
Bu gitmek -kendimden soyunur gibi yapıp sonra yine aynı bedenle karşımda durmakta- nedir anlamadım ki?
Tamam oyunlar güzeldir…
Tamam çocukluk eteklerim hala olmaktadır bana!
Ama bugün yakaladım aynamda;
Çizgiler! ! ! Tanrımmm!


Gülüşlerimden,
sızılarımdan,
aşklarımdan,
inkârlarımdan,
duyduklarımdan,
korktuklarımdan,
vazgeçtiklerimden… Akıp yerleşmişler göz kenarlarıma.
Derinleşmek için pusuya yatmışlar.
Bir aşk daha olsa önlerine kimse geçemeyecek mi ne?
Bir yenilgi daha olsa hooop! Diye oturup gitmek bilmeyecekler mi ne?

O hain çizgiler yüzünden bu akşam;
Gümüşsuyu’ndan Taksime çıkarken,
Taksim’den Pangaltı’ya giderken içimden neler geçti neler!
İstanbul son hız Cumartesi gecesine hazırlanırken,
uzaktaki köprü ışıkları yanmaya başlamışken, belli belirsiz sesler sadece uğultu olup uçuşurken…
SANIRIM BÜYÜDÜN! Dedim kendime…

Fransız sokağından çıkıp Galatasaray lisesine yürürken ardımda kim bilir neler bırakmış olacaktım.
İşte bu düşüncemi
- Bir de Cezayir vardı, iki adım ötede! Cümlesiyle taçlandırıp
yola daha hızlı devam etmeyi göze aldım.
Yani aslında gitmek gibi, kalmak gibi.
Ne kadar gidersem o kadar bağlanmak gibi…


AKLIM KALMIŞTI Bİ KERE!
Eğer kendimi birazcık tanıyorsam bu;
BAŞIMA DÜNYA ÜZERİNDE GELEBİLECEK EN SAKINCALI ŞEYLERDEN BİRİYDİ.
Neee! demek bu ruh orda kalmak istiyormuş!
Ama beden sinsi planını uygulayıp uzaklara savurmuş!
Tez dönüle.
Tez varıla, ruhun keman sesleri eşliğinde bir kez daha bulduğu romansı hafızaya nakşetmeye!

Hemen geri dönmezsem,
Ayhan Işık sokağının hemen altında tramvayın arkasındaki orkestranın kamerasına yakalanmış bir surat olurum işte böyle!
El sallarım.
Bu belki şapşallığımı bir nebze hoş görmelerini sağlayabilecektir! Diye.
Bugün iki adımlık yerde olduğu gibi; YA AKLIM KALIRSA ÜLKEMDE?

Ama benim için gitmek;
Geç kalmış olmadan bütün bir hayatı toplamaya çalışmak aslında!
Bilirsiniz kelimeler yaşar!
Ben size elma derim, siz rejim dersiniz, sevgili dersiniz, kırmızı, yeşil, tatlı, ekşi dersiniz…
Elma size ne vermişse bu güne dek, onu söylersiniz.
Ben ’’kesik’’ derim!
Bir elmanın iki yarısı sözüne gönderme yaparak;
AMA YARIM OLAN HER ŞEY ÇÜRÜR DERİM!
DOKUNMAYIN ELMAYA DERİM…



İşte ’’gitmek’’ son zamanlarda bana birden fazla şey veriyor.
Bu aralar en gözde kelimem hapşırıyor hapşırıyor çok yaşıyor!

Gittiğimde;
Yine tanıdık bir ses- dil- duyduğumda o sese, o lisana doğru hızlıca yürüyüp ne söylerse söylesin sanki iyi, mutlu, faydalı şeylermiş gibi dinleyecek miyim oralarda?
Alışabilecek miyim sokaklarına?
Yemeklerine
Seslerine…
Bilmiyorum.
Zaten nice kentte kurduğum evlerden birini orada görmeden önce cevaplayacağım şeyler değil bunlar.


Benden bir parça kalacaksa geriye,
-Bir zamanlar işte tam şurada oturmuş yine yazıyor gibi konuşuyordu! Olacak belki.
İşte şu sokaktaydı, şu balkondan başlamıştı evini temizlemeye diyecektir birkaç kişi.

Yarım bıraktığımdan değil!
İçime ’’gitmek’’ girdiğinden de değil işte!
UZAK ÜLKELERİN RUHUMDAKİ ÇEKİM YASASINI ÇÖZMEYE ÇALIŞMAKTAN
ÖTE BU GİDİŞ!
Gülünce gözleri çizgi olan insanlar daha çok orada!

Bu ülkeden gi-de-ce-ğim! Dediğimde
Gitmeyeceksin!... Diyen dostuma ;
SANA EN BÜYÜK GERÇEKLERDEN ÇOK İNANDIM HEP, ÖNÜME GEÇTİĞİNDE VİZEMİ SAKLADIM.
HEP BİR İP ATTIN ÇIK YUKARI! DİYE.
TUTTUM.
YİNE İNANIYORUM !!!
AMA SANKİ BU DEFA BAŞKA.
BİLDİĞİN GİBİ HER ŞEY İŞTE...
BANA BİR KEZ DAHA GÜLÜMSESENE!!! Dediğim günden beri gitmeye başladım.

Sayısız sorunun içinden net cevaplara rastladığım söylenemese de başladım gitmeye.

Ayrıntılı yol haritası isteyen bir diğer dostuma seslenemedim bile!
Yok ki bir haritam, sadece gidilecek yer belli…
O kısmı da pek dumanlı, pek isli…
İZİN İSTESEM VERMEZ YANİ!
SADECE TUTTURMAM GEREKLİ!


Yüzümde çizgiler çıkmış diyorum size!
Yerleşir mi yerleşir bunlar, zamanla şaka olmaz.
Yılların samur bir fırçası var, ince ince geçiyor üzerimden.
Bana hak verin…
Bana güç verin…

-ANNE BUNLAR NE? Diye soracak bir oğlum bile yok henüz!
Ama cevabım var;
ONLAR ÇİZGİ BEBEĞİM…
SEN ÖP DİYE BİRİKTİRDİM!

Git-me-li-yim!
Hadi bana hak verin
Hadi bana güç!
Hadi bana bir kez daha gülümseyin...

elcingoren
istanbuldaki evi

10temmuz2010 /14:20
Gri suratlı bir gökyüzünün altında şimdi!
11temmuz2010 /03:18
Galata Kulesi ne şahanedir şimdi!



Not: Gidebilirim, kalabilirim…
Bilemedim! Bilemedim!

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Bilginize; Bu gece ''GİTMEK ÜZERİNE'' Yayınlanacak!


Bir posta kartına sığmayacaksa da; Nasılsın? ve Ben İyiyim!ler...
Sanırım şu karıncayı takip edip gitmeliyim artık ben!
e.

6 Temmuz 2010 Salı

GERÇEKTEN ;)




Yeni bir metin belgesinin ilk satırları.
-Hehh çok akıllı bilgisayarım buna yüklemsiz tümce dedi, kırmızıya çevirdi rengini, yüklemi yok be bebek, aradım bulamadım, sen kızartma suratını gel öpeyim de geçsin, yüklemin olmasa da güzelsin-

Nasıl oluyor da her defasında sanki bu ilk!
İlk değilse de diğerleri karalamaydı hissiyle başlayabilir insan yazmaya?
Koltuğuma gömüldüğüm yerde kaburgalarımın iç içe geçmesi ile küçülen, mini minnacık olan iskeletimi görseniz belki bana acırsınız bile.
Ama yazdıklarım beni yeniden yaratacak bu satırların sonunda, o yüzden bana kaçamak hüzün bakışları yerine, yine kaçamak eğlenceli bakışlarınızı fırlatabilirsiniz.

Genellikle küçük uçaklarda yaşadığım bir duygudur bu; Belli belirsiz o anlık bakışlarla- buna kaçamak bakışta diyebiliriz elbette- yanımda oturanın nasıl biri olduğunu anlamaya çalışırım.

Herkesin önünde bir dergi vardır ama yanımda oturanın baktığı sayfaya bakarım.
Ne okuyor?
Okuduğu onu ele verecektir!
Nasıl biri olduğunun ne önemi var ki demeyin! Az sonra dirseği koluma değecektir!

Aslında boşluktur aradığım.
Bir boşluk olsa da baksam, kendimi de etrafı da rahat bıraksam olmaz mıdır?
Hayır çünkü bu tür uçaklarda boşluk yoktur.
Yoktur işte!

Bu yüzden genellikle kredi kartı reklamlarının ve millerin kocaman puntolarla doldurduğu kuşe kâğıt sayfalarda yazılara-fotoğrafa değil renklere bakarım.

SON UÇUŞLARIMDA GENELLİKLE GÜNEŞİN BATTIĞI ANLARDA ‘’ORDAYDIM’’
NEREYE BATTIĞINI GÖREMEDİM ELBETTE, AMA SÖNÜYOR GİBİYDİ İŞTE!

O renkler dergilere cicili bicili basılmışsa da,
birbirlerine uyumlulukları çizerlerce oluşturulmuşsa da
pencerenin dışında tek rengin onlarca tonuna olan kusursuz geçişini izlerken o anın bir masal olduğunu düşünürüm.

Sonra bulutlara üflemek isterim. Dağılınnnn biz geçiyoruz diye!

Ve mutlaka bu kez nar suyu içmeyeceğim, içersem inince söylenmeyeceğim derim içime içime…

O sırada ben böyle derin mevzularla boğuşurken yanımdaki kişinin dirseğini hissederim bileğimde-kolumda.

O anda içimden hep şu satırlar geçer işte, hızla;

TANRIM HER SEFERİNDE KENDİ SINIRLARINDA YÜRÜMEYİ BAŞARAMAYAN BİR ŞAPŞALI BENİM YANIMA OTURTUYORSUN BUNU ANLADIM.
FAKAT BANA BİRAZ YARDIMCI OLMALI VE HİÇ DEĞİLSE BİR JET AYARLAMALISIN!

UÇMAYI, UÇ UÇ BÖCEĞİ OLMAK İSTEYECEK KADAR ÇOK SEVEN BİRİYİM BEN.
DAĞLARIN TEPELERİN -YAZILARIMDA SIKÇA SÖZ ETTİĞİM- UFUK ÇİZGİLERİNİN,
DENİZ FENERLERİNİN VE KABUKLARININ,
BALIKÇI AĞLARININ, YÖRESEL ŞARAPLARIN,
BİTKİLERLE DOLU YEMEKLERİN BENİ BAŞTAN ÇIKARTMADIĞI BİR TEK GÜNÜM YOK Kİ BENİM!

PASİFİK’İN, KÜBA’NIN, KORE’NİN, İRLANDA’NIN… SAYISIZ GİDİLESİ YERİN EN HEVESLİ YOLCUSUYUM.
BU YÜZDEN BANA BİR JET LAZIM.ACİL AMA!

220 Mil kadar yolu 2 saatte alabileceğim türden bir şey olsa yeter!
İçime küçük yaşta yerleşen gitme duysunu sen verdin.
Pekâlâ, bu aracı da sağlayabilirsin…

KOLUMA DEĞEN DİRSEKLERDEN ZİYADE;
HAZIRLANIP ÇIKTIĞIMDA RUHUMUN SINIRLARINDA TEK AYAK YÜRÜYEBİLECEĞİM İNCELİKTE BİR HATTIR İSTEDİĞİM.

Nezaket sahibi biri olduğum göz önüne alınırsa işe gidip gelirken kullanmayacağım zaten bilinir!



Ahh evrendeki isteklerim, hep böyle ayaklarımı yerden kesecek şeylerdir!

Aşkın, jetin, gece gece başlamış bir radyo yayınının, küçük bir fotoğrafla günlük gazetelere- hafta sonu eklerine- basılmış köşe yazılarımın dışında daha nerelere kadar uzanabilir ki dileklerim.

Elbette sonu gelecektir.
Gittiğim yerlerden birinde bir hamak bulup;
-İŞTE BUUU! Diye bağırmaya başlayıp tepe taklak olduğum bir sevinç anına kadar isteyeceğim ama ben!

Elimi diğer hamaktan uzanıp tutmaya çalışan bir güneyli verirsen belki düşmem.
-Düz dur elçin! Çatlak olduğun bugün anlaşılmamalı! Dayan dayaaan diyince kendime, düşmem belki, belki ama belki…

Verdin belki o güneyliyi, ama hamak yok ortada!



Zamanlama hataları vardır evet!
Mekânın ve kişilerin özelliğini çoktan yitirdiği türden ‘’büyük zaman hataları’’
Birini tanıdıktan sonra baştanbaşa dağılır hayat.

Kuş kadar aklımızdan türettiğimiz kelimelerin önüne- ezber dediğimiz yere- gelip elindeki sopayla
-romantik olacaksa o sopaya değnek de diyebiliriz tabi-
bir çizik atar gelen!

-Dur etrafta dağınıktı, fırsat bulamamıştım toplamaya! Diyecek olduğunuzda orta ve işaret parmaklarını dudaklarınıza koyup
-Ş iii Sorun değil! Gerçekten… Der.

Sizin zamanlama hatası dediğiniz yeri alıp, o hareketle yerle bir eder!
Gelenekselleşmiş, artık ona huy -mizaç- karakter diyerek geçtiğimiz şeylerin üzerine oturur.

Neye benzediğini düşünürken sözlükten küçümseme cümleleri seçilir.
-ÖYLE BİRİ İŞTE! YOK DİĞERLERİNDEN FARKI ASLINDA.
SANIRIM BENDE Bİ BAKIP ÇIKACAĞIM RUHUNA!

Ne kadar küçültülür ve sıradanlaştırılırsa o kadar ‘’tehlikesi’’ dinecek gibidir işte.
Ama dinmez.
Hissetmek ne tuhaf şeydir.
Eyleme döneceği yoksa da düşünceyle dönüşür işte!

Mesela ben ;
-Gelip geçecek bak geçip gitti bile! desem de;

AÇIK YEŞİL, TÜRKUAZ, MAVİ, LACİVERT DİYE ÖNÜME UZANMIŞ BİR OKYANUSTUR AŞK!
ONUN ÖZGÜRLÜĞÜNE KIYAMAM!

Hoş benim için özgürlük kutsanmıştır, zirvededir, ona bir şey olamaz ki.

ÇÜNKÜ TAKILMAM GEREKSİZ AYRINTILARA.
GİDER Mİ GİDER DEMEM, DÖNER Mİ DÖNER HİÇ!
GÜVERCİN BESLEMİYORUM NETİCEDE.
ÖZGÜRLÜK DEDİĞİMİZ MED-CEZİR'E BAĞLANMAZ Bİ KERE! DİYE DİYE GEÇERERİM YAŞAMDAN!

Evet; AÇIK YEŞİL, TÜRKUAZ, MAVİ, LACİVERT DİYE ÖNÜME UZANMIŞ BİR OKYANUSTUR AŞK!
Dokunamam bile.
Nerde kaldı gelip geçmesi!
Nerde kaldı ruhuna bakıp çıkması.
Gözlerim kamaşır aslında, zırhım eriyebilir yatağında ama fark ettirmem!

İşte böyle…
Uçtum, yazdım geldim buraya.

Hey sen!
Bİ HAMAK BULSANA BANA!
ACİL AMA!

elçingören
5temmuz2010
23:39
İstanbul
Önünde palmiye olan bir yaz evine bakıp
Tae-Hyun Cha / Farewell Britge dinlerken evimde!


Bu yazının notu yok!
Varsa bile şu olacak;
-Not!
-Daha önce de söylemiştim kısa kelimelerdir hayatı bağlayan!-

5 Temmuz 2010 Pazartesi

OTUZLU YAŞLAR DEDİĞİMİZ, KUYRUĞU RÜZGÂRA YAPIŞMIŞ UÇURTMADIR! İpi elimizde diye telaş yapmadığımız...


Bi taraf sen
Bi taraf ben
Gelde toplayıver bizi…
Yaşar Günaçgün şarkısını söylüyor...

Onlarca konu içinden çıkıp gelen duyguyla yazının başını sonunu henüz mantıksal bir iskelete dönüştürmeden başladığım çok nadir yazılarımdan biri bu.
Ancak şaşkın değilim.
İtiraf etmeliyim ki bugünlerde kendimden böyle bir eylemi beklemekteydim
Tedirginliğim omuzlarımdan akıp gitmiş olmalı.
Rahatım yani.
İyimser Polyanna saçlarını kurutmak için uğraşıyor bir taraftan.
Sesler birbirine karışıyor yine evimde.

Sevdanın yükü bende, yüzümün çizgisinde.
Kaçmadın mı be benden senelerce!
Eriyor birer birer benimle aşkım yeter be! Diyen şarkı bitiyor, başlıyor…

Tüm yaşadıklarımız bizi bir yola çıkarıp bırakıyor Hanımlar&Beyler
Bazen çocukluk sokağımıza
Bazen bir dört yol ortasına
Amazon ormanlarına
Kenarlarında kaktüslerin sıralandığı, sıcaktan buharlaşmış bir asfalta.
Bugün o yollardan herhangi birinde ancak başka bir biçimde ilerleyeceğiz.
Seçin ama atlamayın…
Hangi yoldasınız?
Nereye çıkardı sizi hayat?

Geldiniz işte buradasınız!
Nerde olduğumuz değilse de kiminle olduğumuzun önemiyle sarmalandığımız bir yoldayız bu defa!

Oysa buraya gelene dek, yalnızlığımızı kutsamış, özgürlük ve zafer çığlıklarıyla sakinleşmek nedir bilmeden yaşamıştık değil mi?

Geçilen her tepeye diktiğimiz bayrakları saymıyorum bile.
Bir taş bulup üzerine çıksak, son üç bayrağın neşe ve ahenkle dalgalandığını görecek oluruz.

Tanrıya şükür ki;
YAKIN GEÇMİŞE BAKTIĞIMIZDA, NE KADAR DEĞİŞTİĞİMİZİ GÖSTEREN BİR AYNA HENÜZ BULUNAMAMIŞTIR.

Sadece fotoğraflar vardır.
Ancak onlar ya albümler ya da bilgisayar dosyaları marifetiyle ortamdan uzaklaştırılmıştır.

Bilirsiniz işte; İNSANIN KENDİNE OLAN BİR DÜŞMANLIĞI VARDIR.
Çok çok eski zamanlara dayanan ve aslında hep ‘’Barış’’ var diye yaşatıldığımız
‘’Savaşın’’ hep uzaklarda bir yerlerde yaşandığını,
bize bulaşmadığını düşündürecek kadar iyi örgütlenmiş bir düşmanlık.

Öyle ki dün gece;
Seni son defa uyarıyorum kâinat!
Bana benden başka yanlış yapma sakın! Dedirtecek kadar K.İskender’i öfkelendirmiştir o düşmanlık.
Gördüm! Öfkesinden gözlerindeki bulutlar bile korkup kaçtı!



İşte böyle hayatı sadece manşetlerde yaşarken,
kariyer planlamalı, bütçeli, istatistikli, mütemadiyen iş seyahatlerinin doldurduğu yolculuklardan yapılmış biraz fazladan gezginci hale sokmuşken
İçimizdeki o kendini bilmez düşmana yer vardır da
Bir başkasının gölgesine bile razı olmayız!

HER GÜN ÖPÜP OKŞADIĞIMIZ MUTLU ÖZGÜRLÜĞÜMÜZ,
YALNIZLIĞIN O İNCE -AMA KİMSELERE HİSSETTİRİLMEYEN- SIZISIYLA SEVİŞİR!

KAPIYI ÇARPIP GİDERKEN;
-DÖNERKEN NESCAFE AL! Diye sesleneceğimiz türden güven dolu bir birlikteliği,
ne kadar uzağa giderse gitsin gece bitmeden döneceğini bildiğimiz bir tutku sarmalını özleyebiliriz oysa!

YAŞAMADIYSAK ŞEHVETLE,
YAŞADIYSAK DERİN BİR HAZLA KARIŞMIŞ ÖZLEMİ SOĞUTMAYA ÇABALAYARAK GEÇER GÜNLER!
Ama bunu gün yüzüne çıkarmak ta ne demektir!
Gerek yoktur böyle şeylere…

HEM ’’YALNIZLIK ’’, ’’GÜÇ’’ İLE YAN YANA İFADE EDİLMEYE BAŞLADIĞINDAN BERİ, DAHA ÇOK YAKIŞIYORDUR ARABAMIZIN ÖN KOLTUĞUNA!

Ama geçip gider işte yaşam…
OTUZLU YAŞLAR DEDİĞİMİZ KUYRUĞU RÜZGÂRA YAPIŞMIŞ UÇURTMADIR.
İPİ ELİMİZDE DİYE TELAŞ YAPMADIĞIMIZ!

Bir köşesinden hanımelinin sarktığı balkonda, bacaklarını altına almış bir sevgili olsa fena olmaz aslında! Diyecek olduğumuzda hapşırık gibi onu tutmaya çalışırız.
İnsanın beklendiğini bilmesi kadar önünde eğilebileceği kaç duygu kalmıştır bu ‘’yenidünyada’’ peki?

Ayrıntılar değil midir hayata gerçek şeklini veren!
Kabası alınmış, eskizi yapılmış, montajı tamamlanmış bir şey verir hayat ayrıntılarıyla.

Detayları ruhun makası, tığı, iğnesiyle hazırlanmış özgün eserler sunar hep!
Yüzlerin daha net seçildiği, bakışların aslında gerçeğin kapısını araladığını fısıldar yollara, duraklara, otobanlara, gişelere,iskele ve mendireklere!

Yıllar önce okuduğum bir yazıda* Aşk için söyle söyleniyordu;
Ondan bize kalan her zaman net çıkmamış fotoğraflardır!
Bu yüzden yanımdayken bile özlüyorum deriz
.

Aşık olunanın hafızada bıraktığı o flu fotoğraflar gibi,
netleştirmeye çalıştıkça başaramadığımız, bu duyguyla daha da asıldığımız fotoğrafik hafızamız, duyu organlarımızı da harekete geçirecektir evet!
BU TELAŞ, BU ADAM SENDE! CİLİK,
EN BAŞTAN VAZGEÇMİŞLİK BUNDANDIR EVET EVET!

Çünkü Aşk;
Kim bilir hangi Mayıs’ta duyduğumuz ’’bahar kokusunu’’ getirir bir gece.
Öyle tüpte, fanusta da değil, bildiğimiz etten kemikten bir omuzda hem de!

Masallar dinlediğimiz bir kış akşamından kalma ‘’ Mutlu sonlardan kurgulanmış’’cümleler kurar kulaklarımıza.

Tadını, eskilerde bir sonbaharda yenmiş cevizli-tarçınlı kekte bıraktığınız o şöleni pekâlâ verebilir dudağıyla!

Dokununca değilse de diğerlerinden biraz büyük bir dalgayla yıkılacak kumdan kalelerimizi gösterecektir bir tende.
Pullarının avuçlarımızda kaldığı balıklar gibidir o ten, bir süre daha dokunmasak daha mı iyi olacaktır ne?
Çok kıymetli eserlerin sergilendiği bir salona girmişiz de fil olmuşuz gibi gelecektir belki de.
Dokunursak gücümüzün asla yetmeyeceği bir dağılışı yaşayabiliriz elbette!

İLK EV ÖDEVİMİZ
2 SIRA DÜZ ÇİZGİYDİ UNUTTUNUZ MU?
2 SIRA SAĞ EĞİK ÇİZGİ
2 SIRA SOLA EĞİK ÇİZGİYLE BAŞLADIK HAYATI OKUMAYA, YAZMAYA!

Dahası şimdi yeni tanıştığımız isimler en çok o fotoğrafımızı seviyor aslında!
O HER ŞEYE HENÜZ BAŞLAMIŞ HALİMİZİ
-EN SADE EN DURU ANLARI- DAHA YAKINDAN GÖRMEK İÇİN
YAKINLAŞTIRDIĞI BİR FOTOĞRAFTA KENDİNİ ARIYOR BELKİ DE.
KADRAJA GİREMEDİYSE DE, BAKIYOR İNCE İNCE…



Önünüzden tek potada eritilen türlü duygunun bir karışımla iksire dönüştüğü anlar geçerken –her bi şey olup biterken- anlamadığınız,
çok sonra, -Ben bunu nasıl fark edemedim? Dediğiniz yerde
denizle, ufukla, yelkenlilerle, konuşur musunuz benim gibi?

Büyür müsünüz gözünüzün önünde?
Frigo yediğiniz yaz sinemalarını özledikçe hem de!
Dahası otuzlu yaşlarınızın ipini aşksız çekiştirirken gecelerde…

elcingören
5temmuz2010
02:34
İstanbul

Not 1:
Size anlatacaklarım var ama sonra!

Not 2:
Aşk hep var!

Not: 3
Fotoğrafına baktıkça kendimi aradığım Cem E. 'nin çocukluğuna teşekkürümle.

Son Not:
KORE’ye yerleşebilirim.
Gülünce gözleri çizgileşen insanların arasından size daha umutlu şeyler yazabilirim;) Bu bir teselli değil biliyorum evet evet!
Bu konuda ciddiyim.
Bir kaç gün içinde kesinleşebilir yolum, izim…


*Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi I. Psikiyatri Kliniği Şefi
Dr. Erol Göka /Aşkın Fenomolojisi

29 Haziran 2010 Salı

ETEĞİMDEKİ TAŞLAR...


SANKİ BİRKAÇ YÜZYILDIR TANIYORUM BU SESİ… Diye yorumlanmış bir seslendirmemin sonrasında soluğu köşemde aldım.

Yorum sahibini;
UZUN ZAMANLARDAN BAHSEDENLER İYİ İNSANLARDIR
ÇÜNKÜ BAĞLAR KURARLAR!
Çünkü geçmişi şimdiye oranla önemsizler klasörüne iliştirmezler... Teşekkür ederim! Diyerek cevaplamış olsam da yetinmedim.

Aslında tuhaf bir tedirginlikle sıralıyorum kelimeleri bu gece.
Yaklaşık bir yıldır çeşitli dergilerde ve bu blog’da yazıyorum oysa.
Duyduklarımı -derinden tattıklarımı- yazarken bir tek kez hissetmediğim bu şey de neyin nesi?
Tekinsiz bulduğum ‘’mekân’’değil.
Bu kez kendi kendimin başına dikilmiş olabilir miyim?
Evet !

Pekâlâ, bu gece samimiyetimin uç notalarını törpüleyerek ses verip, uzatmadan huzurunuzdan çekileceğim.
Ancak tabii uzun bir zamandır elçingörengri’yi takip edenlerin kısa dediğimden anladıklarının bilinen ölçülerin dışında seyredebileceği düşüncesiyle bütünleşeceğini bilmek beni duygulandırıyor!

AMAN DİYEYİM SAKIN HA DUDAKLARIMDAN DÖKÜLMESİN BİLDİKLERİM!

Geçtiğim yollarda, ÖNÜMÜZE GELENE BİN TEKME! Diye dolaşan plaza hatunlarından bahsetmeyeyim.
Yapımcı olabilmiş ‘’AMA NE YAPTIĞINI BİLMEYENLERDEN’’ söz açmamak en iyisi.

Radyo’da o ses ve olmayan diksiyonla hatta sesinden hangi cinsi temsil edebileceği ilk on dakikada anlaşılamayanlarla dolu anonsların arasında çat diye ‘’kapatma’’tuşuna basmaya uzanmışken, ŞU GÜZELİM TRT TÜRKÇEMLE HAFİF KÜFÜR ETTİĞİM İSE ASLA DUYULMAMALI!

Televizyon kanallarını kuşatmış ‘’niteliksiz programların’’ her birine ayrı ayrı söyleyecek sözüm var ama susacağım.

‘‘Hayattan’’ anlamayanların ‘’Evlilik programı’’ sunması vakasına hiç girmeyeyim en iyisi.
Zaten anlasalar böyle saçma bir yayını yapmazlar ki!

Mutlak doğru herkesin kendi medeniyetini kurması iken şu harikulade dilimiz Türkçeye‘’Emeklisi var mı?’’ gibi bir soru cümlesini eklemekte nedir yahu?

-Beğenmiyorsan izleme! Cümlesinin yaklaşık bir milyon yüzyıldır zekâ pırıltısı içermediğini hatırlatmama gerek yok zaten değil mi?

Ayrıca birkaç televizyon yayınında
- Ben bu kızı seviyorum! diyen Entelektüelleri anlamıyorum.
Sevin.
Bende seveyim, herkes sevsin…

Ama sonra çıkarıp önümüze koyduğumuz şapkamızın içinden şu soruyu çekmeyelim ne olur;
BU MEDYA NEREYE GİDİYOR?
Bir yere gittiği yok Baylar&Bayanlar!
Öyle olduğu yerde duruyor, daha kötüsü gideceği varsa da ümidi kesmiş olmalı çoktan!
Yoo hayır bütün bunları söylemeyeceğim elbette.

Babasının, amcasının, olmadı üç beş günlük ilişkisinin verdiği ‘’tanınmışlıkla’’
bir iki gece kulübü önünde sevişgenlik, üzerine yatta verilmiş yarı çıplak ‘’yakalanma pozuyla’’ köşe yazarı! Olabilmişlerden hiç söz etmedim, etmeyeceğim.

Aşkın içine etmiş adamların ‘’aşk’tan söz ettiği’’ gazete sayfalarında küçükte olsa fotoğraflarını görmekten iğrendiğimi de bu yazıya eklemeyeceğim.

KENDİMİ TUTABİLİRİM BEN!
Bu güne kadar sabrettiysem yine başarabilirim.

Geçtiğimiz hafta sosyal paylaşım sitelerine olan güvensizliğimi, ilgisizliğimi son derece altüst edebilecek bir siteye, gülümsemesi dünyayı kaplayacak kadar ışıklı bir dostum sayesinde üye oldum.

Her geceye bir seslendirme ekleyeyim diye gecemi gündüzüme kattım.
Kusursuzluk diye bir şey olmasa rahat eder miydim acaba?
Bunu sıklıkla düşündüm.
Çünkü montajlarıyla uğraşırken
- E ama blog’a yazı ekleyeceğim bu gece! Oooo saat kaç oldu ama gören! Diyerek acele ettikçe daha çok uğraştım.

İlk kez radyo ve tv yayınlarımın dışında, evimden yaptığım seslendirmelerle algılara ulaşan sözcüklerim ve sesim,
BENİ VARLIĞIMA DUYDUĞUM SONSUZ İYİ HİSSİN GERÇEKLİĞİNE BİR KEZ DAHA İNANDIRDI!

Etrafımda son birkaç yıldır olup bitenler kendime olan güvenimi kemire kemire, ayakları güvensiz bir masaya dönüştürmüştü.

ÜZERİNE NE KOYARSAM KOYAYIM YERLE BİR OLACAK KADAR
GÜÇSÜZDÜ AKADEMİK İSKELETİM!

Sonra fark ettim ki Medya’da başvurduğum neredeyse her kurum, benim olmadığım bir güvenli kara parçası yaratmak için seferberlik ilan etmiş!

BEN OLSAM BENDE İSTEMEZDİM BENİM GİBİ BİRİNİ EVET!
Sözleri sıkça doğrudan geçen,
çat pat dizili cümleleri olan, ama patavatsızlığın doruklarında gezinmeyen biri
en fazla sinir eder etraftakileri.

Ben sadece işim yaparım Efeler!
İş konuşacağız diye davet ettiğiniz içki masalarınızda görsellik olmam!
Beni ve özgürlüğümün sınırlarını işinize geldiği gibi esnetemezsiniz diyen biri,
elbette çekiç örs ve üzenginizi tırmalar!

Tabii böyle biri olunca, en fazla hayal kurar;
O radyo bu televizyon olur ve hatta şu gazetede yazarım ben diye!

Bir Fransız pastanesi açıp,
portakallı tartlar, elma marmelatlı ponçikler yapmak düşer sonra bu kıza!
Bu ödüller, bu şilt en fazla salonuna kırmızı hakimiyeti katar o kadar!
Ne işi var medya’da!

OTURUR PASTANESİNDE;
GÜNEŞTEN RENGİ HAFİF AÇILMIŞ BİR ŞEMSİYENİN ‘’TÜHÜNÜ VAHINI’’ İZLER
AMA İZLEMEZ KANALLARI
ŞARKISINI SÖYLER ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA
AMA RADYOLARI HEP KAPALI
BİR ŞEYLER YAZAR
AMA OKUMAZ, OKUYAMAZ KURŞUN KOKAN SAYFALARI!

Tüm yakınları onun için ‘’MEDYALI GELECEK PLANLAMALARI’’ yapıyor olsa daşimdilik gerçekleşemeyecektir rüyaları.

En başa almaktan sıkılmadığı kasetleri vardı bir zamanlar.
Şimdi eline onları aldı!
Yeniden başlamak için bandını yokladı.
Ona göre o;
Hiçbir şeye geç kalış sayılmazdı!

Bütün bu satırları bunca eğitime, ödüle, donanıma rağmen yazıda geçen ‘’MEDYA’DA
- televizyon kanalında, radyo yayınında, gazete köşesinde-
Yer edinemeyen biri yazdı.
İçiniz rahatlayacaksa ondan böyle de bahsedebilirsiniz tabi;)
Olacaktır o kadarı!

Bu arada;
Şimdilik sakinliğinizi koruyabilirsiniz, pastanemde ponçiklerimin üzerine pudra şekeri döküyorum çünkü ben.
Ama şimdilik!

Sizin için hazırlanan bir ‘’hüzün’’var planlarımda!
Bu işleri hepinizden çok daha iyi yapacak yeni nesil ‘’isimlerden’’sadece biriyim ben.
Sadece ben bile, o yapıştığınız koltuğu alıp sonsuza fırlatabileceğime neredeyse eminken, sonunuz geldi - geliyor denebilir.

SEVGİLİ HAYAT, İYİ Kİ BEN, BENİM!


NOT 1:
SANKİ BİRKAÇ YÜZYILDIR TANIYORUM BU SESİ diyen site sakini, işte böyle.
Sesimi tanımıyorsanız bile, söylediklerimi tanıyorsunuz.
Bu bana uzun yollar –yolculuklar-veriyor.
Sizi temin ederim
İnsan bir cümleden en fazla bunu alabiliyor!

NOT 2:
Keskinleştim! Farkındayım...

NOT 3:
BU KIZ YARATICISINA AŞIK!
BİLİRSİNİZ, BAZILARI BAZI İŞLER İÇİN YARATILMIŞTIR.
BİR SORUN VARSA TANRI ENİNDE SONUNDA BU KONUYA EL ATACAKTIR!

NOT 4:
Bazıları için tek şans kendileri olmaktır.
Hayatta sadece kendi omzunun üzerine tırmanmış insanlar olsa hiçte fena bir şey olmazmış!

Not 5:
Sabah oldu!

SON NOT:
Dünyanın en güç işi birşeyin nasıl yapılacağını bilirken, başka birinin nasıl yapamadığını ses çıkarmadan seyretmektir. dedi H.White, belki inanmayacaksınız ama -İyi yaptın bunları yazmakla! dedi ve gitti...



elcingoren
29haziran2010
04.54
Bu kez Notre Dame’dan değil
Yüksek kürsüden!

28 Haziran 2010 Pazartesi

SÖZ VERELİM BİRBİRİMİZE...


Ön Not: Bu yazı bir interaktif deneme, diğer denemelerime kıyasla dokusunda faklılık gösterebilecek bir yanını içinde gizlemekte.
Her hafta yalnızca bir kez interaktif deneme yapma fikrindeyim.
Belki ama belki...
Bilginize;)


I BAŞLARKEN

Söz verelim birbirimize...
Hep kısacık kelimelerdir hayatı bağlayan-ayıran şeyler...
Söz, Bağ, Uç, Dur, Git, Bak, Ten, Son…

Belki bu gece bana öyle geldi.
Kendiliğinden başlayan bir oyun gibi, hani gözlerimi kapattığımda ebe olabildiğim!
Ne aradığımı bilip sesini, sessizliğini sevdiğim birine bakıyorum.
Çıkacağım!
Kısacık kelimelerden dökülür diye, cümleleri kesiyorum.
İlkokul fişlerim vardı şurada bir yerde onları arıyorum.
Sağınıza solunuza bakın ama beni bekleyin şu ağaca yetişemeden ebelemeyin sakın!

Bilmiyorsunuz ki;
Kaç kıymık battı ellerime, kaç ayrılık geçtim fersah fersah…
Kollarımdan kaç yıldız kaydı gecelere, kaç uçurtmayı çarpıştırdım gök deniz yer bulut mavilerde.
Söz verin
Bana yetiştin diyeceksiniz hep bir ağızdan!
Yetiştinnnn!

-Verelim o zaman
-Peki Söz!
-Sonra peki sonra?

Sana söz yine baharlar gelecek, sana söz ışık hiç sönmeyecek, ölüm yok ki tuana uyannnnn, şimdi yaşanacak diyen şarkıları ezberleyelim!

Ama söz uçar! Demeyin!

Şarkılardan tutarız o halde, illa düşmeyeceksek gerçeğin içine, notaların mola yerlerinden ilerleriz, şöyle tek sıra halinde…

Bir benzeri olmayacaksa şarkımızın, söylenmeli, yeni sözcükler bulunmalı içine
’’söz verelim'' derken belki buydu bütün mesele.
Söz verelim birbirimize, sözler verelim!

II SÜRERKEN

Sana dur diyemememin kelime anlamsızlığıyla boğuşmalıyım, eski tarihlerden kalma en eski Türkçe sözlüklerde
Eski olan her şeyin bir hikâyesi var çünkü...
Eski olabilmesine yasladığı bilgelikle güveniyoruz eski sözlere!

Aslında sana ait bütün cümlelerimin bir hikâyesi de vardı ya olsun varsın raflar sitemkar kalsın duvarlarımda, varsın çatlaklarından anılar fışkırsın şakaklarıma

Oldu olacak bir kandil aydınlığında kırk odalı hanın, hep aynı sözcüklerden kurayım cümleler, ama bitmesin sözler.
Zaman incinmesin, istediği neyse alsın sözlerden...

Bütün sözlerinin her harfini dize dize yaptığım kerpiç duvarlı evimde, büyükannemden kalma gaz lambasının ürperten ateşi dize getirebiliyor beni bir tek
ve bir tek zaman karşı koyabiliyor bu ürperme korkusunun senin sözlerine yıkılma isteğinden!

Çıkan islerden yazıyorum cümlelerimi, gözlerimin hasretle kararmış ufkunda
Söz diyorum kendime!

Yine posta arabaları geçiyor, yine Lady’ler çaylarını sütle içiyor şehrimde.
Sana çok uzaklardan yazmam bundan, sözcükler uçup gider diye...
Benim şu uçucu cümlelerim hasretle kararmış bir ufuktan sana yaslanır diye

Bir çekirge parçalanıyor faytondan posta arabalarının tekerleri altında, küçük çığlıklar gıdıklıyor kulaklarımı, içim yanıyor bir seninkini duyamadığımdan ötürü...

Benim olduğun bir zaman ile bağ kuruyorum şimdilere!
Adına da umut deyip ekliyorum satırlarımı gittiğin yere

Bana sözler vermiştin, bana daha önce hiç duymadığım kelimeler bulmuştun bir yerlerden şimdi sesler örtülü, kurduğumuz bağ ile gerçekliğinden şüphe ettiremeyecekse de örtülü.

Bütün bağımız ayak tırnaklarımın ucundan saç tellerimin ucuna kadar kısacık ama bir o kadarda uzun mesafeli bir yol kadardı aslında, bunca uzun olamazdı ayrılık!

Ama şimdi yaşam kadar uzun bir yola getirip bıraktı beni!
Bu bir yerlerde bir şeylerin dağılmasının sesi mi?
İz mi bu omzumun üzerindeki?
Yoksa bir el mi?
Döndüğümde yine belli belirsiz mi olacak gölgesi.

İstediğin buysa artık daha kısa cümlelerim, daha uzun kelimelerden başlangıçsız ve sonsuz cümleler türetmekteyim.
Ama yine de
Daha uzun aramızdaki yollar! Demeyeceğim

Ellerim hala omuzlarında, arkandayım her zaman gölgende saklıyım, dudaklarım hala yanaklarında.
Aklında mıyım?
Öyleyse her zaman içinde saklıyım...
işte bu benim sesim.
Bu gece kısacık kelimeler seçtim kitaplardan bu gece bile isteye kısalttım onları.
Kısalsın diye yollar…

Çıkan islerden yazdığım satırlar sandıklarının da dışındayım işte!
Bak bu benim sesim bunlar benim sözlerim.

Bu gece, yarına hiç bir söz bırakmamaya söz verdim!
Senin kısa kelimelerine inat en uzun cümlelerimi biriktirdim.
Gerçeklerin içinden geçmeye gücü yetmeyecekse bile
Rüyalarından geçen açık yeşil sarmaşıklı yolda bir adam göreceksin

Bak bu senin dirilişin, ertesi güne, içime dirilişin!
Bana rüyaların ışıklı ellerinden bahsetmek için Sir, biraz geç kalmadınız mı?
Dediğini duyar gibiyim!

HİÇ BİR GECİKMELİ AŞK, DUYULASI BİR HİS OLAMAZ LEYDİM!
HER DAİM RÜYALARIN OLACAK, BENLİ YA DA BENSİZ…

K.İskender bir şey demişti eğilirsen İnci küpelerinin altından söylerim;
UZUN SÖZCÜĞÜNDEN KORKACAKSIN,
HANİ BİR DE KISAYSA YAZILIRKEN BİLE!


III BİTERKEN

Bizim için mesela Leydi, böyle bir son yok mesela!
BİZİM BAŞLANGICIMIZ YOK Kİ!
’An’larımız var sadece, kısa olmasından ötede bir yerde.

BİSİKLETİNİN FRENLERİ KOPMUŞ BİR ÇOCUK GİBİ ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA
BİR BAYIR BULMAYA GİDİYORUM KENDİME.
ÇÜNKÜ SANIRIM BÜTÜN BU UZUNLU-KISALI KELİMELERİ
AVAZ AVAZ ORADAN BIRAKABİLİRİM YERE!

AMA ÜZÜLME YİNE DE!
BİLMENİ İSTERİM Kİ;
EVİMDEKİ BÜYÜKANNE LAMBASININ YAĞI BİTTİ.
KARANLIKSA BU GECE SADECE BUDUR SEBEBİ!


WithmanWriter
SerdarKemal
cecilll
Burak E
Geronnimo


yazı/revize
elçingören
03:15
28haziran2010
Notre Dame

NOT: Yıllar beni neden daha önce istemediniz aranıza?
1800'lü yıllarda doğmalıydım ben, gerçekten!