Okuduysan Siliyorum

Siz yine de -Hadi seni Mars'a götüreceğiz! diyenlerin peşinden yalın ayak koşacak birinin yazdıklarına ne kadar güvenebilirsiniz bir düşünün isterseniz?

Paralel evren yolcusu
RTÜK En İyi TÜRKÇE Konuşan Haber Spikeri Ödülü'nün Sahibi
TÜM HAKLARI SAKLIDIR 'KADIN' Proje Başkanı
Radyo-Tv Program Sunucusu
Belgesel/Reklam seslendirmeni
Yazar

www.seninicinburadayim.com

18 Mart 2016 Cuma

İftiharla Sunarım...


Senin İçin Buradayım "Tüm Hakları Saklıdır Kadın" gösterimiz ThoughtWorks, Executas, Milklab34 Sponsorluğunda Bilgi Üniversitesi'nde! 

Projemize destek veren harika sponsorlarımız ve başarılı, heyecanlı ekiplerine bin teşekkür ederim. 

Gectiğimiz yıl 12-14 Haziran 2015 tarihleri arasında, ThoughtWorks, Milklab34 ve TOG Things çalışanlarından oluşan Hack4Women ekibi, Bilgi Üniversitesi Sosyal Kuluçka Merkezinde ilk hackathonunu düzenlemişti. 

Tüm hafta sonu boyunca coğunlugu kadınlardan oluşan ekipler, kadınlar için faydalı olacak çok güzel uygulama fikirleri ortaya çıkarmış ve ThoughtWorks hackathon sonrasında kazanan ekibe projelerini hayata geçirmeleri için destek vermişti. 

2016 yılında, Hack4Women ekibi ikinci etkinliğiyle Elçin Gören'in ''Senin İçin Buradayım'' Tüm Hakları Saklıdır 'Kadın' Projesini destekliyor. Kadın ve şiddetin tarihini inceleyen proje, kadına yönelik artan şiddetin farklı boyutlarını bambaşka bir dille ele alıyor. Erkeği ötelemeden, kadının değeri hakkındaki farkındalığı arttırmak için hazırlanan tek kişilik gösteri, dünyanın tüm kadınlarına adanıyor. 

26-27 Mart 2016 tarihleri arasında Bilgi Üniversitesi Kuluçka Merkezinde düzenlenecek olan 2. Hackathona katilacak arkadaşlar, projenin web sitesi olan www.seninicinburadayim.com 'un tasarımından 'back-end'ine kadar uçtan uca geliştirmesini yapacaklar.

‪#‎elcingoren‬ ‪#‎ThoughtWorks‬ ‪#‎Executas‬ ‪#‎Milklab34‬ ‪#‎BilgiÜniversitesi‬ ‪#‎tekkisilikgösteri‬ ‪#‎kadınasiddet‬ ‪#‎alkış‬ ‪#‎teşekkür‬

10 Mart 2016 Perşembe

Senin İçin Buradayım...


İnsanlığın yalnızlığını dünyanın kucağından kaldıran ilk kadın HAVVA, kimseler yokken ADEM'in yanında belirdi. Yol arkadaşı oldu.  Peki sonra ne oldu? 

 ''Tüm hakları Saklıdır'' sahnede canlı performansla izleyiciye aktarılan 45 Dakikalık TEK KİŞİLİK GÖSTERİDİR.


Kadına yönelik artan her türlü şiddetin dünyadaki rakamlarından Türkiye ölçeğine uzanan araştırmada tema şiddet olsa da vurgu kadının kıymeti üzerinden yapılıyor.

Fosil bilimden yararlanıp, şiddetin tarihini de ele alan gösteri, cinsler arası karşıtlık değil değerler algısını vurguluyor.
Duygusal/ sözlü şiddetin  planlı bir cinayetten farklı olmadığının üzerinde duran araştırma 'aldatılmanın' şiddetin yüksek notalarından biri olduğu konusu da işleniyor.

Hz. Meryem, Nene Hatun, Türkân Şoray, Kocabıyık Halime Çavuş, Sultan Hanım, Halide Edip Adıvar ve Sabiha Gökçen'i de kapsayan gösterinin kurgusunda zaman içinde zaman yaşanıyor.

Karyalı I. Artemisia, Kraliçe Boudica, Zenobia ve Tomoe Gozen'in de konu edildiği gösteride kadın ve kadına yönelik şiddete yeni bir bakış açısı kazandırmak amaçlanıyor.

Hz. Muhammed'in Veda Hutbesi'ndeki kadın paragrafını ve

Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk'ün Anadolu Kadını'na duyduğu minnet dolu sevgiyi de ele alan
TÜM HAKLARI SAKLIDIR '' KADIN'' gösterisi 'Kadına Yönelik Her Türlü Şiddetin Son Bulması' umuduyla 'Dünyanın Tüm Kadınlarına' adanmıştır.

Sınırlı sayıdaki davetlisiyle 12 Aralık Cumartesi günü Gayrettepe BizCEVAHİR OTEL'de gerçekleşen ön gösterimde tam not alan gösterinin takvimini sosyal medya hesaplarımız ve resmi internet sitemiz www.seninicinburadayim.com'dan duyurmaya başladık.


Proje Başkanı Elçin GÖREN, Cumhurbaşkanlığı himayesinde 'RTÜK' tarafından en iyi Türkçe Konuşan Haber Spikeri ödülüne layık görülmüştür.


Kadının güzel saçlarının, fondöten ve kapatıcıların şiddet izini saklamak için kullanıldığı bir gezegen olmaz. 

Nasıl ve neden olmaz onu açıklamaya, şiddetin doğasına ait kelimelerden uzak bir anlatımla size geliyoruz.

Buluşmak üzere.


Mart' 2016


27 Ağustos 2015 Perşembe

Hipo hipo Talamus



#popularscienceturkey 'de gözlerimizi kapatıp sağ işaret parmağımızla sol dirseğimize dokunduğumuzda/ bunu başardığımızda, elimizi görmediğimiz halde 'uzaydaki konumunu algılayabildiğimiz' yazıyor. Bugün neredeyse tüm günü, köşesini güneşin parlattığı dergilerle geçirdim. Başlığında 'dönemeç' olan bir yazının içinde yol da vardır dedim. Varmış. 
Yalnız, bazen o yol önce omuriliğe, oradan da talamus'a gidiyor serebral korteks tarafından algılanınca işler biraz değişiyormuş. 'Acı hissi' olası bir doku hasarına karşı uyarı olarak üretilen sinyaller nedeniyle oluşan bir SOS mekanizmasıymış. 
Aylar önce bir yerde 7 yaşındaki bir kızın 'ağrı/acı duyusu olmadığını' okumuştum. Bunu fark eden kız bir sabah sınıftaki arkadaşlarından karnına tekmeler atmasını istemişti. 
Hiç ağrı yoktu evet... Ancak küçük kız bir saat sonra iç kanama geçirmişti. Profesör notunda şöyle diyordu; "Ağrı/acı duyusu hayat kurtarmak için bırakılmış bir çan gibi içimizde bir yerde durmalı" Uzaydaki konumumuzu görmesek bile bilinçaltımız bilgiyi bize aktarabiliyor, ağrı/acı yokken onun çanlarını duyabilmemiz mucize ama asla tesadüf olmayan türden. Yıldız tozunun bulaştığı atomumuz/bedenimiz, galaksinin gözdesi mi bilmiyoruz ama, bu kadar özenle yaratılmışsak en az bir sağlam nedeni var; Saf sevgi. 

#elcingoren #mywrite #yazı #9temmuz2015 #cosmos #istanbul #turkey #popularscienceturkiye

Katalonyalı keçiler ve Hemingway!


Ah o Joan Miro imzalı 'Çiftlik' tablosundaki devrilmiş metal kovaya bakıp olmamış demek ne haddimize. Havlamasının duyulduğu köpek mi dersiniz horozlar, keçiler, atlar ama onlara rağmen küçük diye unutulmamış salyangozlar mı? Hepsi var ama konumuz bu değil. Hemingway'in uğruna yumruklar yediği tablodur bu çiftlik! Yazar bi'gün ressamın atölyesine girer ve bu tabloyu görür, önünden ayrılamaz. Ama parası yoktur. Katalonya'nın türlü hayvanı bir tuvale sığmıştır da Ernest Hemingway'in eşi Hadley'in doğum günü için almak istediği bu resme gereken para cebine 'sığmamıştır'. Atletik yapılı Hemingway atölyeden çıkar ve boks antrenörlüğü yaptığı dövüş kulübüne gider. Dövüşür! Yediği her yumruk cüzdanını biraz daha doldurur ve parayı denkleştirir. .../... Devamı Marstab yeni sayıda.

Yeni pasaportum için fotoğraf çektirdim, olmuş mu? Aklım dağınık benim.



Aklım dağınık benim, aklımın bir ipi varsa bir ucunu Mars çekiştirir diğerini Dünya. Bu mavi gezegenin içinden çıkana kadar bir oraya bir buraya bakar anlam ararım
Elimde her şeyin üzerine yazabilen fosforlu bir kalem olsaydı yaşam belirtisi gördüğüm şeylerin üzerine işaret koyardım. İşim kolaylaşırdı. Yoo hayır böyle bir kalemim yok diye üzülmüyorum fakat olsaymış da dünya batmazmış. Aklım her şeye aynı anda bakınca karışıyordur belki. Büyük resme bakacağım diye ayrıntıların koşuşturarak kaçtığını görüyorum. Ödüm orada kopuyor benim. Hepimizin öd sıvısı var bana öyle bakmayın. Sizinki aynı yerde kopmuyordur belki. Hiç mi olmuyor size? Hiç ?
Bugün göğüs kafesine sıkıştırdığı kelimeleri önüme döküp kaçan kimse olmadı.Belki de bugün kimsenin anlatacak bir şey yaşamadığı günlerden biridir. Doğanın 'Pazartesi'si yok. Bizim var. Doğada hiçbir şeyi köşesi yok. Bizim var. Ondan tıkanıp kalıyoruz, ondan.
Gözlerim sol koldaki Dostoyevski sözüne gidip gidip geliyor, oku beni de kurtul diye fısıldıyor Fiyodor! -Bir şeyi kaybetmek için önce ona sahip olmam gerekiyordu, yani kaybetmiş sayılmam! / Dostoyevski /Kumarbaz
Bizim köşelerimiz var diyorduk. Fiyodor sol koluma dokunmasa tıkandığımız yerleri de yekten sayacaktım belki. Ama işte yaşamak böyle bir şey. Çekiştirilerek, dokunularak ve dokunarak, havalara uçurularak/yerlere çakılıp kapaklanarak, ikaz kukalarından sekerek, yuvarlanarak yürüyoruz. Kapatalım dükkanı, boş dükkana kira mı ödenir derken bir telefon çalıyor, ağaçlar bahar dallarını gözümüze gözümüze sokuyor.
ÖĞRETMENİM SAYFA BİTİNCE BAŞKA KAĞIDA YAZABİLİYOR MUYUZ? Yetmedi/ İmtiyaz sahibi, yazı işleri müdürü nerede? Tüh nerede! .../... #birincikısım 
#elcingoren #write #kafadergisi #kafamagöre #yazı #istanbul
.../... Martılar hiç konmadan ne kadar uzağa gidiyor? David Mendoza ne güzel şarkı söylüyor.
Aklım dağınık benim. Ama yani belki zaten bu karışık bir şeydir. Edinilmiş olduğunu düşündüğümde yanıyorumdur. Kendiliğindendir hayat. Her şeyi birden göreceğim diye gözlerimi yuvalarından ettiğim doğrudur. Kaçırmayayım diye beklemediğim vapurlara koştuğum, yerinde duruyor mu diye her hafta Galata Kulesi'ne bakmaya gittiğim oh yerindeymiş diye bağırıp tramvaya binmişliğim de vardır. Bir dostum Kız kulesi için yapıyor bunu. Ooo Hayır yapmayın ama dostlarının da aklı beş karış havada olan bir ben olamam.
Beş karış on beş karış... Velhasıl kimse için makul biri olamadım
Oyunlara pek alınmadım, sızdıysam çıkarıldım ama bir gün bile yedek kulübesinde su içip sabahlamadım. 
Siz neler yaptınız? Elinizdekileri şöyle bırakın da her şeyi en baştan anlatın. Tane tane anlatın. 9Mart2015 #ikincikısım #elcingoren #write #kafamagöre #kafadergisi #yazı #istanbul #oku @kafadergisi

29 Haziran 2015 Pazartesi

Cazibe olmadı mı, evrenin en iyi fikri bile ölü bir cam gibidir. Kimse ona elini sürmez diyor Bach. 

Albert, odalarda dolaşıyor, Almanya öncesi gelip bana bir bakmak, odalarda yürümek, müziğin sesini açmak, pencereden dışarı bakmak istemiş. 


Geldi. Odalarda yürüdü, pencereden dışarı baktı ve sordu -Sen aldığın notları salyangoz şekerle mi ayırıyorsun? 

Peki ya kitap sayfalarını? 

Albert dedim: -Ben hiç normal biri olduğumu söylemedim. Salyangoz şekerimi mi yedin?

-Cazibe dedi.
Bach başını çevirdi.



elçingören 2014/ istanbul
elcingorengri/instagram



3 Haziran 2011 Cuma

BİR BULUŞ GİBİSİN *


Bütün başlangıçlar gibi içinde heyecan taşıdı buluşlar
OLMALI, OLACAK! Diyen dirençli bünyelerin anısı olmaktan çıkıp hayata taşındı icatlar.

Gemiye bindiğinde onu icat edenin kim olduğunu merak edenler,
Binlerce metre yüksekten bulutların arasında bu uçak nasıl akıl edildi diye düşünenler

Stetoskop ‘un adı neden stetoskop diyenler var mıdır benim gibi?

Çekmecelerin arasında sıkışmış sinema biletine bakıp ‘’ne yazık ki benim anılarım kimsenin bir işine yaramıyor’’ demiş midir içinizden bazıları?

Marquis de Jouffroy d'Abbans ilk buharlı gemiyi yüzdürdüğünde ayakları ıslaktı.
Paçalarını üst üste kıvırdı, güverteye geçti, bilekleri güneş yanığıydı.
Bu kez bu gemi yüzecek, okyanus buhar gücüyle geçilecekti.
Kim bilir aklında başka neler vardı gemi limandan uzaklaşırken…

Montgolfier Kardeşler sıcak hava balonunu başarıyla uçurduklarında ceplerine rüzgâr dolmuştu.
Birbirlerine bakıp şarkı söylediler, bazı kelimeleri tepelerin üzerinde kaldı.
Uçmak şarkı söylemek gibi bir şeydi, uçmak özgürleşmekti…

Galileo, sevildiğini hissettiği anlarda bir gözbebeğinde kaybolmayı istediğinden mi cisimleri 30 kez büyüten bir teleskop yapmıştı?
Yıldızlardan çok, ayın pürtüklü yüzüne mi bakmıştı?
Bir buluş gibisin! Diyen Cemal Süreya ‘’Sevda Sözlerinde’’ birine en yaratıcı cümleyi kurmuştu işte.
Bu başlı başına bir buluştu!

Bütün bunlar şimdi hayatımızı kolaylaştıran makinelerin, sayısız aletin başlangıcı oldu.
Başlangıçları hep sevdim.
Başlangıçların, ortalama dediğimiz yere kadar ilerleyip sona doğru kıvrılacakken durduğu bir yer vardır.
Keşfetmenin kusursuz notalarından bam bam ayak seslerinizle yürür,bazen koşarsınız ya.
Hiç bitmesin hiç bitmesin! Diye başlanan günün orta yerinde birkaç saniyelik duraklama anında,
haylaz cüceler saati havalara atar ve sonra önünüzden sürükleyerek geçirir!
Kimse görmez , siz en ufak ayrıntısına kadar hatırlarsınız o anı.

Böyle anlarda;
UFUK ÇİZGİSİNE DALIP GİTTİĞİNİZİ SÖYLERLER Mİ SİZE DE?
Öyle ise ucundan gördüğünüz bütün denizler kıyısına çekecektir sizi olanca gücüyle!
Birinin Legolar gibi birbirine eklenen parçalarına bakıp hayatınızla uyumunu ölçtüğünüz bütün buluşmalar icatların ilk günleridir.
Ayaklar ıslaktır, bilekler güneş yanığı…
Cepler rüzgâr dolu, tepeler şarkılı!
Her elde bir mercek büyümüş müdür gözbebekleri?
İsmi nedir? Neden öyledir?

Yaşayıp geçmeden;
HANİ NERDEYMİŞ BUNUN MUTLU SONU? Demeden önce
Başlangıcın tadını doya doya çıkarma vakti gelip çatmıştır.

BİR ÖNERİ; İŞTE TAM O ANDA, SAKİN OLUN VE BİR OT GİBİ HAREKETSİZ DURUN!

Olur ya ;Bir gün ‘’Bir Buluş gibisin!’’diyen Cemal Süreya ile sözleştiğiniz olur benim gibi.
Oturur icatlardan söz edersiniz.

Size bir şeyi icat etmenin en güzel tarafının başlangıcı olduğu söyler.
İçinizden, böyle birçok hikâyenin ortasını ve sonunu değil de hep başlangıcını sormamız belki bundandır! Dersiniz…
Aşk da bir buluştur!

Hayat hepimizi icatların içinden geçirir.
‘’O’’ kimi zaman;
YOLUMUZU UZATAN BİR REHBER DE OLSA, KEŞFETMEYE GİTMENİN BİR TADI VARDIR İŞTE!

Ardımızda ekmek parçaları bırakamayacak olsak bile,
geri dönüş için güven dolu bir yolumuz kalmayacaksa da GİTMEK GÜZELDİR!

Yeni bir çağ doğar her sabah, yeni bir haritadır insan kendine.
Sınırlarından geçip gider.
Birine kendinizi yeniden -en başından- anlatmaya başlarsınız fark etmeden…
Kaç başlangıçtan geçip buraya geldiğini hatırlamazsınız bile.
Bir şey vardır orda karşıda bir yerde
Ne buharlı gemiye
Ne sıcak hava balonuna
Ne teleskopa benzer.

SİZİN BULUŞUNUZ BAŞKA, BAMBAŞKADIR!
MUCİTLER İCATLARINA İSİMLERİNİ YA DA SOY İSİMLERİNİ VERMİŞLERDİR YILLAR BOYUNCA.
E ARTIK SİZ DE BİR ŞEYLER DÜŞÜNECEKSİNİZDİR BU HARİKULADE BULUŞA!

Elçin Gören
22nisan2010
*CEMAL SÜREYA

ELÇİN’ DEN ÖNERİ;
•Yazı boyunca LOU REED-PERFECT DAY dinlendi
Bu şarkı beni denizin en mavi olduğu, mavinin nasıl böyle mavi olduğuna hayranlık duyduğum KKTC –Dipkarpaz /Yeni Erenköy’e götürdü.
Bir gün yolunuzu oraya düşürürseniz, bu şarkıyı da yanınıza almanız önerilmeli,
ayrılmak istemeyecek olursanız hak verilmelidir!

•Kütüphane düzenlemeleri her zaman iyi gelir.
Yıllardır dokunmadığınız yazarların ciltleri mutluluk verir, bunu denemeli

•Birkaç günlük tatil planları yapılmalı
Ofis ofis nereye kadar! Bunu atlamamalı
İçinize bir gitmek duygusu yerleştiyse GİTMELİ
Ama özlerseniz KAHRAMANLIĞA GEREK YOK, GERİ DÖNÜLMELİ!


MAG Dergi Haziran sayısında yayınlanan elçingörengri köşe yazısını okudunuz;)

27 Mayıs 2011 Cuma

Mag Dergi ''YAZ'' sayısı;



SANA ÜST ÜSTE KAÇ KEZ DAHA ÂŞIK OLABİLİRİM BEN?
Sayıların abaküsümden döküldüğü yıllardan bu yana, böyle duru bir toplama işlemi görmediğim için cevap veremedim soruna.
Yoksa hazırlıklıyım aslında!

Burnunun dikine giden bir çocuk gibiyim ben! Hiç değişmedi yaşamın özünü kurcaladığım yer!
Okul yolundan sapıp leblebi tozu satan bakkala gitmek, poşeti ağzıma dayamak suretiyle boğazıma kadar o tozu doldurup sonra öhöö öhöö sesleriyle masumiyetimden yaramazlık çıkartıp rahat etmek istiyorum.
Evet!
Sana âşık olmak yerine bunu yapmak!



İçinde kuş tüyleri olan bir zarfla böyle bir mektup alsaydınız ne yapardınız?
Cevap verecek gibi olursanız kendinizi tutun.
Çünkü bazı soruların cevabı yoktur!

Yaz bulutları tepenizde selam vererek koşar bazen.
Yosunlar yeşili gözlerinize iter, deniz maviyi giyip çıkarır gün içinde binlerce kez.
Üstü açık bir arabadan belinize kadar uzanıp rüzgârı tutmak gibi, özgürlüğün bütün dokularınıza işlediği yazlardan geçersiniz.

Böyle bir yaz BU YAZ!
Yaşadıklarım nicedir unuttuğum ‘’ACABALARIMI’’ kucağıma bırakıp kaçtı.
HER ŞEY;
BİR PARÇASI ISIRILMIŞ ELMALAR, ÇOCUKKEN DUT YAPRAĞI YEDİRDİĞİM TIRTILLAR KADAR SAF!

Siz de Güney’deki yolların tabelalarını sever misiniz?
Açık kahve elden düşme kontrplaklarla birbirine çivilenmiş o küçük dikdörtgenlerin arasında kiraz satan köylüleri geçtikçe yenilenir misiniz?
Şimdi yola çıkacak olsam işte o tabelalara doğru sürerdim arabayı!
Kıyı şeritlerinin o kendine has dinginliğine ortak olurken, mektubumda yanımda olurdu, başlıktaki soru’da!

Yollanmamış mesajların, söylenmemiş sözlerin, bir türlü izlenememiş filmlerin içinden,
PİYANGO GİBİ KENDİNİZİ ‘’ÇEKMEK’’ İSTEDİĞİNİZ İLİŞKİLERDEN GEÇİP
BURAYA GELMEK İSTER MİSİNİZ?
Öyleyse gelin!

Alçakgönüllü bir rüzgâr eserken, geçmişe ait kimi boşluklar savrulup gider burada.
Gelin bir şeyler atıştırırız, bir teras buluruz sonra.
Sıcak taşlarından araba fırçasıyla suyu iterken, ayaklarımızın yanacağı bir teras!
Temmuz’da günler muhteşem doğar ve batar.
İzleriz gözlerimizi kırpmadan!

Hep bir şeyler olurken güzel dediğimiz bütün yazlar gibi Ağustos’u da Eylül’e bağlarız biz!
Kasabaların telaşsız öğle sonlarından geçerken;
-BONCUK DİZİCEM BEN! Diyerek gelip güneye yerleşenleri gözümüze kestiririz.

Hayat boyu bir sahil kasabasında ya da Masal’dan düşmüş Ada Santorini’de balık tutarak, mütevazi bahçenizde sebze meyve yetiştirerek yaşayabileceğinizi düşündünüz mü?

YANİ; SİZ HİÇ SADELEŞTİRİLMİŞ BİR METNİN ÜZERİNDEN YÜRÜDÜNÜZ MÜ?

Söz veremem ama bunu da deneriz!
SANTORİNİ’ye gider küçük tahta iskelenin kendine özgü iyot-yosun kokusunu bulur, ciğerimizi onunla doldurup boşaltırız.

Deve cüce oynarız, açık sarı güneşin ellerinden tutarız.
Az gider uz gider, dere tepe düz gider sonunda Aşk’a çıkarız.
Bir yaz daha geçer …
Söylediğimiz her şey‘’Kelimelerin gücü adına!‘’Diyerek başladığımız oyunlara dönüşürken,
son sözleri kalbimizin derinliklerinde muhafaza etmeye söz veririz.
Sözcükler sözcükler sözcükler…
İşte böyle yazlara ve yaşama yerleşirler!


Marşımız bile var;
KAPTAN KIR DÜMENİ
GİDELİM UFUK ÇİZGİSİNE,
O ÇİZGİYE ‘’ENGİN’’ DİYENLERİ BULACAĞIZ
ÜST ÜSTE KAÇ KEZ ÂŞIK OLUNABİLİYORSA BİRİNE,
O KADAR OLACAĞIZ İŞTE!
Yazıya son dokunuşlar Boğaz Köprüsünü geçerken yapılıyor.
Birazdan Dergi’ye yollanacak cümleler iki kıtanın bütün şiirlerini şu sol taraftan gelen gemiye ‘’yolcu’’ mu yapmıştı?
Bu ne güzel bir YAZ böyle, şiirli şarkılı, marşlı!

Elçin’den öneri;
• Elçin’in yazdığı Marş’ta, kafiye, uyak, vezin aranmaz!
Artistik, fantastik bir Marş işte! Diyerek okunup geçilmeli
• SEZEN SÖYLER ‘’ŞEN’’ ŞARKISINDA; BAKARSIN UMDUĞUNDAN İYİ GEÇER YAZ!
Bu yaz, bütün yazlardan güzel olabilecek bir yaz ise, ona şans verilmeli

• Çokça fotoğraf çekilmeli bu aylarda.
Böylelikle pencereden kar, sokaktan ıslak tekir geçerken içimiz fotoğraftaki güneşle ısınabilir

• Koyu renk kıyafetlerle bir türlü anlaşamayan bu güzel mevsimle mücadele edilmemelidir!

• Bilirsiniz; KIŞ ve SONBAHARIN bittiği caddede görünen her şeye ‘’YAZ’’ denir.
Yaz akşamları bir başkadır! Bulunan bütün çardaklar zapdedilmeli, geceleri cırcır böcekli bir yoldan geçip kumsala inilmelidir.

elçingören
HAZİRAN2010

11 Kasım 2010 Perşembe

MAG Dergi ''Kasım'' Sayısı

Yine hangi cümleyi çekiştirip gelmem gerektiğini bilmeden geçiyorum kelimelerin içinden
Size bu yazı ile sorular sormayan yaşamı ve aklınızı yormayan kahramanlar getirdim bu sefer!
Hikâyemizde ‘’anlamlı kılınmış’’anlar vardır.
Geri almak istediğimiz, bir çocuk gibi bir daha bir daha diye tutturduğumuz ‘’tekrarlar’’a uzanmaya çalışırız.
Gelecek gibi, düş gibi ışıltılı bir paketi vardır zamanın.
Ama hep başlangıçlar parlar!
İlk günlerdeki özenin gizlendiği yer kurcalanır.
Bu yol böyle gider…

Git git bitmeyen, koridorlarından geçilmeyen, yüzü tam olarak seçilmeyen duygulardan yürür masalsı tepenin rüzgârlarına kapılırız hani!
İşte o rüzgârın saçlarımı dağıttığı yerdeyim bugün.
Bütün huzursuz tepeleri yolda bırakıp geldim!
Hafifledim...

Ardımda ekmek parçaları bırakamayacak olsam bile,geri dönüş için güven dolu bir yolum kalmayacaksa da ilerledim.Hayat bu Baylar & Bayanlar
Yeni bir çağ doğar her sabah, yeni bir haritadır insan kendine.Sınırlarından geçip gider.Birine kendinizi yeniden -en başından- anlatmaya başlarsınız fark etmeden
Şarkı gibi dilinize dolanır sözcükler.

Evet anladığınız gibi;Kaç başlangıçtan geçip buraya geldiğinizi hatırlamadığınız o meşhur köşe başındayım!

Sizin gibi bende, hikâyeme ortak olanları, şimdiye dek fena şekilde yanıltanları, taktığım madalyaları bir bir söktüğüm anları geçip, geldim.
Başlangıçların kusursuz, cömert, ilham veren dokuları seyreldiğinde aklıma düşen bu yolu, bir gün yürüyeceğimi biliyordum.

Cennetin bahçesinde dolanan Âdem gibiyim, elmayı dalından koparan Havva gibi!
Bakıyorum sizde buradasınız!

Bu karşılaşma iyi oldu; Yıldızların tozu omuzlarınıza dökülmüş ne manzara!
Yokuş aşağıya bırakılmış aşkları, tekerleğine renkli boncuklar takmış bir çocuk gibi gururla dolaştıralım mı?

Yepyeni bir cesaret koparalım mı hayat ağacından!
Düşüp dizini kanatan aşklara yazılan şarkılar var nasıl olsa, hep bir ağızdan söyleriz geçer!
Kasım Yağmurları; Duydum ki başkasına cömertsin…der!
İçinden bitmek bilmeyen sürprizler çıkan bir kutu gibi gelir bu şarkı.

Ne zaman dinlesem kelimelerinden sonsuza uzanmış bir salıncak gibi büyüler beni!
Sen acılara değmiyorsun! Dediği yerden; MATEMİM VAR SÖNDÜRÜN IŞIKLARI! Emrini veren Sezen’in sesinden akar güne geceye…
Yıllar teninden geçer!
Kırlangıçlar gidiyordur ama güzler kalmış gibidir şehirde.
Şarkının ismi bu yüzden’’ KASIM YAĞMURLARI’’dır belki.
Belki ama belki!

Bu ay bir şarkım ve kahramanlarım var; Zaferleri olmayan!
İftiharla sunarım!

Sonbahar boyunca benden önce semada söylenmemiş söz bırakmayanların evinde sabahladım! Küçük İskender’in Eflatun Suflelerini kitaplığımdan çektim, koyununda uyuyakaldım.Kasım Yağmurları’nı sıklıkla başa aldım
Her gülün vakti yeter, yaprağını onarmaya* demek için gelmiş yazar
Onu tüm kalbimle anladım!
Sonbahar böyle bir şey işte geçmişin dantel örtüsünü rüzgârlarıyla havalandırıp, yaz boyu akla bir türlü düşmeyen ‘’duygular’’veriyor.
Fark ettiniz mi tatil dediğimizde yaşadığımız şehrin tabelasını geride bırakmadan rahat edemiyoruz.

Bir şehirden - hayatımızı ördüğümüz o hikâyeler kentinden- kısa süre uzaklaşmış olmanın verdiği meltemle karışık ‘’hafifleme’’duygusunu gittiğimiz güney kasabalarında beyaza boyanmış evlerin içinde büyütüyoruz.

Hediyelik eşya dükkânlarının kapısındaki boncuklar gibi sıralanmış hayallerimizi kumsalın, deniz kabuklarının ve ay ışığının omuzlarına bırakıp dönüyoruz.

Sinema, tiyatro ve sonbahar-kış etiketli kıyafetlerimizle karşılaştığımızda geri döndüğümüz yerin aslında ‘’kendi dünyamız’’ olduğunu gördüğümüzde akmaya başlayan kum saatini yıl içindeki kısa aralıklarda dondurup yine akışını izliyoruz.

Penceremde telaşlı rüzgârlar uçuşurken size bütün bunları yazabildiğime şaşıyorum.
Ancak kısacık anlardır hayatı anlamlı kılan.
Ben en çok yazlarımı sevdim buraya gelene kadar!
Bu kış’tan dileğim bana hayatımı ördüğüm şehrin içine, güney kasabalarının hafifletici duygularını taşıması.

Yazının kaç şehirde okunduğunu asla hesap edemesem de sizin şehrinize de söz konusu esintilerin gelmesini dilerim.
Sadece bu dilekle bile cömert biri olduğum konusunda bahse girerim!

Artık sizden başka bütün evrene hemen her konuda cömert olabilen bu yüzden başlangıçtaki tadı çoktan kaçmış olan öyküler,
ya da bir sabah aniden uyanıp BİTTİ! Dediğiniz, genellikle içinde bir kahramanın olduğu ilişkiler için bir şarkım var.
Düzenleme ve müziğini sadece sizin yazabileceğiniz!

Hayatın vitrinini kırmışsın.Şikâyete geldiler!
Küçük cam parçacıklarına dönüştürmüş,
hiç bir şeye dokunmadan gitmişsin sonra.
Boyası uçuk bir raf bulmuşlar içinde.
Sandalından bir parçaydı gösterdiler, tanıdım!

Seni buraya getiren fırtınaların küreğine yaptığı şeyi, hayata bırakıp çıkmışsın.
Uyurken yastığına sarıldığın, masumiyetinden arınmadığın geçti aklımdan.
Ele veremedim…

Şimdi Ege ve Akdeniz şimdi Karayipler ve KızıldenizSuçunu bilmekte ve gizlemekteyiz…
Uyandığımda içimden bilmediğim bir kumbaraya aktı sevgim
Asla dolmaz gibi zaten içi, oldukça derine indim
Ele vermeyeceğim dedim!
Dilediğin kadar dinlen, oyalan
Ne zaman istersen yola çıkabilirsin…

Elçin’den Öneri

· ‘’Aşk’ın Kahramanı’’ Pazar sabahları gibi sessizlik ve dinlence vermeli, bu en temel özellik olarak kayda geçmelidir

· Kardan adam yaptığınız gün kış gelmiş demektir, sıkı sıkı giyinin! Bu benim çocukken ‘’elçinsözü’’ olarak kullandığım bir cümleydi, lahana gibi kat kat giyinmekten hoşlanmayanlar için ‘’atasözü’’ olarak da kullanılabilir

· Evi fotoğraf müzesine çevirmek istemeli ve çevirmeli. Elçin yaptı memnun kaldı bu bilgi ile bilgisayardaki fotoğraf albümleri mutlu mutlu taranmalı

· Sizinle ‘’ARALIK’TA görüşeceğiz,‘’karamela sepetimi’’ süsleyip geleceğim bir dahaki ay bu güzel zihinler burada olmalı.

· Kasım’da Güney Kore sinemasına aşık olunabilir, ama önce mısır patlatılmalı

*Başlık; Sezen Aksu
*Küçük İskender

''Duydum ki başkasına cömertsin'' MAG Dergi 2010 Kasım ayı sayısında yayınlanmış ''elçingörengri''yazısıdır

elçingören’Kasım’2010

21 Ekim 2010 Perşembe

Eylül’de Gel!


Takdim edeyim; İşte benim mağrur Sevgilim!
Ona adil davranmadığımı söyleyip ayaklarını altına topladı yine.
Konuşmuyor benimle...
Ama anlatıyorum, nefes boşluklarım uzayınca dikkat kesiliyor.
Anlatıyorum!

Çünkü sadece o verebilir; ‘’Uzun yolların sonunda temiz çarşaflı, dikdörtgen güneşin düştüğü bir yatağa uzanmak gibi, hayatıma yerleşen varlığı için, kelimelerden oluşmuş bir teşekküre’’ gerçek kıymetini.

Birlikte çekiştirdiğimiz mevsimlerden sonra uzanıp, ışığı biraz daha az olan yıldızı aynı anda işaret eden parmaklarımızın bittiği yerde başlamış bir hikâyeyiz biz.
Biraz uzunuz, biraz dolambaçlı, çakıllı, taşlı.

O hikâye, kimseyi çekemediğimiz zamanlarda, sadece kendimize katlanabilme kabiliyetimizin bir kişiye daha yer açabilmesine şaşkınlık duyduğumuz bir ay’a, yıl’a, gezegen’e bırakıp kaçıyor bizi.

Zamanların, mekânların, tatların dokuların ve dokunuşların gezegeninde birlikte çağlar geçip dinleniyor, yola devam ediyoruz.
Önümüze kar çıktığında havuç ve kömür arıyor ellerimiz.
Yelkenli geçerken ve mavi olabilmişse sonunda deniz ‘’Güney’e diyoruz en güney’e’’ gitmeli.
Dudağımızdan bardağı çektiğimizde öylesine bir geçiş anında.
Bu defa aynı anda, aynı şeyi düşünür gibi değil, aynı anda aynı şeye dokunur, seçer gibi değil.
Ne yazık ki anlatılabilir gibi de değil…

Sessizce durmak, kıyıdan evlere bakmak, belli belirsiz gölgelerde sokaklar seçmeye çalışmak oyununu birbirimizden habersiz yan yana oynuyoruz.
Dalga seslerinin karıştığı gece şarkıları dinlerken, çoktandır duymadığımız birinin kokusunu alıp bu köşeye sıkışma halini gizlemek yerine yolumuzu, burnumuzun da eşlik ettiği bir kahkahaya çıkarıyoruz.

Ağzımızda yalan yokken sesimiz daha güzel oluyor.
Bunu bazı gecelerde sahilde, bazen günbatımlarına yürürken yollarda prova ediyoruz.
Ortak esaretlerin incelttiği bir ömrün varlığından şüphe duymuyor olsak da Kaf dağının ardındaki Anka kuşunun bir tüyünü avucumuzda sıkı sıkı tutuyoruz.

Çocukları yanımıza çekmek için bak avucumda ne var? Dediğimiz zamanları aklımızda tuta tuta sıkıyoruz Anka’nın tüyünü, evrende doldurduğumuz bütün boşluklarda!

Birbirimizi çok eskiden beri tanıdığımızı hissettiğimiz anların sıklığı bundandır belki!
Kırılganlıklarımız zaman zaman bir Kâhin’i anımsatıyor evet!
Peşin hükümlerimiz inanırlığını besliyor.

Ama çok sürmüyor, şaşalı kostümünün eteklerini toplayan Kâhin kapıyı sessizce çekip gidiyor.

Onun ‘’Sevgilim’’ olması beni taçlandırıyor!
Bana şekerlemelerle dolu bir sepetin içinden Ağustos’u verdi.
Daha önce Temmuz’u çok farklı bir seremoniyle getirmişti.
Az önce Eylül’ü bıraktı gitti.

-Öyle telaşsız yaşa ki dedi; Birlikte bir bank bulalım seninle.
Sarı-kahverengi desenli yapraklar dökeceğim yollara.
Biraz yaz, biraz sonbahar var içinde bu kutunun. Sakın birdenbire açma!
Rüzgârı, meltem sanıp çıplak ayakla dolaşma…

Şimdi gitmeliyim Bayanlar& Baylar!
‘’Sevgili Günlük diye başladığım cümleler bittiğinde kendiliğinden gelen, kollarımı açıp karşıladığım bir diğer adı ‘’Hayatın ta kendisi olan’’ Canım Sevgilim! Benden milyonlarca yıl büyük olmanı önemsemediğinde daha yakışıklı olduğunu söylemiş miydim bilmiyorum!’’ Yazan notumu yastığının kenarına bırakıp döneceğim.
Bilemiyorum belki yine onda kalırım bu gece, vedalaşmak en iyisi gibi!

Elçin’den öneri;

· Koca yazı tükettik tatil yapamadık! Stresinizi Eylül’ü paralayarak harcamamanızı

· Tatile bir güzel gidilmiş ve istiridyelerin içindeki incilere varıncaya kadar her bir şey yeniden keşfedilmişse bununla bir dahaki yıla kadar yetinebilmenizi

· Kum taneciklerinin hala cüzdanınızda gezmesi ile işe giderken ayaklarınızın geri geri gitmesinin bir bağlantısı olduğunu bilmenizi

· Ancak bunun baş edebileceğiniz türden bir sorun olduğunu hissetmenizi öneririm.

· Hayat boyu ismi Eylül olan kızları kıskandım. Siz yapmayın!


Not:Alpay'ın şarkısı kulaklarımda, sözleri başlıkta...

elcingören1ağustos2010



''Eylül'de Gel'' MAG Dergi 2010 Eylül ayı sayısında yayınlanmış ''elçingörengri''yazısıdır


20 Haziran 2010 Pazar

BABA! Blogumu takip ettiğini düşünüyorum!


Bir kravat daha aldım bugün ve bir pipo tütünü daha, daha!

Ancak;
Şimdiye dek bütün yıllarda ''Sevgililer gününü'' yalnızca babasıyla kutlayan bir kız çocuğuna ''Babalar gününden'' bahsedilmemelidir.
Eğer o yakışıklı Baba, artık sevgililer gününü kızıyla kutlayamayacak kadar uzaklardaysa...


elçingören
19haziran2010
03:10
kayıpada

Not 1: Birgün uzaya çıkabildiğimde seni bulacağım.

Not 2: Sana küsücem galiba! Şirinleri koca kafalı çizdiğim resimlerimi kasanda saklamış olsan da!

Not 3:Senden sonra birçok şey oldu, ödül aldım mesela, sonra gelinlik giydim! Olmadı, çıkarttım!
Ankara’daki evimden taşındım, Marmaris'e Kıbrıs'a ... Gittim.
Ah sonra ne çok kez başka evim oldu.
Göremedin, saati duvara çivileyemedin!


Not 4: İstanbul'a döndüğümde Erenköy’deki Migros’a gittim.
Renkli makarnalar aynı yerdeydi ağladım! Bir bambu aldım, şimdi semtin en havalı çiçeği oldu, bugün narin yapraklarını senin için okşadım

Not 5: Bugün seni aradım! Açmadın...

Not 6: Bana güçlü olduğumu ilk sen söylemiştin, yokluğunda bu gücü çokça duydum, dahası yaşadım!

Not 7: Şiir defterini ele geçirdim :)Korkma yayınlamayacağım...
Ama mürekkebin dağıldığı satırlar vardı içinde onlara fena halde takıldım!

Not 8: Yazmaya başladım.

Not 9: Sana verdiğim sözleri tuttum... Biliyorsun, eminim izliyorsun
''Hep o bildiğin elçini hayata kattım''

Not 10:Mutluluktan kanatlarım oldu Baba, kırmak istediler!
Nasıl da engel oldun!

Not 11:Seni sevdiğimi bu blogdan bildirmek isterdim, ama yetmiyor...

PEK ÇOK ÖNEMLİ NOT: Bana Kadıköy’den mor paten aldığın yeri hatırlıyor musun? Oradan büyüyen ayaklarım için yenilerini almanı istiyorum...

SON NOT:
Biliyorum
Ne kadar korkmuş olsam da yanımdasın!
Toprağa dokunduğumda avucumdasın...

Fotoğraf; Anneciğim&Babacığım 1967

10 Haziran 2010 Perşembe

Bésame Mucho!


öp beni çok öp
bu gece son gecemizmiş gibi öp
öp beni, çok öp
çünkü öpüşmenin ardından beni bırakacakmışsın,
seni kaybedecekmişim gibi geliyor bana...

Orman meyveleri gibi gözalıcı, bir çoğu gibi dikenli,
ellerimizi dirseklerimize kadar çize çize giden,
iz bırakan,
her seferinde bu ilk bu ilk diye çenemizi düşüren AŞK!
Marina'da demirli teknelere selam verdiren, tramvayda buğulanan cama isim yazdıran,
''Hayatı bir ilkbahar yatağına çeviren'' sonsuz duygunun evini kurup- yıkan Aşk!

Melankoli kahramanı,
Alaycı Eros oklarını fırlattıkça şarkılara sarılan Baylar&Bayanlar?
Şimdi sarıldığımız şarkılardan birinin yüzüne bakmak için şimdi en doğru zaman.
-Beni nerde okuduğunuzu bilmesem de , sıkı durun çözülüyorum-
Böyle bir nefeste anlatıp çekileceğim huzurunuzdan.

-Ben de bir gün, bir şarkının içinde kaybolur muyum acaba? dediğim anda yetişen 1940 yılında Consuelo Velázquez'ın on altıncı doğum gününden önce yazdığı Meksika şarkısı "Bésame Mucho" ya şöyle bir uzanalım.

"Bésame mucho" İngilizce "kiss me a lot" a kaşılık geliyor.
İlk olarak Emilio Tuero plağından duyulan "Bésame Mucho" bir çok şarkıcının özellikle de Beatles'in albümünü süsleyecek kadar sevildi, seviliyor.

1962 yılında Beatles'ın tüm canlı konserlerinde söylenen eser, grubun belgesel filmi Let It Be'de de yer alarak ününe ün katmış, hayata sızmıştı.

Bestelendiğinden bu yana şarkıya veya melodisine, Miami Vice, "Viking Bikers From Hell" gibi bir çok filmde rastlamış olmalısınız.
"Bésame Mucho"'nun başka dillere çevrilmiş
"Kiss Me Much", "Kiss Me Again and Again", "Embrasse-Moi", "Stale Ma Bozkavaj" ve "Szeretlek én" gibi karşılıkları mevcut ama şu an evimde Emilio Tuero plağında geçen ilk şekli dolaşıyor...

Öyle samimi bir şarkı ki kim söylerse söylesin güzel.
Güçlü !
Dünyanın belki de en çok coverlanan şarkısı olmayı hak ediyor bu gücüyle.

Beatles, Elvis Presley gibi efsanelerinin de kayıtsız kalamayıp söylediği şarkının bestecisi ve söz yazarının erkek değil de kadın olduğu düşünülmemişti.
Sözlere bakınca bir erkek tarafından yazıldığını söylenebilir.

Erkek böyle bir aşkın itirafına daha yakın noktada durur gibi gelebilir,
ama öp beni, çok çok öp beni gibi iç gıcıklayan sözler daha kadınca duruyor evet!
Sözlüklerde şarkının bir kadına ait olması üzerine şu ifadeler yer alıyor;
Erkek için öpüşmek çoğu zaman bir aşk ifadesinden çok kazanılan bir savaşı temsil eder.

Oysa öpüşmek kadından talep geldiğinde, aşkı çağırır beraberinde
Ancak kadın öptüğünde aşk süzülür dudakların arasından öylece...

Velázquez, şarkıyı yazdığında henüz hiç öpüşmediğini belirtmiş.
Öyleyse dünya üzerindeki yazarlar- özellikle şarkı sözü yazanlar -
Bayan Velázquez'in o şarkıya dek,
''hiç öpüşmemiş olmasından'' memnuniyet duymalı!

Bilmediği -tanımadığı- bir konu hakkında böyle sözler yazması etkileyicilikten öte yükseklikte.
Acaba bilse bu kadar tılsımlı olabilir miydi şarkı?
Ne yazık ki bu meraklı soru için fazlaca geç kalmış durumdayız.

Consuelo Velázquez 2005 yılında, 84 yaşında hayatını kaybetti.
O yıl bir haber merkezinin sorumlusuydum.
Meksika'da yayınlanan El Universal gazetesi, Meksikalı Bayan Velazquez'in, kalp rahatsızlığı olduğunu ve bir hastanede öldüğünü duyurduğunda, göğsümün üzerinden kalbime eğilip haberi verdim;
Bayan Velázquez şarkılarını alıp gidiyormuş bu geceden sonra bir daha hiç "Bésame Mucho" diyemeyecekmiş...

Haşmet Babaoğlu 2005 yılındaki köşe yazısında BESAME MUCHO için,
Öyle bir şarkıydı ki,akşamın lacivert şalı Moda Koyu'nu, Kalamış'ı, Suadiye'nin denize inen sokaklarını örtmeye başladığı saatlerde, sanki herkes bu şarkıyı mırıldanmaya başlıyormuş gibi gelirdi bana diyor.

Ölümünden sonra, İflah olmaz bir romantik olduğu söylenen Consuelo Velasquez hakkında yazılanları okuyunca o da benim gibi şaşırmış-hüzünlenmiş.

öp beni çok öp
bu gece son gecemizmiş gibi öp
öp beni, çok öp
çünkü öpüşmenin ardından beni bırakacakmışsın,
seni kaybedecekmişim gibi geliyor bana...

Benim için Santorini'dir kalkıp yerleşilecek yer!
Ama dürüst olmak gerekir "Bésame Mucho'' yu Andrea Bocelli'den dinlediğimde,
Küba ya yerleşme isteği uyandıran bir başka gitme hissiyle sarsılıyorum.

Belki bu gün,
Bacaklarının içinde puro yuvarlayan esmer güzellerden biri, Karayiplerin berrak sularının bir kıyısında bu şarkıyı kendi dilinden söyler.
Çok sözünü ettik diye!
-Bu şarkı dilime nerden takıldı şimdi! der.

Ve hayat bu ya;
Günün birinde Küba'ya yerleşirsem bir sokakta karşılaşır içimizden aynı şarkıyı söylüyor oluruz;
Comosi fuera esta noche la ultima vez
Besame, besame mucho
Que tengo miedo a perderte perderte después
Besame, besame mucho
Perderte otra vez
Quiero tenerte muy cerca mirarme en tus ojos
verte junto a mi piensa que tal vez mañana yo ya estare
Lejos, muy lejos de aqui
Besame, besame mucho...

Ellerimizi dirseklerimize kadar çize çize giden...
İz bırakan,
Her seferinde bu ilk bu ilk diye çenemizi düşüren
Hayatı ilkbahar yatağına çeviren AŞK...
Buyur ''Şarkını dinle!''

Not:
Andrea BOCELLİ Romantizmin üst notalarından söylüyor bu şarkıyı.
Ben en çok ondan dinlemeyi seviyorum.
Çünkü Bocelli, zırhından az önce soyunmuş bir Şovalye nasıl şarkı söylerse öyle söylüyor.
The BEATLES ve Elvis PRESLEY'den dinlemek ayrı bir duygu elbette...
Plak tadında bir Besame Mucho için 1945 kaydı ile Tino ROSSİ dinlenir.

elçin'den öneri;
YAĞMURLARIYLA GELEN ''NİSAN'' da,
Bésame MUCHO'yu yanınıza alıp
Saçlarınızı ıslatan ilk damla ile
Alın kendinizi çıkın iç yolculuğunuza!

Kilometre taşları boyunca gidin
Otoban çizgilerini eritin
Yükseklerde hava koridorlarından geçin
Aşağıda diplerinize bakıp, okyanus bitkilerinizi selamlayın
Vagonlarınızı ekleyin birbirine, uymazsa tekrar dağıtın
Toz taneciklerinin güneşle göründüğü yaz sabahlarını izleyin
Parmak uçlarınızı uyuşturan kışlardan yürüyün
Baharlarınıza dalıp gidin
Durdurabilene AŞK olsun
DERE TEPE SİZİN, GÜMÜŞ OVA HER ADIMIYLA!

BU İÇ SEFERLER, HER DEFASINDA
GETİRİP BIRAKACAKTIR SİZİ, VARLIĞINIZIN KUSURSUZ TAHTINA!
HER İNSAN BİR ÜLKEDİR SONUÇTA
BAYRAĞI, DİLİ, COĞRAFYASIYLA...
e.


İnsan bir şarkı için yaşadığı yerden vazgeçip, henüz dilini bilmediği bir ülkeye yerleşebilir mi?
Benim için bu sorunun yanıtı EVET!
The BEATLES ve Elvis PRESLEY'den dinlemek ayrı bir duygu elbette...
Plak tadında bir Besame Mucho için 1945 kaydı ile Tino ROSSİ dinlenir.
Dany BRİLLANT, Cesaria EVORA, DALİDA...
Tarihte bir çok ismin dudaklarından dökülmüş bir şarkıdır o, aşkın şarkısı...


SON NOT;
Bayan Velázquez
Meksika'nın aristokrat ailerinden birinin kızıymış; dört yaşında piyano öğrenmiş, klasik piyano kariyerini sürdürmüş.
Biyografiler de Consuelo Velasquez'in iflah olmaz bir romantik olduğunu yazıyor...
Şarkısı ünlenince Hollywood çağırmış.
O da 1944 yılında bu davete uymuş, rüyalar kentine gitmiş.

Genç ve çok çekici bir kadınla; üstelik de iyi bir müzisyen ve şarkıcıyla karşılaşan prodüktörler onu hemen film yıldızı yapmaya karar vermişler.
Teklifleri reddetmiş Velázquez
Ve daha önce tanışıp içten içe âşık olduğu radyo programcısı Mariano Rivera'yla evlenme kararı alıp Meksika'ya dönmüş.


MAG Dergi Nisan sayısında yayınlanan elçingörengri köşe yazısını okudunuz;)

10 Mart 2010 Çarşamba

Bésame Mucho


BESAME MUCHO

öp beni çok öp
bu gece son gecemizmiş gibi öp
öp beni, çok öp
çünkü öpüşmenin ardından beni bırakacakmışsın,
seni kaybedecekmişim gibi geliyor bana...

Orman meyveleri gibi gözalıcı, bir çoğu gibi dikenli Aşk!
Ellerimizi dirseklerimize kadar çize çize giden...
İz bırakan,
her seferinde bu ilk bu ilk diye çenemizi düşüren...
Marina'da demirli teknelere selam verdiren kalp çarpıntılı açıklanmaz hareketlerimizin volkanı.
Tramvayda buğulanan cama isim yazdıran ey Aşk!
Hayatı bir ilkbahar yatağına çeviren sonsuz duygunun evini kurup- yıkan şey hey Aşk!

Melankoli kahramanı,
Alaycı Eros oklarını fırlattıkça şarkılara sarılan Baylar&Bayanlar?
Şimdi sarıldığımız şarkılardan birinin yüzüne bakmak için şimdi en doğru zaman.
-Beni nerde okuduğunuzu düşünecek vaktim yok, sıkı durun çözülüyorum-
Böyle bir nefeste anlatıp çekileceğim huzurunuzdan.
-Ben de bir gün, bir şarkının içinde kaybolur muyum acaba? dediğim anda yetişen 1940 yılında Consuelo Velázquez'ın on altıncı doğum gününden önce yazdığı Meksika şarkısı "Bésame Mucho" ya şöyle bir uzanalım.
"Bésame mucho" İngilizce "kiss me a lot" a kaşılık geliyor.
İlk olarak Emilio Tuero plağından duyulan "Bésame Mucho" bir çok şarkıcının özellikle de Beatles'in albümünü süsleyecek kadar sevildi, seviliyor.
1962 yılında Beatles'ın tüm canlı konserlerinde söylenen eser, grubun belgesel filmi Let It Be'de de yer alarak ününe ün katmış, hayata sızmıştı.
Bestelendiğinden bu yana şarkıya veya melodisine, Miami Vice, Season Three Episode, "Viking Bikers From Hell" gibi bir çok filmde rastlamış olmalısınız.
"Bésame Mucho"'nun başka dillere çevrilmiş
"Kiss Me Much", "Kiss Me Again and Again", "Embrasse-Moi", "Stale Ma Bozkavaj" ve "Szeretlek én" gibi karşılıkları mevcut ama şu an evimde Emilio Tuero plağında geçen ilk şekli dolaşıyor...
Öyle samimi bir şarkı ki kim söylerse söylesin güzel.
Güçlü !
Dünyanın belki de en çok coverlanan şarkısı olmayı hak ediyor bu gücüyle.

Beatles, Elvis Presley gibi efsanelerinin de kayıtsız kalamayıp söylediği şarkının bestecisi ve söz yazarının erkek değil de kadın olduğu düşünülmemişti.
Sözlere bakınca bir erkek tarafından yazıldığını söylenebilir.
Erkek böyle bir aşkın itirafına daha yakın noktada durur gibi gelebilir,
ama öp beni, çok çok öp beni gibi iç gıcıklayan sözler daha kadınca duruyor evet!
Sözlüklerde şarkının bir kadına ait olması üzerine şu ifadeler yer alıyor;
Erkek için öpüşmek çoğu zaman bir aşk ifadesinden çok kazanılan bir savaşı temsil eder.
Oysa öpüşmek kadından talep geldiğinde, aşkı çağırır beraberinde
Ancak kadın öptüğünde aşk süzülür dudakların arasından öylece...

Velázquez, şarkıyı yazdığında henüz hiç öpüşmediğini belirtmiş.
Öyleyse dünya üzerindeki yazarlar- özellikle şarkı sözü yazanlar -
Bayan Velázquez'in o şarkıya dek,
''hiç öpüşmemiş olmasından'' memnuniyet duymalı!
Bilmediği -tanımadığı- bir konu hakkında böyle sözler yazması etkileyicilikten öte yükseklikte.
Acaba bilse bu kadar tılsımlı olabilir miydi şarkı?
Ne yazık ki bu meraklı soru için fazlaca geç kalmış durumdayız.
Consuelo Velázquez 2005 yılında, 84 yaşında hayatını kaybetti.
O yıl bir haber merkezinin sorumlusuydum.
Meksika'da yayınlanan El Universal gazetesi, Meksikalı Bayan Velazquez'in, kalp rahatsızlığı olduğunu ve bir hastanede öldüğünü duyurduğunda, göğsümün üzerinden kalbime eğilip haberi verdim;
Bayan Velázquez şarkılarını alıp gidiyormuş bu geceden sonra bir daha hiç "Bésame Mucho" diyemeyecekmiş...

Haşmet Babaoğlu 2005 yılındaki köşe yazısında BESAME MUCHO için,
Öyle bir şarkıydı ki,akşamın lacivert şalı Moda Koyu'nu, Kalamış'ı, Suadiye'nin denize inen sokaklarını örtmeye başladığı saatlerde, sanki herkes bu şarkıyı mırıldanmaya başlıyormuş gibi gelirdi bana diyor.
Ölümünden sonra Consuelo Velasquez hakkında yazılanları okuyunca o da benim gibi şaşırmış- hüzünlenmiş.

öp beni çok öp
bu gece son gecemizmiş gibi öp
öp beni, çok öp
çünkü öpüşmenin ardından beni bırakacakmışsın,
seni kaybedecekmişim gibi geliyor bana...

Benim için Santorini'dir kalkıp yerleşilecek yer!
Ama dürüst olmak gerekir "Bésame Mucho'' yu Andrea Bocelli'den dinlediğimde,
Küba ya yerleşme isteği uyandıran bir başka gitme hissiyle sarsılıyorum.

Belki bu gün,
Bacaklarının içinde puro yuvarlayan esmer güzellerden biri, Karayiplerin berrak sularının bir kıyısında bu şarkıyı kendi dilinden söyler.
Çok sözünü ettik diye!
-Bu şarkı dilime nerden takıldı şimdi! der...

Besame, besame mucho
Comosi fuera esta noche la ultima vez
Besame, besame mucho
Que tengo miedo a perderte perderte después
Besame, besame mucho
Perderte otra vez
Quiero tenerte muy cerca mirarme en tus ojos
verte junto a mi piensa que tal vez mañana yo ya estare
Lejos, muy lejos de aqui
Besame, besame mucho...

Ellerimizi dirseklerimize kadar çize çize giden...
İz bırakan,
Her seferinde bu ilk bu ilk diye çenemizi düşüren
Hayatı ilkbahar yatağına çeviren AŞK...
Buyur ''Şarkını dinle!''

elçingören
02:35
10Mart2010
İstanbul

Not 1:
Andrea BOCELLİ Romantizmin üst notalarından söylüyor bu şarkıyı.
Ben en çok ondan dinlemeyi seviyorum.
Çünkü Bocelli, zırhından az önce soyunmuş bir Şovalye nasıl şarkı söylerse öyle söylüyor.
Not 2:
The BEATLES ve Elvis PRESLEY'den dinlemek ayrı bir duygu elbette...
Not 3:
Plak tadında bir Besame Mucho için 1945 kaydı ile Tino ROSSİ dinlenir.
Dany BRİLLANT, Cesaria EVORA, DALİDA...
Tarihte bir çok ismin dudaklarından dökülmüş bir şarkıdır o, aşkın şarkısı...
Not 4:
İnsan bir şarkı için yaşadığı yerden vazgeçip, henüz dilini bilmediği bir ülkeye yerleşebilir mi?
Benim için bu sorunun yanıtı EVET!

SON NOT:
Bayan Velázquez
Meksika'nın aristokrat ailerinden birinin kızıymış; dört yaşında piyano öğrenmiş, klasik piyano kariyerini sürdürmüş.
Biyografiler de Consuelo Velasquez'in iflah olmaz bir romantik olduğunu yazıyor...
Şarkısı ünlenince Hollywood çağırmış.
O da 1944 yılında bu davete uymuş, rüyalar kentine gitmiş.
Genç ve çok çekici bir kadınla; üstelik de iyi bir müzisyen ve şarkıcıyla karşılaşan prodüktörler onu hemen film yıldızı yapmaya karar vermişler.
Teklifleri reddetmiş Velázquez
Ve daha önce tanışıp içten içe âşık olduğu radyo programcısı Mariano Rivera'yla evlenme kararı alıp Meksika'ya dönmüş.